28 Ocak 2023 Cumartesi
ESKİ TÜRKLERDE BÜYÜ VE BÜYÜCÜLÜK
Eski Türkler tabiatta birtakım gizli kuvvetlerin varlığına inanmışlardır. Bunu “yer-su” tabiri ile ifade etmişlerdir. Türkler tabiatta gizli kuvvetlerin bulunduğu düşüncesini, onlara sadece kutsallık atfederek ve tabiat olaylarını gördükleri gibi kabul ederek inanmışlardır. Bu gizli kuvvetlerin kendilerine zarar vermemeleri için, kamların yaptığı büyü ve kehanetten faydalanma yolunu seçmişlerdir.
Büyünün amacı:
İnsanlar, varlıklar veya nesneler üzerinde istenilen davranış değişikliğini sağlamak büyünün en önemli amaçları arasında yer almaktadır. Bu amaç hem iyi hem de kötü arzuları gerçekleştirmek amacıyla olabilmektedir. Bu nedenle birçok değişik düşünce ve isteği gerçekleştirme hedefi ve ümidiyle büyü yapılmaktadır. Konusu itibariyle büyü, insanlara, hayvanlara ve diğer varlıklara acı verme, hastalık ve sakat bırakma ve ölüm gibi olumsuz yönde tesir ederek ve istenilen şeyleri hedefleyerek, etki bırakmayı düşünen bir uygulama olarak bilinmektedir.
Büyüler yapılış amaçlarına göre üç kısma ayrılmaktadır.
Birincisi; insan hayatına, sağlık ve mutluluğuna, evine barkına, malına mülküne zarar vermek amacıyla yapılan uygulamalardır. Altay Şamanları ak şaman ve kara şaman olarak ikiye ayrılırlar. Kara şamanlar kötü ruhların, cinlerin ve şeytanların da yardımıyla göğe çıkıp, yer altına inebilirler. Bu sayede, “Erlik” denilen kötülük tanrısının da yardımıyla her türlü kötülüğü insanlara yapabilecek güçte olduklarına inanırlar.
İkincisi; uzaklaştırıcı uygulamalar diyebileceğimiz, hastalıklardan, kötü ruhlardan, tabiat üstü gizli güçlerin etkilerinden, ölüm ve diğer felaketlerden kurtulmak ve korunmak amacıyla yapılmaktadır. Orta Asya Şamanları kötü ruhları kovmak için ateşi, büyük bir temizleyici güç olarak görmektedir.
Şamanların, hastalığa tanı koyan, hastanın canını kötü ruhlara karşı koruyan ve tehlikelere göğüs gerebilecek kadar azmi olan, gizemli bir kişilik taşıdığına inanılmaktadır.
Üçüncüsü ise; yapılmak istenilen şeylerle ilgili uygulamalardır. Uygun tabiat olaylarını insanların lehine veya aleyhine kullanarak, olaylardan ve benzer hususlardan herhangi bir şeyin olup olmayacağına dair sonuçlar elde etmek ve yorumlarda bulunmak gibi uygulamalar bu kısma girmektedir. Mesela; efsanelerde anlatıldığına göre büyücü şamanların, tabiat olaylarını bozmaya, soğuk, yağış, kar ve fırtına çıkarma gibi güçlere sahip olduklarına inanılmaktadır. Bütün bu efsaneler, tabiattaki olayları idare etmeyi mümkün kılan inançtan ileri gelmektedir. Bu büyüler, yağmuru ve karı yağdırmayı amaçlayan veya rüzgarı estirmeye imkan tanıdığına inanılan “yada taşı” ile yapılmaktadır. Tabiatüstü gizli güçleri elde ederek maddi ve manevi servete kavuşmak gibi uygulamalar büyünün amaçları arasında yer almaktadır.
Kam-Şaman:
Şaman kelimesi, Tunguz kökenli bir sözcüktür. Orta Asya’nın çeşitli topluluklarında bu terim şu şekilde kullanılmaktadır: Yakutlar oyun, Kırgızlar, Kazaklar ve Özbekler bahşı-bakşı, Moğollar, böge, bögü, böö ve udagan kelimeleriyle ifade etmektedir. Udagan kadın şamana denilmektedir. Türkçe’de yaygın şekliyle kullanılan kelime kam’dır.
Eski Türk topluluklarının dinlerinin Şamanizm olmadığını başta Mircea Eliade olmak üzere, dinler tarihi araştırmacılarından Hikmet Tanyu, İbrahim Kafesoğlu ve Bahaeddin Ögel dile getirerek, Gök Tengri Dini olduğunu ifade etmektedir. Buna karşılık Abdulkadir İnan ve Fuat Köprülü ise; ilk Türk dininin Şamanizm olduğunu söylemektedir. Ancak Türk topluluklarında Şamanizm’e benzeyen bir inancın varlığına ihtimal verecek bir kayıt mevcut değildir. Altay Türkleri tarafından bugün şaman manasında kullanılan Kam sözcüğü 5. yüzyıldan beri kullanılmaktadır. Avrupa Hunları tarihinde atakam ve eşkam isimlerinde iki şeften bahsedilmektedir. Buradaki kam kelimesi eski Türk dininin temsilcisi manasını ifade etmektedir. Uygurlar ve Kırgızlarda kam yerine, Bakşı-bahşı kelimesi büyücü ve sihirbaz anlamlarında kullanılmaktadır.
Şamanlığın dinden ziyade bir sihir sayılması gerektiğini sezen, fakat Türklerin kendilerine has bir dinlerinin olması gerektiğini düşünen Ziya Gökalp; “Şamanizm Eski Türklerin dini sistemleri değil sihri sistemleridir.” ifadesini kullanmaktadır. Türk toplulukları kendilerini şamanist olarak nitelendirmemektedir. Eski Türkler dinleriyle iç içe bir hayat sürüyorlardı. Türkler dinlerine bir isim vermemişlerdi. Her ne kadar inançları animistik, totemistik ve atalara tapınma gibi birtakım özellikler taşısa da, bunu Şamanizm olarak kabul etmek mümkün değildir. Ancak Gök Tengri etrafında şekillenen bir din olduğu için, tamamen kendine özgü bir monoteizm ve Gök Tengri (Tanrı) Dini olarak isimlendirmek mümkündür. Bu nedenle araştırmamızda şaman kelimesi yerine, kam kelimesini kullanacağız.
Mircae Eliade, Kamlığı vecd ve istiğtak ( extase ) tekniği olarak tanımlamaktadır. Kam, her şeyden önce, kendi özel usulleri sayesinde ulaştığı vecd ve kendinden geçme hali içinde, ruhunun göklere yükselmek, yer altına inmek ve oralarda dolaşmak üzere, bedeninden ayrıldığını hisseden bir aşkın (trans) ustasıdır. Ruhları hükmü altına alarak, ölülerle, tabiat ruhları ( cinler ve periler) ile ve şeytanlarla bağlantı kurmağa muvaffak olmaktadır. Ateş üzerine hakimiyet kurması, hastalanan (Ruhu çalınan) kimselere şifa vermesi, ölü ruhlarının arzularını yerine getirerek zararlarını önlemesi, dertli insanların şikayet ve dileklerini arz etmek üzere, gökteki ve yer altındaki tanrıların yanına giderek aracılık yapabilmesi, bu sayede mümkün olmaktadır. Bu yetenekleriyle topluluk üzerinde korku ve saygı uyandıran, büyüleriyle varlıkları etkileyen Kam, sadece din adamı değil, aynı zamanda tabip, büyücü, üfürükçü, gelecekten haber veren bir kâhin vazifesini de görmektedir. Kamlar, felaketleri insanlar ile görünmez dünyanın varlıkları arasındaki özel bir ilişkinin neticesi olarak görmektedir. İnsanlar çeşitli uğursuzlukların kurbanlarıdır. Bu uğursuzluklardan kurtulmak için uğur getiren bir tılsım olarak, çift başlı kartalları uğurluk ve talih amacıyla kullanmaktadır. Bu uğursuzlukları dünyadaki gizli varlıklar tetiklemektedir. Kamlar ise, bu ilişkide arabulucu görevi üstlenmektedir.
Kam olmanın genel olarak çeşitli yoları vardır. Kamın diğer insanlar üzerinde garip tesirler uyandıran davranışlarında başarı elde edebilmesi için bazı şartlara ihtiyaç vardır. Bu şartlar şaman olma konusunda kendini göstermektedir. Kam olacak kişi şu iki değişik yolla bu mesleği elde etmektedir.
Birincisi ; Kamlık mesleğinin babadan oğula mirasla geçmesi, yani kalıtımsal aktarım yoluyla meydana gelmesidir. Altaylarda kam olacak kişi daha çocukken hastalıklı, çekingen ve dalgındır. Ancak kam olacak olan kişinin babası, onu uzun bir süre bu göreve hazırlar, şarkılar ve ilâhiler öğretir. Kırgız ve Kazaklarda Bahşı-bakşılık (kamlık) mesleği babadan oğula geçmekle birlikte, baba iki oğluna birden de bırakabilmektedir. Yakutlarda, Kamın ölümünden sonra Kamlık ruhu kaybolmamaktadır. Ailenin başka bir üyesinde yeniden ete kemiğe bürünerek ortaya çıkmaktadır. Kam olacak kişi çılgın öfke nöbetlerine kapılmağa başlamakta, birden aklını yitirerek ormana çekilmekte, ağaç kabuklarıyla beslenmektedir. Kendini suya ve ateşe atarak, bıçakla yaralamaktadır. O zaman ailesi yaşlı bir Kama başvurmakta; o da onu çeşitli ruh türleri, ruh terbiyesi, ruhları çağırma ve onlara buyurma teknikleri konusunda eğitmeye başlayıp, ona sırra erme sürecini öğretmektedir. Bu sayede Kam, büyü yapmayı, hastalıkları teşhis ve tedavi etmeyi, iyi ve kötü ruhlardan yardım almayı öğrenerek, halkın gözünde ulu bir şahsiyet olmayı elde etmektedir.
İkincisi ise; tanrısal ya da kendiliğinden gelen bir iç çağrısı veya klanın üyeleri tarafından seçilme Kam yoluyla olmaktadır. Fakat bu şekilde Kam olanlar, mesleklerini miras yoluyla elde etmiş olanlara göre daha zayıf sayılmaktadır. Seçilme yöntemiyle Kam olanların, vecd (esirme) halini elde etmesi gerekmektedir. Belli bir Kamın eğitimini aldıktan sonra ancak Kam olabilmektedir. Bu da çeşitli rüyalar, kendinden geçmeler, Kamlık teknikleri, ruhların isim ve işlevleri, soyağacı ve gizli birtakım dil v.b. gibi yöntemler ve sırra erdirme sürecine bağlıdır.
Kamlığa ait kavramlar
Kamların mesleklerini icra ederken müracaat ettikleri tabiatüstü güçler, bazı ruhlar, birtakım teknik ve kavramlar bulunmaktadır. Bu kavramların neler olduğunu ve niçin kullanıldıklarını aşağıda açıklayacağız.
İyi ruhlar:
Türklerin eski inançlarının merkezinde Gök Tengri vardır. Bunu yardımcı ve koruyucu ruhlar, kötü ruhlar ve ata ruhları tamamlamaktadır. Türklerin hayatında olağanüstü güçlere sahip varlıklarla, insan hayatı arasında aracılık yapan kamlar vardır. Hayatın çeşitli dönemlerinde birçok fonksiyonu üstlenen kam, dini otoriteyi ve ruhlar arasındaki aracılık işini de yürütmektedir. Türkler, her varlığın bir ruh taşıdığını kabul etmektedir. İyiliklerin ve kötülüklerin de bu ruhlar tarafından meydana getirildiğine inanmaktadır. Bu nedenle onları kızdırmamaya, onların yardımını kazanmaya ve onları memnun etmeye çalışırlardı. Bu yüzden Tengri ve ruhlara ayinler düzenler ve bu ayinlerde kurbanlar kesip şükranlarını onlara sunarlardı.
Kamların dua ve ayinlerde, hastalıkları teşhis ve tedavide müracaat ettikleri iyi ruhların başında Ülgen gelmektedir. Ülgen, büyük ve ulu manasına gelmektedir. Ülgen, insanların iyiliği için çalışırdı. Yardımcısı da Umay adı verilen ve melek kavramına benzeyen bir dişi ruh idi. Çocukları doğum sırasında ve doğumdan sonra kötülüklerden koruduğuna inanılırdı. Umay’ın koruyuculuğu sadece insan yavrusuna yönelik değildi. O, aynı zamanda bütün canlıların yavrularını da büyüyünceye kadar korumak ve kollamakla yükümlüydü.
Türkler, Münker ve Nekir denilen iki meleğin varlığına ve onların insanı, bütün hayatı boyunca takip ettiklerine inanmaktadır. İslâm’dan önce de Türklerde insanın sağında bulunan Yayuçi, solunda bulunan Körmös adı verilen iki meleğin varlığına inanılmaktadır. Kötü ruhların ebedi olduğu, iyi ve kötü ruhların da varolduğu kabul edilmektedir. Bu yüzden Kam, kötülüklerin uzaklaştırılmasında iyi ruhlardan yardım almaktadır. Türkler bunlardan başka koruyucu ruhlar olarak, yer-su ile ifade ettikleri tabiat ve vatan ruhlarına, erişilmez yüksek dağ ruhlarına, kaya, taş, orman, ağaç ve bitki ruhlarına inanarak, onlardan yardım da istemektedir.
İyi ruhlarla desteklenen ve onlardan yardım almak için ruhunu göğe çıkararak, yerin derinliklerindeki ruhlarla da ilişki kurabilen Kamlara Türkler genelde ak Kam adını takmışlardır. Kamlar, bazen kısırlık tedavisi için, bazen doğumun kolay geçmesini sağlamak, bazen ölenin ruhunun geri dönmesini önlemek amacıyla cenaze törenlerinde çağrılırdı. Evlenenleri kötü ruhlardan korumak için düğün törenlerinde bulunurdu. Çünkü Kamlar Ulu Tengri’nin bizzat birer koruyucu ruh gönderdiği güçlü sihirbazlardı.
Kötü ruhlar:
Türklerde ruhların ikinci kısmını kötü ruhlar oluştururdu. Bu kötü ruhların başkanı da Erlik idi. Erlik karanlık dünyanın hakimi, her türlü kötülük ve hastalığın sebebiydi. Kötülük ruhunu (Erlik) Abdulkadir İnan şu şekilde ifade etmektedir: “ Erlik, insanlara her türlü kötülükleri yaparak, insanlara ve hayvanlara çeşit çeşit hastalıklar göndermek suretiyle kurbanlar ister, istediği kurban verilmezse musallat olduğu obaya ve aileye ölüm ve felaket ruhlarını gönderirdi. Öldürdüğü insanların canlarını yakalayarak yer altındaki karanlık dünyasına götürür ve kendisine uşak yapardı”.
Kam, kötü ruhlarla mücadele edebilmesi ve hastalıkları tedavi etmesi için, kam olacak kişinin ruhunu şeytanlar ve diğer yardımcı ruhların bulunduğu yer altına götürüp orada bir ile üç yıl arasında değişen bir süre içinde kapalı bir yerde tutardı. Daha sonra bedenini küçük parçalara ayırarak, her hastalık için bir parça olmak üzere düzenlerdi. Kam adayı da bu sayede tedavi yeteneği kazanırdı. Bundan sonra da kam, ruhunun yer altına inişinin ödülü olarak büyük bir güce kavuşurdu. Kötü ruhlara karşı yapılan ayinlerde kamlar, yer altına indiklerini ve orada gezdiklerini temsili birtakım hareketlerle sahnelerdi.
Bu dünyada kötülük yapan insanların ruhu, kötülüklerinin cezası olarak Erlik alemine, yer altına gönderildiğine inanılırdı. Bu ruhlar bütün insanlara kötülük etmeye ve akrabalarından birini erlik alemine çekmeye çalışırdı. İşte bu kötü ruhlardan insanları korumak için iyi ruhların yardımını sağlayan Kamlara baş vurulurdu.
Altay Türklerine göre Erlik ve ona tabi olan bütün kötü ruhlara Körmös denilmektedir. Körmösler muhtelif hastalıkları, genelde de insan ve hayvanları felaketlere göndermekle yükümlüdür.
Altay Türklerinin inançlarına göre Erlik, tabiatı gereği kendine arık, sakat ve hasta hayvanlardan kurban sunulmasını ister ve bundan hoşlanırdı. Ayrıca Erlik ruhunun hizmetinde olan ruhlara Yek denirdi. Bu kavram şeytan anlamına gelirdi. Yakut Türkleri kötülüklerin kaynağı olan ruha abaası (kötü ruhlar) adını verirlerdi. Türk dünyasında bugün de yaygın olan inanca göre, daha çok, yeni doğum yapan kadınlara ve yeni doğan çocuklara musallat olduğuna inanılan ve kötülüklerin kaynağı olan ruhlara albastı, al karısı ismini vermişlerdi. Altaylarda ve Kırgızlarda doğumun gecikmesi ve güç olması, albastı veya al karısı denilen kötü ruhun lohusa kadına musallat olmasına bağlanırdı.
Arva-arvaş:
Kamların, anlaşılmayan sözler söyleyerek cin çarpmasına karşı afsunlaması, büyü yapması ve üfürükçülüğüne arva-arbağ ya da arvaş denirdi. Afsun yapan büyücü Kamlara verilen ücrete de ürüng adı verilirdi. Kamlar, kötülüklerin insanlar ile görünmeyen dünyanın varlıkları arasındaki özel bir ilişki neticesinde meydana geldiğine inanırlardı.
Kamlar, ruhu cinler tarafından esir alındığına inanılan insanların ruhlarını geri çağırmak için, yaktığı ateşin içine kayın ağacının dallarını atarak davulunu dumana tutardı. Bu sayede cinler tarafından esir alınan ruhları çağırmaya başlar ve ruhların davula girmesini isterdi. Her ruha ismiyle seslenerek, “buradayım” cevabını aldıktan sonra çeşitli ilâhiler ve anlaşılmayan tılsımlı sözlerle birtakım hareketler ve ritüeller eşliğinde ruhu tekrar getirdiğini tasvir eder, bu şekilde ruh yakalanır ve Kam, ardıç ağacının dallarını yakarak onu tütsülerdi. Bay Ülgen’in gökteki sarayına kadar yapacağı yolculuğu, kendinden geçerek vecd haliyle insanların huzurunda gösterirdi. Kam, ateşin etrafında büyülü ve Kama ait güçlerini kişileştiren ruhlara, at eti sunarak gösterirdi. Çünkü ateş kutsal güçleri simgeler ve büyük bir temizleyici ve kötü ruhlardan arındırıcı olarak kabul edilirdi.
Irk:
Irk kavramı, Kamların falcılık yapması, kâhinlik yaparak gelecekten haber vermesi ve insanların gönlünden geçeni bilmesi için kullanılan bir kavramdır. Irk; kehanet etmek anlamına geldiğinden, ”kam ırkladı” Kam kâhinlik yaptı, fala baktı demektir. Türkler bir kehanet elde edebilmek için büyücü Kamlara başvurduklarında, büyücü her bir istikamete koşmaya başlıyor ve bayılıncaya kadar nefes nefese kalıyordu. Bu durumdayken hayalinin kendine gösterdiği şeyleri dile getiriyor ve orada bulunanlar, söylenilenlerin gereğini yerine getiriyorlardı. Kamların kelime dağarcıkları halka göre çok fazla olduğundan, bir kehanette bulunacaklarsa insanların anlayamayacağı ifadeleri kullanıyorlardı. Halk da “kam ırladı” diyerek, gelecek için kehanette bulunduğunu dile getiriyordu. “Irlamak”, aynı zamanda sihirli şarkı, büyülü ilahiler, büyüleyici ve büyülemek anlamına da gelmektedir.
Kam, Bay Ülgen’in sarayına kadar yapacağı yolculukta, ateşin etrafında davulunu döverek çeşitli hayvan sesleri (kaz, ördek, kuş ve at sesleri) çıkararak şu şekilde şarkı ya da ilahi okurdu :
“Ak göğün üstüne,
Ak bulutların ötesine,
Mavi göğün üstüne,
Mavi bulutların üstüne,
Yüksel göklere, ey kuş!”
Bu sesleniş ve çeşitli hayvan seslerini taklit etmekle, kehanetin veya kötü ruhlar tarafından ele geçirilen ruhların geri getirildiğini anlatmış olurdu. Kamlar yaptıkları bu ve buna benzer ırk yöntemleriyle kendisinden yardım isteyen insanlara kâhinlik yaparak yardım ederlerdi.
Yat-yada:
Yat, yağmuru ve karı yağdırmaya veya rüzgârı estirmeye imkan sağladığına inanılan büyü aracına denilmektedir. Bir başka ifadeyle de yada sözü, Farsça’dır ve sihirbaz anlamına da gelmektedir.
Bu nesne yada taşı diye de isimlendirilen bir çeşit taştır. Türklerin çeşitli fonksiyonlar yüklemek suretiyle inançlarının arasına kattığı varlıklar arasında yer almaktadır. Türkler arasında uzun asırlar olağanüstü nitelikleriyle varlığını sürdürmüştür. Türkler savaşlarda hasımlarını korkutmak amacıyla büyücülere başvururlardı. Büyücüler de yada taşının olağanüstü gücü ile gökyüzüne alevler gönderir, ateşten çeşitli şekillerde bulutlar ve rüzgar oluşur ve gökyüzünü kaplardı. Diğer bir olayla ilgili hikâyede de; soğuk ve yağış getirebilen büyücüler, kar ve fırtına meydana getirerek düşmanın üzerine gönderir ve onları mağlup ederlerdi.
Türkler, bu taşın Allah tarafından Yafes’e verildiğine inanırlardı. Yada taşının hayvanların, ineklerin ve atların midesinde bulunan bir salgıdan meydana gelebileceği düşüncesi de mevcuttur. Bu taş tabiat olaylarının ortaya çıkarılmasında da kullanılırdı. Bulutları dağıtmak, yağmur yağdırmak, kar ve soğuk fırtınalar koparmak veya bol miktarda yağmur, kar ve dolu yağdırmak amacıyla kullanılırdı. Ayrıca, gök gürültüsü, yıldırım ve tufanların başlaması gibi kötü hava koşullarının oluşturulması için de kullanılırdı. Büyücüler yat törenlerini genelde yaz aylarında yaparlardı.
Yel- yelpin:
Altay Türkleri arasında Yel, cin peri anlamına gelir, “er yelpindi” ifadesiyle, adama cin çarptı denilirdi. Yelpin, cin çarpmış kişiye denir ki, oğlan cine çarpıldı demektir. Büyük sihirbaz ve büyücüye de yelviçin denilirdi. Türk boylarının çoğunda genelde şerir ruh anlamına gelen yel-yil kelimesi kullanılırdı. Altay Türkleri, insan yediğine inandıkları ve zararlı bir ruh taşıdığı sanılan yaratığa da yilbüke-yelbegün derlerdi.
Kamlar, cinlenme olayını öteki dünya ile bu dünya arasındaki bir iletişim neticesinde, tabiat üstü bir varlıkla ilişki sonucu meydana geldiğine inanırlardı. Halk da uzman bir kişinin bu varlıkları tespit ederek, cin kovma ayinine baş vurması gerektiğini düşünürdü.
Türkler arasında cin inanışı çok yaygındı. Özellikle Uygurlar, Kazak ve Kırgızlara göre cinler, bir meydanda tek başına duran ağaçlarda, ıssız evlerde, ahır ve küllerin atıldığı ortamlarda bulunurdu. Genelde sara hastalığına tutulan kimselere cin çarpmış denilirdi. Cin çarpmış kişiler Bakşı’lara tedavi ettirilir, onlar da önce muska verir, sonra da üflerdi. Üfleme söğüt dalı ile yapılır, okuyup üflendikten sonra bu dalla hasta olan kişiye vurulurdu. Ateşin uzaklaştırıcı etkisinden dolayı ateşle de tedavi ettikten sonra da fala bakardı. Diğer bir tedavi yöntemi de “peri oyunu” yöntemidir ve şöyle yapılırdı : “Türkistan’da evlerin damındaki pencereye “tünglük” denilirdi. Sara hastalığına tutulmuş olan hasta, eve getirilerek söz konusu pencerenin altına bir kazık çakılırdı. Kazıkla pencere arasına bir urgan gerilerek, hastanın bu urgana sıkıca sarılması söylenirdi. Bakşı (kam) dualar okumaya, tılsımlı sözler söylemeye başlar ve elindeki davula vurdukça hasta urgana sarılmaya başlardı. Davulun ritmi arttıkça hastanın hareketleri de hızlanır ve iple tırmanmaya başlardı. Eğer hasta dama kadar çıkarsa bu durum hastanın iyileşeceğine, eğer oraya kadar çıkamazsa kötüleşeceğine işaret ederdi. Daha sonra da hasta kişiyi alıp dışarıda yanan yedi ateşe götürürdü. Adamın başı örtülü olduğu halde, Bakşı yanan bu yedi ateşin etrafında döndürürdü. Adamın başı üzerinden de yedi defa ateşten geçirerek “cin olsan da git, peri olsan da git” diyerek söylenirdi.” Bu ve benzer uygulamalarla Bakşılar (Kamlar) cin ve perileri kovmaya çalışırlardı.
Büyü ile ilgili uygulamalar:
Büyü, kendi alanında hedefine ulaşmak için, istediği sonuca göre ak büyü ve kara büyü olarak da uygulanmaktadır. Bu şekilde büyü yapan kişilere Türk toplulukları ak kam ve kara kam ismini vermektedir. İnsanların hayatına, sağlığına, malına mülküne ve hayvanlarına zarar vermek amacıyla kara büyüler yapılmaktadır. Toplumun ve insanlığın iyiliğini, sağlıklı yaşamasını, cinlerin ve şeytanların şerrinden uzaklaşmasını ve ölüm gibi kişisel felaketlerle, sel, fırtına, kuraklık v.b. gibi doğal afetleri önlemek için de ak büyülere başvurulmaktadır.
Kamın varlığının amacı, sıkıntıları körükleyen kötü ruhlarla iyi ilişkiler sürdürerek bu sıkıntıları önlemek ya da aracılık yaparak bu tür sorunları çözüme kavuşturmaktır. Bu açıdan, kamın varlığı vazgeçilmez bir işleve sahiptir ve eylemlerinden topluluğun tümü faydalanmaktadır.
Kam, öncelikle zekasını ve hayal gücünü kullanır. Düzensizliklerin ve çekilen acıların sebeplerini söyler. Bunlara çare bulmaya çalışır. Kam, dünyanın dengesine ve insanların huzuruna musallat olan zararlı varlıklarla ilişki içerisine girerek sorunların üstesinden gelmek için harekete geçer.
Kam, her yeni durum karşısında hayal gücünü sergileyerek, birtakım ayinler düzenler. Kam yaşanan uğursuzlukları gidermeye yönelik toplantılar yapar. Genelde bu ayinleri karanlık gecelerdeki oturumlar şeklinde ve bir tiyatro inceliğiyle sergiler. Çünkü ruhlar geceleyin veya şafak vakti harekete geçerek insanlara ilişir. İnsanlar kaygı ve kuşkuya geceleri kapılırlar.
Ak kamlar sade elbiseler giyerler. Kafasında beyaz kuzu postundan bir şapkası, arması ve nişanları vardır. Bir hastalığın nedenlerinin araştırılması, iyileştirilmesi, ölünün ruhuna yer altı yolunda eşlik edilmesi ve evin kötülüklerden arındırılması gibi durumlarda, at kurbanı ve göğe çıkış seansı düzenlenir. Bunun için bir akşam vakti tören hazırlamaya karar verilir. Kam bir çayırda uygun bir yer seçerek oraya yeni bir çadır kurar. Ortasına da dalları budanmış ve gövdesine dokuz çentik, basamak (taptı) oyulmuş genç bir kayın ağacı diker. Kayının üst budakları tepesinde bir bayrakla çadırın üstündeki delikten dışarı çıkar. Çadırın çevresine yine kayın sırıklarından bir çit çekilir. Girişine de ucuna at kıllarından bir düğüm atılmış bir kayın ağacı dikilir. Sonra doru bir at seçilir ve kam tarafından, tanrının hoşuna gideceğine karar verilir. Oradakilerden birine at teslim edilir. Bu kişiye görevi nedeniyle “baş tutan kişi” adı verilir. Kam, hayvanın ruhunu vücudundan çıkarmak ve Bay Ülgen’e doğru uçuşunu gerçekleştirmek için, atın sırtında bir kayın dalı sallar. Aynı işlemi baş tutan kişi üzerinde de yapar. Çünkü bu kişinin ruhu da atınki ile birlikte gök yolculuğu boyunca eşlik edecektir. Bu yüzden kamın elinin altında bulunması gerekir. Kam çadırın içine girerek, yaktığı ateşe kayın dalları atarak davulunu dumana tutar. Ruhları çağırmaya başlar, davula girmelerini buyurur, çünkü göğe yükselirken hepsine ihtiyacı olacaktır. Adıyla çağrılan her ruh “buradayım” diye cevap verir. Kam da davuluyla ruhu yakalamak ister gibi hareketler yapar. Böylece ruhları topladıktan sonra çadırından çıkar. Birkaç adım ötede kaz biçiminde bir korkuluk hazırlanmıştır; şaman ona biner ve uçmak ister gibi ellerini hızla sallarken bir yandan da dualar, güzel sözler ve ilahiler söyler:
“Kabul et şu parçayı, ey Kayra Han ( Bay Ülgen)!
Altı yumrulu davulun efendisi,
Gel bana tıngır tıngır!
Çok! Dersem eğil!
Ma! Dersem bunu al!...”
Kam, Bay Ülgen’e at etini sunar, töreni düzenleyen yurdun sahibinin kutsal güçlerini simgeleyen ateşin efendisine de seslenir. Sonra da at etinden parçalar keserek ruhları temsil eden yardımcılara dağıtır. Kam Bay Ülgen’den kurbanın kabul edilip edilmediğini öğrenir. Yeni hasadın nasıl olacağına dair bilgiler alır. Ayrıca Tanrı’nın başka nasıl kurbanlar istediğini de öğrenir. Bu olay trans (esirme) halinin doruk noktasını oluşturur. Kam bitkin düşerek yere serilir. Baş tutan kişi elinden davulu ve tokmağı alır. Kam, sessiz ve hareketsiz kalır. Bir süre sonra derin bir uykudan uyanıyormuş gibi gözlerini ovuşturarak kalkar, uzun bir yolculuktan dönmüş gibi orada bulunanları selamlar. Bu ritüelden de anlaşılacağı gibi kam, iyi ruhların da yardımıyla birtakım uğursuzlukları, hastalıkları, kıtlık veya ürün bolluğu gibi isteklerini ortaya koymaktadır. Atı kurban etmekle de Bay Ülgen’in hoşnutluğunu kazanarak istek ve arzularını yerine getirmektedir.
Ak ya da kara kamların uyguladığı diğer bir büyüsel teknik de, yer altı dünyasına yolculuk uygulamasıdır. Ruhu cinler tarafından esir alındığına inanılan bir kişinin, ruhunu geri getirmek amacıyla düzenlenen bir kam ayinidir. Yer altı dünyasına yaptığı yolculukta kötülüklerin sahibi Erlik Han’la yaptığı çeşitli mücadeleler neticesinde onu memnun ederek hastanın ruhunu geri getirmeyi başarır. Türkler kötü ruhları ateşin mukaddes gücü ile kovarlardı. Çünkü ateşi büyük bir temizlik ve kötü ruhları kovma aracı olarak kabul ederlerdi.
Kam, kısırlığın giderilmesi için, çeşitli ayinler ve uygulamalarla öteki dünyadan gizlice ruhlar çalarak çare bulmaya çalışır. Kam, hastanın bedenini kaplayan hastalığın öteki dünyadaki kötü ruhlu bir varlığın çiftleşmesinden doğan karanlık ve ince bir katman olarak görür. Kam, hastanın iyileşmesi için bu katmanı yırtıp atmalıdır. Nitekim bu işin üstesinden gelmek için kaplumbağa, yılan balığı ve sincap gibi delici ve kemirici hayvanlardan faydalanır. Bu yüzden hastalık yapıcı öğenin bedenin dışına atılması sağlanırdı.
Türkler, doğum sonrası ve doğum sırasında kötülük etme gücüne sahip olduğuna inandıkları varlığa “albastı, albasmış, al karısı” derlerdi. Bu varlık tarafından, Lohusa kadınların ciğerinin sökülüp alındığına inanırlardı. Lohusaları bu varlıktan ancak kamlar kurtarabilirdi. Bu iş için Kama başvurulur, Kam da çeşitli afsunlar okuyarak, lohusanın ciğerini bu kötü ruhun elinden koyun ciğeri ile aldatarak kurtarırdı.
Kamlar, 7 ve 9 sayılarının büyüsel-sihirsel bir güç taşıdığına inanırlardı. Dolayısıyla üzerinde yedi veya dokuz çentik atılmış bir ağaç ya da direğe tırmanarak Bay Ülgen’e ulaşırlardı. Bu sayılar gök katlarını sembolize ederlerdi.
Kamların önemli uygulamalarından biri de medyumluk, kâhinlik, gelecekten haber verme ve falcılıktı. Eski Türk topluluklarında kısmet, şans ve kehanet başvurulan uygulamalardandı. İnsanların kendi geleceklerini öğrenmek için başvurdukları çeşitli yöntemler vardı. Türkler doğacak çocuklarının cinsiyetini önceden tahmin etmek için ateşle kehanet ederlerdi. Gelecek hakkında bilgi edinmek için söğüt dallarından kestikleri çubukları kullanırlardı. Bu çubukları havaya atarak kaderlerini öğrenmek isterlerdi. Bir kişinin iyilik ve kötülüklerini öğrenmek için, aşık kemiğini yere veya davulun üzerine atarak onun hakkında bilgi sahibi olurlardı. Ölmüş varlıkların bağırsakları veya kavrulmuş kürek kemikleriyle kehanette bulunma yöntemi de yaygındı. Bunun için koyun, keçi veya geyiğin kürek kemiği kullanılırdı. Eti özenle kazırlar, dişlerle dokunmadan çıplak hale getirerek, hakkında bilgi sahibi olunacak şeyin, kürek kemiği kavrulurken düşünülmesi gerekirdi. Böylece kemiğin çıkardığı sese göre kehanette bulunulurdu.
Kamların yaptıkları bu ve benzer uygulamalar, Anadolu Türk halk inançlarına etki etmekte ve büyücülere ilham kaynağı olmaktadır. Bu sayede günümüzde yapılan büyü uygulamalarını da etkilemektedir.
TÜRK HALK İNANÇLARINDA BÜYÜ VE BÜYÜ İLE İLGİLİ UYGULAMALAR
Yüksek Lisans Tezi
Abdulkadir Sipahi
27 Ocak 2023 Cuma
Uzakdoğu ve Pasifik Adaları Söylenceleri-9 “Hindistan” Râmâyana
V. Bölüm
(Râma ve maymunlar, Râvana'nın krallığı Lanka'yı işgal ederler. Pek çok zorlu çarpışmadan sonra Rakşasaları yenerler ve Rama, Râvana'yı öldürür. Râma, Sitâ'nın ateşten geçerek saflığını kanıtlamasını ister. Rama, Sîtâ ve Lakşmana, Râma'nın on bin yıl yöneteceği Ayodhya'ya hep birlikte geri dönerler.)
Hanuman denizden geri dönmeden önce Lanka kentinin büyük bir bölümünü yakmıştı. Bu nedenle Râvana, bunun öcünü nasıl alacaklarını tartışmak için Önderleri topladı. Birçoğu Râvana'ya onun duymak istediği şeyi söyledi ve Râma ile maymunlara karşı topyekûn bir savaşa taraftar olduklarını bildirdi. Ancak Râvana'nın iki erkek kardeşi yorumlarında daha ölçülüydüler.
Rakşasaların en güçlü savaşçısı olan Kumbha-karna, her zamanki uykusundan uyandı ve şöyle dedi: "Râvana, Sıtâ'yı kaçırmak çok saçma bir davranıştı ve toprağımıza gereksiz bir çekişme getirdi. Ama seni desteklemeye devam edeceğim. Çünkü benim kardeşim ve kralımsın. Râma'yı öldürüp bacaklarını ayıracağım. Böylece Sıtâ'yla evlenebilirsin."
Râvana'nın en genç erkek kardeşi Vibhişana daha sert eleştirdi. "Râvana, Râma ile kim savaşıp da bu savaşı kazanabilir? Râma'nın haklı bir nedeni var, sen ise haksız durumdasın. Hakkı yanına alan bir savaşçının iki misli silahı vardır. Sitâ toprağımıza uğursuzluk getirdi. İnekler süt vermiyor, mutfaklarımızda yılanlar uyuyor, vahşi hayvanlar gece boyunca uluyor. Bir şahinin avına saldırması gibi, Râma ve maymunlar da toprağımıza ok ve ateşle saldıracaklar. Eğer erdemli davranışa ve barışa değer veriyorsan, halkının hayatını kurtarırsın. Sana Sıtâ'yı Râma'ya geri vermeni ve bu çirkin davranışını temizlemeni öneririm. Bizi kesinlikle yok edecek bir savaşı böylece engelleyebiliriz."
Râvana öfkeyle yanıt verdi: "Sîtâ benimdir ve kiminle savaşmak gerekirse gereksin benim kalacak! Eğer büyükbaba ve yaratıcı Brahma böyle bir davranış nedeniyle öleceğim konusunda beni uyarmasaydı, onu çok daha önce zorla alırdım”
Râvana konuşmasını şöyle bitirdi: "Sen ya kıskanıyor ve benim krallığım ve kraliçemi kendin için istiyorsun ya da hainsin. Eğer kardeşim olmasaydın bu söylediklerin için seni öldürürdüm. Benim kanımdan olduğun için derhal krallığımı terk etmeni emrediyorum. Râma'ya katıl, zaten kalbin onunla beraber!"
"Seni terk ediyorum Râvana" diye yanıtladı Vibhişana. "Ama sana acıyorum, çünkü sözlerimdeki bilgeliği göremiyorsun. Tehlikeyi göremiyorsun ve kendilerine yontarak tatlı sözlerle seni yanlış yönlendirenlere uyduğunda uğrayacağın büyük kıyımı fark edemiyorsun. Kendini koruma yeteneğini kaybetmişsin!"
Böylece Vibhişana, denizin üzerinden uçup önemli bir danışman olarak Râma'ya ve maymunlara katıldı. Râma, yardımına karşılık olarak Râvana'yı öldürünce Lanka'nın krallığını ona vereceğini vaat etti. Maymunlar kaya ve ağaçları toplayıp denize yerleştirdiler ve bu büyük mesafede bir köprü oluşturdular. Râvana'nın düşmanları köprüyü geçti ve savaş başladı.
Çarpışma hem gündüz hem gece sürdü, çünkü geceleri Rakşasaların saldırganlıkları artıyordu. Râma savaş alanındaki en büyük savaşçıydı, ama Râvana da güç yönünden İkinci geliyordu ve her ikisinin de onları destekleyen büyük savaşçı kardeşleri vardı. Dolayısıyla iki tarafın gücü birbirine denkti. Fillerin kaldırdığı toz bulutları, dostu düşmanı belirsiz hale getiriyordu. Oklar tıslayan yılanlar gibi bütün savaşçıların üzerine düşüyordu. Her iki tarafın da en iyileri düşmanlarının üzerine kayaları yuvarlayacak kadar güçlüydüler. Öldürülen yüzlerce Rakşasa'dan ve maymundan dökülen kanlar yaz yağmuru gibi sellere neden oluyordu.
Râvana galibiyetten öyle emindi ki, erkek kardeşi büyük savaşçı Kumbha-karna'nın savaşın büyük bir bölümünde uyumasına izin verdi; kendisi de maymunlar en güçlü savaşçılarını öldürene kadar savaşa katılmadı. Râvana, arabasının içinde savaş alanında savaşarak ilerlerken yenilmez görünüyordu. Ancak Dasa-Ratha'nın güçlü oğlu, Hanuman'ın sırtına çıkıp Râvana ile şiddetli bir çatışmaya girince aralanndaki denge Râma'nın lehine değişti. Râvana'nın savaş arabasını parçaladı, Rakşasa'nın tacını ikiye böldü ve bir okla onu ağır şekilde yaraladı.
Avantaj kendisinde olmasına rağmen Râma, Râvana'yı öldürmedi ve şöyle dedi: "Savaşamayacak kadar zayıfsın; Lanka'ya dön ve dinlen. Gücünü yeniden topladığında ikimiz yeniden savaşırız. O zaman sana gerçekten ne kadar güçlü olduğumu göstereceğim."
Râvana, her zamanki gibi derin bir uykuda olan büyük savaşçı erkek kardeşi Kumbha-karna'yı yardıma çağırma zamanının geldiğine karar verdi. Kumbha-karna bir seferde on aya yakın uyur ve yalnızca tıka basa yemek yemek için kalkardı. Bu nedenle Rakşasalar bu büyük yaratığa, önce bir yiyecek dağı hazırladılar: Yaban öküzü ve geyik eti yığınları, pirinç ve sürahilerce kan.
Doyurmayı başardıktan sonra onu uyandırmaya çalıştılar, öyle bağırdılar, davullarını öyle yüksek sesle çaldılar ki, gökyüzündeki kuşlar korkudan öldü, ama Kumbha-karna uyanmadı, On bin Rakşasa hep bir ağızdan bağırdılar, bin davul çaldılar, bedenine büyük tahta sopalarla vurdular, ama Kumbha-karna hâlâ uyanmıyordu. Sonra kulaklarını ısırdılar, üzerine kazanlarca su boşalttılar, bin fili üzerine saldılar, mızrak ve topuzlarla onu yaraladılar. Sonunda Kumbha-karna uyandı.
Devasa Rakşasa bir yiyecek dağını bitirdi ve iki bin sürahi şarap içti. Sonra da altın savaş giysisini giyip maymunlara doğru ilerledi. Maymunlar, bu hareket eden dağdan panik içinde kaçtılar, çünkü Kumbha-karna yakaladığı her şeyi yiyip yutuyordu.
Râma, Hanuman ve maymunlar, bir dağın tepesine tutunan bulutlar gibi onun etrafında toplandılar. Üzerine büyük kayalar ve ağaçlar fırlatmalarına rağmen, silahları dev Rakşasa' nın metal giysisine çarpıp parçalanıyordu. Bu arada Kumbha-karna güçlü mızrağının her darbesinde yüzlerce maymun öldürüyor ve bir seferde yirmi veya otuz maymunu yiyordu; güçlü ağzından kan ve yağ damlıyordu.
En iyi maymun önderini yaraladıktan sonra Lakşmana ile yüz yüze geldi. "Sen savaşçıların en iyisisin Lakşmana" dedi Kumbha-karna. "Çok büyük hüner gösterdin ve büyük ün kazandın. Seninle savaşmaya niyetim yok, çünkü gücümü ve hünerimi senden daha üstün tek insan olan erkek kardeşinde denemek istiyorum. Râma ile ölümüne savaşacağım."
Ama Râma ile savaşırken Kumbha-karna'nın şansı döndü, çünkü Dasa-Ratha'nın oğlu ona öldürücü ateşli oklar yolladı. Devin iki kolunu attığı iki okla kopardı, İki bacağını da keskin uçlu iki disk fırlatarak kopardı. En sonunda indra'nın müthiş okunu devin boynuna yolladı. Ok giysisini parçalayıp omuzlarından başını ayırdı. Başsız bedeni kanla bulanmış toprağa çarptı ve denize yuvarlandı, orada öyle büyük dalgalara yol açtı ki, bir kasırganın çıktığını sanırdınız.
Lakşmana, Râvana'nın oğlunu öldürdü. Kısa bir süre sonra da, Râvana'nın artık dostları olan erkek kardeşi Vibhişana'nın hayatını kurtarmak için engellemeye çalıştığı alevli bir okla ciddi bir şekilde yaralandı. Bu iki olay Râvana ile Râma'yı en son çarpışmalarında karşı karşıya getirdi.
Tanrılar, bu büyük karşılaşmayı göklerden izliyorlardı. Râvana yeni atların çektiği yeni bir arabayla savaşa girdiğinde, tanrıların kralı İndra şöyle dedi: "Biz tanrılar, daima dürüst ve cesur olanlara yardım ederiz. Râvana'ya karşı savaşında Râma'ya yardım etmenin artık zamanı geldi. Râma'ya sivri uçlu oklarla dolu torbamı vermiştim; ona şimdi de göklerde yapılmış bir altın savaş giysisi, bana ait ve benim sürücümün kullandığı atların çektiği altın savaş arabamı vereceğim."
Artık Râma'nın savaş donanımı Râvana'nınkinden daha üstündü. Buna karşın Râvana öyle büyük bir savaşçıydı ki, savaş şiddetli bir şekilde uzun bir süre devam etti. Râvana'nın oklarından bazılarının kızgın alev saçan yivleri vardı ve tıslayan zehirli yılanlara dönüşüyordu. Bunların karşısında Râma, Vişnu'nun yayını ve Vişnu'nun altın kanatlı kuşuna ait okları kullanıyordu. Çünkü bu oklar kuşlara dönüşüyor ve Râvana' nın oklarındaki yılanları yiyorlardı.
Savaş şiddetle sürüyordu. Korku içindeki parlak güneş soldu; rüzgârlar esmeyi bıraktı, dağlar ve deniz sallandı. İndra’nın güçlü oklarıyla Râma, Râvana'nın on başını teker teker kesti, ama her başı kestiğinde yerine yeni biri geliyordu. En sonunda Râma, Brahma'nın parlayan okunu çekti, ok güneşin ateşi gibi parlıyordu ve İndra'nın yıldırımına benzeyen kanatları vardı; Râvana'nın kalbini parçalayıp onu öldürdü.
İndra, Râma'ya gülümsedi. Kanla kaplanmış yeryüzüne göklerden bir tomurcuk sağanağı, bir çiçek yağmuru yağdırdı. Güneş tüm görkemiyle parlamaya başladı. Hafif serin rüzgârlar ağaçların yapraklarını hışırdattı ve havayı güzel kokularla doldurdu. Cennetin arpleri ilahi bir müzik çalarken, Râma kutsal bir sesin şöyle seslendiğini duydu: "Râma, dürüstlüğün şampiyonu ve erdemli işlerin kahramanı, artık asıl görevini tamamladın. Göklerde ve yeryüzünde barış hüküm sürüyor. Kutsamamızı sana yağdırıyoruz.''
Râma, yayını çözdü ve silahlarını neşeyle bir kenara bıraktı. Vibhişana, Râvana'nın ölüm yasını tutarken, ona şöyle dedi: "Râvana dünyanın en büyük savaşçılarından ve kahramanlarından biriydi. Tanrıların kralı İndra bile ona karşı duramadı. Böyle savaşçılar savaşırken ölürse onların yası tutulmamalı. Çünkü onlar onurlarıyla ölmüşlerdir ve hiçbirimiz ölümden kaçamayız."
Râvana'ya kahramanlara yaraşır bir cenaze töreni yaptıktan sonra Râma, Hanuman'ı Sîtâ'ya galibiyet haberini vermek üzere yolladı. O da tertemiz yıkanmış ve giyinmiş olarak geldi. Kocasını görünce yüzü bir gece yarısı gökyüzünde dolunayın parlaması gibi ışıldadı.
Râma şöyle dedi: "Sevgili Sîtâ, Hanuman'ın, Sugriva'nın ve Vibhişana'nm yardımıya sana olan sözümü tuttum ve onuruna gölge düşmüş bir adamın yapması gerekeni yaptım. Râvana'yı öldürerek ailemin ve kendimin onurunu temizledim."
“Ancak" diye sözüne devam etti Râma, "sen kocasından başka bir adamla yaşamış olan bir kadının lekesini taşıyorsun. Râvana sana baktı ve sana dokundu. Hiçbir onurlu adam karısının böyle bir davranışını kabul edemez. Bu nedenle, seni herkesin içinde reddetmem gerekiyor. Kiminle istersen onunla yaşayabilirsin (Lakşmana veya Bharata, Sagriva veya Vibhişana), ama benimle yaşayamazsın."
Sîtâ rüzgârdaki yaprak gibi titredi ve bu sözleri duyunca hıçkırmaya başladı. Sonra gözyaşlarını silip şöyle dedi: "Eğer benim sana olan bağlılığımdan kuşku duyduysan, niye okyanusu geçip yaşamını benim için tehlikeye attın? Benim Toprak Ana'nın kızı olduğumu ve bir kadının derin bağlılığıyla vahşi ormanlara peşinden geldiğimi unuttun mu? Hayatım boyunca bir an bile sana sadakatsizlik etmedim. Eğer Râvana bana bakıp dokunduysa, benim bunu engelleyecek gücümün olmadığını fark etmelisin."
"Ancak" diye sürdürdü konuşmasını, "onursuzluğun gölgesi masum bir kadının üzerine düşerse, hak ettiği onuru yeniden kazanmanın tek yolu yanarak ölmektir. Lakşmana, eğer beni seviyorsan, bana bir cenaze ateşi hazırla ve onu yak. Adıma sürülen bu lekeyle yaşamaktansa ölmeyi yeğlerim."
Râma bu sözler karşısında hiçbir zayıflık veya heyecan göstermedi ve Lakşmana yüreğinde acıyla, Sîtâ'nın isteğini yerine getirdi.
Kükreyen alevlerin önünde dururken Sîtâ şöyle dedi: "Eğer düşünce ve davranışta sadık ve dürüst olmuşsam ve eğer dhar-moya hayatım boyunca bağlılığımla lekesiz yaşayabilmişsem, bu ateş benim adımı savunsun." Sonra nazik Sîtâ hiç korkmadan, cesaret ve bağlılıkla ateşe girdi ve gözden kayboldu. Onu seyreden herkes üzüntü ve şaşkınlıkla ağladı.
Tanrılar altın arabalarıyla göklerden indiler ve Râma'ya şöyle dediler: "Dünyadaki yaşamın koruyucusu, nasıl sıradan bir adam gibi davranıp Sitâ'ya bunu yaparsın? Bütün tanrıların birincisi, hepimizin büyükbabası ve yaratıcısı olduğunu anımsamıyor musun? Başlangıçta olduğun gibi sonunda da böyle olacaksın."
Râma yanıt verdi: "Ben Râma'yım ve Dasa-Ratha’nın en büyük oğlu olduğumu sanıyorum. Eğer yanılıyorsam, büyükbaba bana kim olduğumu söylesin."
Brahma şöyle dedi: "Râma, daima yaşayacak olan büyük tanrı Vişnu'nun dünyadaki görünüşüdür. İlahi biçimle, sen hem yaratılışın hem de yok oluşun, bütün tanrıların ve kutsal adamların kurtarıcısısın ve bütün düşmanları ele geçiren kişisin. Sen her yaratıkta ve doğanın her yerinde yaşarsın. Gözlerini açtığında gündüz, kapadığında gece olur. Ben senin yüreğinim. Sîtâ ise, senin tanrısal karın Lakşmi'nin dünyadaki görünüşüdür."
"Artık Râvana'yı öldürdüğüne göre" diye Brahma sözlerine son verdi; "İlahi biçimine girip göklere geri dönebilirsin.
Çünkü insan biçimine girmeni gerektiren görevini yerine getirdin. Seni sevenler ve senin öykünü anlatanlar ödüllendirilecektir."
Alevler aralandı ve ateş tanrısı Agni sadık Sîtâ ile birlikte göründü. Alevler ona dokunmamıştı. Yüzü, saçı ve giysisi sabah vaktindeki çimen kadar tazeydi. Agni, Râma'ya şöyle dedi: "Dasa-Ratha'nm oğlu, sadık karını yeniden kabul et. O, Ravana'nın bütün kışkırtmalarına karşı koydu, düşünce ve davranışta temiz kalmayı başardı."
Rama'nın gözleri güneşin pırıltısıyla aydınlandı ve şöyle dedi: "Onu tanıdığım bütün bu yıllar içinde Sîtâ'nın sadakatinden hiç kuşku duymadım. Şimdi benim bildiğimi bütün dünya biliyor; Agni ona temiz ve parlak adını geri verdi. Onu yüreğimde sevinçle kabul ediyorum; şimdi bütün insanlar biliyor ki Dasa-Ratha'nın en büyük oğlu, ülkesinin yasalarını kendi isteklerinin üzerinde tutar." Sonra Râma, davranışının nedenini anlayan ve onu affeden sevgi dolu karısını kucakladı.
Daha sonra Kral Dasa-Ratha tanrılann arabasından kendini gösterdi. "Râma" dedi baba, "sen yalnızca tanrılara ve kutsal adamlara yardım etmedin, benim onurumu da kurtardın. Artık sürgünün sona erdi. Ayodhya'ya muzaffer bir kahraman olarak geri dön ve erkek kardeşlerinle birlikte yönetime geç. Sana uzun bir yaşam diliyorum."
Kral Dasa-Ratha, Lakşmana'ya döndü ve şöyle dedi: "Oğlum sende erdemli davranışa hep bağlı kaldın. Râma'ya göz kulak olmaya devam et. Sana uzun bir yaşam diliyorum."
Kral, en sonunda Sıtâ'ya döndü ve şöyle dedi: "Râma'yı affet. Herkesin içinde senin aleyhine konuşması senin iyiliğin içindi. Şu anda çok az kadının elde edebileceği bir görkeme sahipsin."
Sonra tanrılar kralı İndra, Râma'ya göründü ve "Adil Râma, insanların aslanı, bizim için yaptıkların karşılığında ne istediğini söyle; senin olacak" dedi.
Râma yanıtladı: "Göklerin efendisi, lütfen Rakşasalara karşı benim yanımda savaşanlara yeniden yaşam ver, onlara gittikleri her yerde yemek ve taze su sağla."
"Öyle olsun" dedi indra.
Hanuman'ın gitme vakti gelince Râma'ya, "Senden özel bir isteğim var. İndra'nın bana istediğim gibi ölme gücü verdiğini anımsarsın. Bana, insanlar senin görkemli işlerini anlatana kadar dünyada yaşama izni ver" dedi.
"Öyle olsun" dedi Râma "ve sana verdiğim armağanın işareti olarak, boynumdan çıkardığım bu mücevherli zinciri veriyorum, sevgi ve saygıyla onu boynuna tak."
Böylece Râma, Lakşmana ve Sitâ, on dört yıldan sonra Ayodhya'ya döndüler. Bharata sözünü tutmuştu. Yüzü şimdi büyük bir bilge gibi parıldıyordu, çünkü dharmaya bağlı kalmıştı. Râma'nın krallığının işareti olarak onun sandallarına saygı göstermiş ve saray duvarları arasında kutsal münzevi hayatı yaşamıştı.
Râma ve Sitâ, Ayodhya'nın kral ve kraliçesi oldular ve krallıkları Kosala'yı on bin yıl yönettiler. Bütün bu zaman boyunca ülkelerine ne korkunç hastalıklar ne de zamansız ölümler uğradı. Ölülerin efendisi Yama, bebeklerin olgunlaşmasına ve kocaların uzun ömürlü olmasına izin verdi. Çiftçiler, yağmur, güneş ve rüzgârlar dost olduğu için neşeliydi. Toprak Ana şükran için iyi hasatlar, verimli ağaçlar ve bol çayırlar verdi. İnsanlar dharmaya sadık kaldılar, komşularını ve krallarını sevdiler. Kent ve kasabalarda yaşayanlar, talancı ve soygunculardan kurtuldular. Çekiçle örs, aralarındaki geleneksel işlevi yerine getirdi. Gerçekten de herkes için mutluluk ve huzur zamanı oldu.
Donna Rosenberg'in Dünya Mitolojisi adlı kitabından alıntılanmıştır.
Türk Soylu Halklarda Tabiat ve Tabiat Unsurları-4
Kutsal (Tanrı) Bir Varlık Olarak Yeryüzü
Beltirlerin kurban dualarında hem “mavi gök” hem de “kara (yağız) yeryüzü”, ilâhî varlıklar olarak geçerken, aynı şekilde bazı Moğol efsanelerinde de “mavi gök” ve “kahverengi yeryüzü” birbirleriyle bağlantılı olarak anılırlar. Orhun yazıtlarında da yukarıdaki “göğün babamız, aşağıdaki yeryüzünün de anamız olduğu” yazılıdır. Bu ifadeler ve bununla beraber Çin filozofu Wu Wang’ın Sju King adlı eserinde kullandığı “Gökyüzü ve Yeryüzü bütün varlıklar için baba ve ana gibidir” ifadesi, gökyüzü ve yeryüzü arasında bir evlilik ilişkisinin olup olmadığı konusunda açık bir bilgi vermemektedir.
Moğolların yeryüzü tanrısını tanımlamak için kullandıkları ve eski Türk yazıtlarında Ötüken olarak geçen “Ötüken”, aslında Moğolların eski anavatanlarını ifade etmektedir. Yukarıda bahsi geçen ve ateş kültüne ait olan duada, “Ötüken ana” dişi bir varlık olarak geçmektedir. Ancak bazı araştırmacılar, “Ötüken Ana”nın Marko Polo’nun bahsetmiş olduğu ve insanlara sığır ve toprak ürünlerini veren yeryüzü Tanrısı “Natigai” olduğunu iddia ederlerse de, Marko Polo’nun hatıralarında, Natigai’nin karısı ve çocuklarıyla birlikte temsili resimlerinin bütün çadır duvarlarında yer aldığını anlatması, kasdedilen şeyin tam olarak ne olduğu konusunda bazı tereddütler barındırmaktadır.
Moğolların anavatanlarını ifade eden bu tanrıyı resmettikleri bir resme ise hemen hemen hiç rastlanmaz. Moğolların halk şiirlerinde “altın” sıfatıyla andıkları bu “Ötüken Ana”yı hangi dönemde ve nasıl tanrılaştırdıkları bilinmemektedir. Muhtemelen bu da kurban törenlerinde adların “Ötüken Ana” ile beraber anılan kutsal dağ ve ırmakların tanrılaştırılmalarıyla aynı sebeplere dayanmış olsa gerektir. Bu kutsal dağlar arasında Kuzey Moğolistandaki Burkhan Haldan-Cengiz Han’ın atalarının bu dağın eteklerinde yaşamış olduğuna inanılır- ve Hangay Han dağları ile Selenge ırmağı sayılabilir. Çinliler de benzeri şekilde atalarının yaşamış olduklarına inandıkları bazı dağ ve nehirleri kutsal addederler.
Eski Türk yazıtlarında geçen kutsal “Yär sub” (kutsal ülke ve su) olarak ifadelendirilen yer de, muhtemelen anavatan olmalıdır, zira bugün bile burası Altay halkları arasında kutsal olarak kabûl edilmektedirler. Teleütler, “çok eski zamanlardan beri ülkemize, suyumuza (Yär sub) ve gökyüzüne taptık” diye anlatırlar. Radloff, bu ”Yär sub” terimiyle, Mordo Han veya Abakhan Han; Abakan nehrinin kaynağını, Altay Han; Katunya nehrinin kaynağını ve Kırgıs Han ise Yenisey’in kaynağını ifade etmekle, bulunulan bölgeye göre anlam kazandıran muhtelif kutsal yerler arasındaki ilişkiye dikkât çekmektedir. Burada da “Yär sub” ifadesi, Moğolların “Ötüken”i gibi genel bir ifade olarak görünürken, tabii olarak bu belli başlı nehir veya dağların kutsiyetinin nereden geldiği sorusunu da akla getirmektedir. Çoğu zaman dağın kendisi “Han” olarak görülür. Meselâ bir şiirde “Altay Hanın sırtları kırbaç gibi kavisli” diye, Altay dağlarına methiyeler düzülür. Dağların eski dönemlerin kahramanlarının hatıraları ile özdeşleştirilmiş olduğu aşağıda naklettiğimiz bir şaman ilâhisinde şu şekilde yeralır:
Abakan’ın kahramanları,
Sizler, beyaz ipek elbiseli,
Sizler, kudretli al atların sırtında,
Gelin benim yanıma.
Mordo Han, kudretli efendi,
Abakan’ın kaynağında,
Bin zirveli dağın tepesinde oturan,
Sen, Mordo Han
Gel benim yanıma,
Han’ım, sözüme kulak ver.
Sen, altın çanlarla bezeli,
Sen altmış kahramanı mağlûp eden,
Sen ok atma yarışına davet eden,
Altay Han, kudretli Han
Gümüş çanlarla bezeli,
Kırk kişiyi mağlûp eden,
Güreşe davet eden,
Altay Han, kudretli Han
Okuyla demirleri delen,
Baba, Altay Han
Hiçbir atın sırtına almaya cesaret edemez,
Şarkılar söyleyerek benim yanıma gel
Altay Tatarları arasında her soyun (kabile, boy, Altayca: “sök”) kendi bulundukları bölgedeki dağ, deniz veya göllere kutsiyet atfetmelerinde ve buraların ruhlarının bütün bu bölgeyi koruduklarına dair yaygın bir inanç vardır. Anohin’in aktardığına göre bu kutsal yerlerin ruhlarına ya at kurban edilir, veya içine un karıştırılmış süt sunulur. Bu tören, Gök Tanrıya yapılan kurban töreni ile ilgili olarak hep ondan bir sonraki gün yapılır. Bugün bile bu mahallî ruhlara hayvan kurban sunma geleneği devam etmektedir. Bu mahallî ruhlar, ekseriya “Tanrının oğulları” arasında anılırlar. Altay Tatarları anavatanlarının kutsal yerlerine methiyeler okurken, çoğunlukla “yedi kapılı ülkem ve suyum” (Yätti äžikti järim sũm) ifadesini kullanarak, bunların hepsini birden anarlar.
“Ülke ve su” ifadesi, aynı şekilde İdil havzası Çuvaşları tarafından da kullanılır. Çuvaşların tanrılar panteonunda “toprak ana” ve “toprak baba”nın dışında; “sir šyv kudegen” veya “kten” adını verdikleri “yeryüzü ve suyun hâkimi” de yeralır. Tavda Vogulları da, “toprak ve suyun adamı” adı verdikleri bir ruhtan bahsederler. Anavatan için “ülke ve su” ifadesinin kullanılması, İran etkisiyle gelmiş gibi görünmektedir. Vambery’nin dikkât çektiği gibi, bugün hâlen İran da her-hangi bir bölgeyi, meselâ İsfahan bölgesini kastederken; “İsfahan’ın toprağı ve suyu” anlamına gelen “ab-i şak-i İsfahan” tabiri kullanılır. Perslerin büyük imparatoru Kerkes’in Yunanlılardan tabiyetlerinin ifadesi olarak “toprak ve su” isteyişinin ne ifade ettiği buradan anlaşılmaktadır. Georgi, Tunguzların toprağın sunduğu her şeyi bir nimet olarak düşündüklerini aktarırken, hiç şüphesiz Orta Asya göçebeleri de yeryüzünü bu şekilde kutsallaştırmışlardır.
Yakutların “yeryüzü Tanrısı”nın sadece bitkilerin büyümesini değil, aynı zamanda çocukların doğumuna da yardımcı olduğuna dair inançlarında, şamanların; “An darkhan hatun” ifadesini kullanmaları (bu ifadedeki hatun kelimesi, kadın anlamına gelmektedir) bu tanrıyı dişi bir varlık olarak tasavvur etmiş oldukları sonucunu çıkartmak mümkündür. Yakutlar arasında yapmış olduğum çalışmalar esnasında edindiğim bilgilere göre bu ifade, Yakutların “Doidu iččitä” veya “Sir iččitä” yâni “yeryüzünün hâkimi” olarak tabir ettikleri varlık ile aynı varlığa işaret etmektedir. Bu “yeryüzü tanrıçası”nın resmi yapılmaz ve onun için kurban da kesilmez, ama her yıl Mayıs ayında ilkbaharı kutlayan Yakutlar, bir ineği bir ağaca bağlayıp, sırtından aşağı süt döktükten sonra onu serbest bırakırlar. Ionov’un aktardığına göre Yakutlar her ne kadar “Ot mas iččitä”(ağaç ve otların hâkimi) adını taşıyan özel tanrıları olsa da, ağaçları “Doidu iččitä”nin yarattığına inanırlar. Bu iki tanrının birbirleriyle ne kadar iç içe geçmiş olduğunu bazı dualarda “Ot mas iččitä” ve “Doidu iččitä” ifadelerinin birbirinin yerine kullanılmasından anlıyoruz. Priklonskij, “yeryüzü tanrıçası” olan “An doidu iččitä an darkhan hatun”un en güzel ağaçlarda oturup, bitkilere yeşilliklerini bahşettiğini anlatır. Tarım ve çiftçiliğin bu coğrafyada nisbeten geç dönem geçim kaynağı olduğu gözönüne alındığında, “Ot mas iččitä” veya “Doidu iččitä”nın çiftçilerin kurban verdikleri bir nevi “Tarım tanrıçası” olmaması da anlaşılır bir şeydir. Buna mukabil, Balagansk bölgesinde yaşayan Buryatlar her sonbaharda, tarladaki işleri sona erdiğinde “yeryüzünün hâkimi”ne (Di-ada delke edžen) bir hayvan kurban ederler. Bu tanrıya yapılan dualarda “Daban Sagan nojon” diye hitap edilir ve Buryatlar bu tanrıyı kır saçlı yaşlı bir adam olarak tasavvur ederler. Bu tanrının eşi olan bir de ak saçlı tanrıça, “Däläntä sagan hatun” vardır. Sadece belli bir bölgede tapınılan bu mahallî tanrılar veya ruhlar hakkındaki bilgilerimiz oldukça sınırlı olduğu için bu tanrı ve tanrıçanın kökeni veya nereden gelmiş oldukları konusunda fazla bir şey söyleyemiyoruz. Yukarıda bahsi geçen kurban geleneğinin Buryatların dini inançları arasına girmesi, muhtemelen tarımın bir geçim kaynağı olarak ön plâna çıkmasından sonra gerçekleşmiş olmalıdır.
Yeryüzünün canlı bir varlık olarak tasavvur edilmesine ilişkin örnekler çok daha geri (ilkel) medeniyet seviyelerinden beri mevcuttur. Orta Asya göçebeleri de buna bağlı olarak, yeryüzünü incitecek herhangi bir davranışta bulunmaktan kaçınırlardı.
Soyotelerin inançlarında, toprağı keskin şeylerle kazmak veya yaralamak çok büyük bir günah kabûl edilir. Bu değer yargıları göz önüne alındığında, göçebe halkların tarımla uğraşma fikrine çokta sıcak bakmadıklarını anlamak mümkündür. Altay dağlarının avcı halkları, topraktan otların koparılmasını bir insanın saçlarının veya sakalının çekilip kopartılması kadar uygunsuz bir şey olarak kabûl ederlerdi.
Çuvaşlar ve Tatarlar Rusya’ya, kendilerine tamamen yabancı bir kültürün hüküm sürdüğü topraklara göç ettiklerinde, buralarda ana geçim kaynağı olan çiftçiliği benimseyerek, bazı tören ve kutlamaları çiftçilikle bağdaştırarak, Fin kökenli İdil boyu kabileleriyle Çuvaşlar da “Toprak Ana”ya kara veya humus rengi hayvanlar kurban etmeye başlamışlardır. Çuvaş gelenekleri arasında özellikle “toprak çalma” ritüeli bahsetmeye değer ilginçliktedir. Bu ritüelin gayesi, verimi yüksek olan bir tarlanın toprağını alıp, başka tarlalara dağıtmaktır. Bu törende, “Toprak Ana” için canlı bir damat seçilir ve bu damat kendine bir gelin arıyormuşçasına giyinerek, ortaya çıkar. Bu damat adayı genç ve güçlü erkekler arasından seçilir, çünkü “Toprak Ana”nın eşi olmak o kadar zor bir şeydir ki, bu görevi yerine getirenler nadiren ileri yaşlara kadar yaşarlar. Düğün alayı çalgılar ve şarkılar eşliğinde ilerlerken, gelinin alınacağı ve “Toprak Ana”nın damadının düğün alayının en öndeki kağnısının üzerine kaldırılacağı yere gelindiğinde bütün sesler kesilir ve herkes susar. Düğün konvoyundaki en yaşlı kişi söz alıp, gözlerini tarlaya dikerek; “zengin ve güzel gelin, genç ve yakışıklı bir damatla sana geldik. Servetinin fazlası ile büyük olduğunu biliyoruz, ama getirdiğimiz damadın da sana olan sevgisi en az o kadar büyük” demesiyle, damat toprağa doğru eğilirken, konuşmacı; “değerli gelin, sen de bizim damadımızı sev ve senden ricalarımızı kabûl et. Tarlalar ve çayırlar, ormanlar ve nehirlerde sahip olduğun her şeyi yanına al” dileklerini takiben, damat iyice yere eğilir ve alaydaki bütün arabalara tarladan humuslu toprak yüklenir, damat da ilk arabanın üzerine kaldırılır. Dönüş yolunda tekrar şarkılar söylenir, çalgılar çalınır, eller çırpılır ve sevinç çığlıkları atılır. Bu coşku, toprağın yayılacağı tarlalara gelene kadar sürer. Buraya gelindiğinde damat, elindeki kürekle önce kendi bulunduğu kağnının, sonra da diğerlerinin önünde durarak geline şu sözlerle hoş geldin der: “Değerli gelinim, hoş geldin. Seni, altınlardan da, hayatımdan da çok seviyorum. Benim aşkım için kendini tarlalarımız ve çayırlarımız, ormanlarımız ve nehirlerimiz üzerine ser”. Bu sözlerden sonra kürekle kağnıdan bir parça toprak alır, düğün alayındaki diğer kişiler de onu taklit ederler ve herkes kendi tarlasına bu topraktan taşıyıp, okşar.
“Toprak ana”yı mutlu etmek ve rızasını kazanmak için yapılan bu düğün ritüeli, aslında avcı ve göçebe kültürüne yabancı bir düşünceye dayanırsa da, buna benzer geleneklere sadece Orta Asya’da değil, Doğu Avrupa’nın bazı tarım toplumları arasında da rastlanır.
Uno Harva'nın Altay Panteonu adlı kitabında alıntılanmıştır.
Çeviren: Erol Cihangir
26 Ocak 2023 Perşembe
Güney Afrika'nın Birliği ve Etiyopya İmparatorluğu
1910 yılında eski Flemenk kolonileri olan Transvaal ve Bağımsız Orange Devleti, Cape Kolonisi ve Natalla birleşerek Güney Afrika Birliği'ni kurdular. Burası ingiltere tahtına bağlı ve kendi kendini yöneten bir bölgeydi.
Yeni kanunlarla Güney Afrika'nın sosyal ve ekonomik hayatında siyah karşıtı bir yapılanmaya gidildi. Toprakların yüzde doksanı beyaz azınlığa verildi. Siyahlarsa " Yerli Rezervler" olarak toprakların yüzde onunu aldılar. Beyaz olmayanların eski koloniler olan Transvaal ve Bağımsız Orange Devleti'nde oy kullanmalarına izin verilmedi. Siyah nüfusun büyük bölümü Natal ve Cape Koloni'de de pek çok haklarından mahrum edilmişlerdi.
1912 yılında bu ayrımcılığa tepki olarak Siyah orta sınıflar tarafından Güney Afrika Ulusal Kongresi kuruldu. Politik haklarını savunmak istiyorlardı. 1923' te Afrika Ulusal Kongresi olarak yeniden isimlendirildi. 1940 'lardan itibaren daha aktif bir kitle hareketi olarak ortaya çıktı.
Etiyopya 1896 yılında italyanlar karşısındaki yenilgisine dek sömürgeciliğe direnebilmiş tek Afrika ulusu olarak özel bir konuma sahip olmuştu. 1917 yılında Prens Ras Tafari iktidarı ele geçirdi. 1930 yılında Haile Selassie (Kutsal üçlemenin Gücü) adıyla imparator oldu. Ülkesini modernleştirmeye çalıştı. 1936 ve 1941 yılları arasında ingiltere'de sürgünde kaldı. Bu sırada ülkesi Etiyopya italyan işgalindeydi. ingiliz kuvvetleri italya'yı özgürleştirdikten sonra Haile Selassie ülkesine geri döndü. Köleliği yasakladığını ilan etti (1930'larda 26 milyonluk ülkede yaklaşık 2 milyon kölenin bulunduğu tahmin ediliyordu). 1930'larda Jamaika'da başlayan Rastafari hareketi, Haile Selassie'yi Afrika halklarını özgürlüğe götürecek Mesih gibi bir figür olarak görüyordu. Hem Jamaika'da hem de dünyanın farklı bölgelerinde halen Rastafari adıyla anılan takipçileri bulunmaktadır.
Alıntıdır.
DÎNİ SÖZLÜK “M”
MEFHAR-İ MEVCÛDÂT: Mahlûkâtın (yaratılmışların) övündüğü Muhammed aleyhisselâm. Mefhar-i mevcûdât efendimizin, güzel huylarınd...
-
Şamanın İcraatları Normal şartlar altında, ruhlar âlemiyle bağlantıya geçmeden çözülemeyeceğine inanılan durumlarda, şamanın yardımına baş...
-
Anka Arapça anka, Farsça simurg (otuz kuş) Türkçe zümrüdüanka (simurg u anka veya zümrüt anka, yeşil anka) adlarıyla bilinen, Kaf Dağı’nda...
-
Sıcaklığın değişimi ve bu değişime etki eden koşullar, iklim özelliklerinin belirlenmesindeki önemli unsurlardan biridir. Bu çerçeve...


