ZEKÂTA TÂBİ MALLAR
Zekât konusundaki fıkhî tartışmalar, zekâtın vücûb ve sıhhat
şartları konusundan ziyade hangi malların ne ölçüde zekâta tâbi olacağı konusunda
yoğunlaşır. Bunun belki de en başta gelen sebebi, mal ve zenginlik
kavramlarının, ekonomik değer taşıyan malların dönemden döneme, toplumdan
topluma değişmekte oluşudur. Kur'ân-ı Kerîm'de insanların önem ve ekonomik
değer atfettikleri bazı mallar değişik vesilelerle zikredilse bile hangi
mallardan ne ölçüde zekât alınacağına ilişkin bir sayım ve açıklama yer almaz.
Hz. Peygamber'in ve sahâbenin uygulamasında bazı malların
zekâta tâbi tutulduğu ve bunlar için belli bir alt sınır ve zekât oranı
belirlendiği, bazı malların da zekâta tâbi tutulmadığı bilinmektedir. İleri
dönemde oluşan fıkıh doktrini de bu bilgiler etrafında oluşmuştur. Ancak Hz.
Peygamber ve sahâbe döneminin uygulamalarında hareket noktasının, o dönem İslâm
toplumunun mal ve ekonomik değer ölçüleri olduğu da göz ardı edilmemelidir.
Böyle olunca bu bilgi ve ölçülerin, mal ve ekonomik değer kavramının eski
dönemlere göre bir hayli değiştiği günümüz toplumlarına güncelleştirilerek
getirilmesi, zekâtın mâna ve gayesine daha uygun bir yaklaşım olacaktır.
Burada zekâta tâbi mallar konusunda ağırlıklı olarak klasik
fıkıh kitaplarındaki bilgilere yer verilecek ve bundan hareketle güncel
problemlerin çözümüne ışık tutulmaya çalışılacaktır.
A) ALTIN ve GÜMÜŞ
Kur'an'da insanların dünya malına olan aşırı düşkünlüğü
sürekli kınanır, zenginlerin ihtiyaç sahipleri için harcama yapması, infakta
bulunması istenir. Altın ve gümüş âdeta dünya malını simgelediği için bu
bağlamda sıkça zikredilmiştir.
Hz. Peygamber ve onu takip eden Hulefâ-yi Râşidîn ve Emevîler
devirlerinde piyasada tedavülde olan para, dirhem (gümüş) ve dinar (altın) adı
verilen paralar idi. Ayrıca külçe halinde altın ve gümüşler de ödemeler için
kullanılıyordu.
Bu itibarla altın-gümüş paradan zekât yükümlülüğü konusu; a)
mübâdele aracı olması bakımından nakit veya külçe altın ve gümüş, b) Altın ve
gümüşten yapılan ziynet eşyası, c) günümüzdeki paralar olmak üzere üç ayrı alt
başlıkta ele alınabilir.
a) Mübâdele Aracı Olması Bakımından Nakit veya Külçe Altın
ve Gümüş
Hadis kitaplarının ittifak halinde Ebû Saîd el-Hudrî'den
rivayet ettikleri bir hadiste Hz. Peygamber 5 ukiyeden (=200 dirhem) az olan
gümüşte zekât yükümlülüğünün olmadığını (Buhârî, 'Zekât', 32); ayrıca başka bir
rivayette de gerek para, gerekse külçe halindeki gümüşün 1/40 (% 2.5)
nisbetinde zekâta tâbi olduğunu bildirmiştir (Buhârî, 'Zekât', 38). Böylece Hz.
Peygamber tarafından gümüşün zekât nisabı 200 dirhem, nisbeti de 1/40 (% 2.5)
olarak tayin edilmiştir.
Gümüşün nisab ve nisbetlerini bildiren hadisler kadar meşhur
olmamakla birlikte hadis mecmualarında altının nisab ve nisbetini bildiren
hadisler de yer almaktadır. Hz. Ömer ve Hz. Ali'nin her 20 dinar altından 1/2
dinar zekât aldığı rivayet edilir (Ebû Ubeyd, el-Emvâl, nr. 1107, 1167).
Bu bilgi ve rivayetleri esas alan mezhep imamları gümüşün
zekât nisabının 200 dirhem, altının nisabının 20 miskal, her ikisinin de zekât
nisbetlerinin 1/40 (% 2.5) olduğunda görüş birliğine varmışlardır.
Dirhem ve dinarların bugünkü ölçülerle ağırlıkları:
Fıkıh ve tarih kitapları dirhem ve dinarların ağırlıklarının
arpa, buğday, hardal gibi hububatla tesbit edildiğini, altın para birimi
dinarla, miskalin eşit ağırlıkta olduklarını kaydederler. Ayrıca dirhemle dinar
arasında -her 7 dinarın 10 dirheme eşitliği gibi- aritmetik bir bağın bulunduğunu
bildirirler. Dirhem ve dinarın ağırlıklarının hububatla tesbiti, o dönemin
şartları açısından kolay ve pratik bir çözüm olmakla birlikte, bu durum ileriki
dönemlerde dirhem ve dinarın başka ölçü birimlerine dönüştürülmesi sırasında
ufak bazı farklılıkların çıkmasına sebep olmuştur.
200 dirhem gümüş ve 20 miskal altın için, Din İşleri Yüksek
Kurulu, nisabın esas alınmasında 20 miskal altının 80.18 gr, 200 dirhem gümüşün
ise 561.2 gram olmasını esas almıştır.
Altın ve gümüş bu nisab miktarına ulaşınca zekâta tâbi olur
ve 1/40 nisbetinin zekât olarak verilmesi gerekir. Altın ve gümüş de nisab
fazlası kısım için de zekât oranı, fakihlerin ağırlıklı görüşüne göre, aynıdır.
Altın ve gümüş nisabdan az ise nisabı tamamlamak için biri
diğerine ilâve edilir mi? Hanefîler'e göre ilâve edilmelidir. Şâfiîler ve
Hanbelîler ise aksi görüştedir.
b) Altın ve Gümüşten Yapılan Ziynet Eşyası
Altın ve gümüşten yapılan kadın ziynet eşyasının zekâta tâbi
olup olmayacağı sahâbe devrinden itibaren tartışma konusu olmuştur.
Hanefî mezhebine göre altın ve gümüşten yapılmış süs
eşyaları zekâta tâbidir. Meselâ altın ve gümüşten yapılmış bilezik, kolye,
gerdanlık gibi kadın süs eşyası nisaba ulaşır ve üzerinden bir sene geçerse, o
günkü altın fiyatları ile değeri bulunur ve 1/40 zekâtı verilir.
İmam Şâfiî, İmam Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'e göre ise mubah
olan kadın süs eşyası zekâta tâbi değildir. Ancak Şâfiîler'e göre kadın süs
eşyalarında israfa kaçarsa, meselâ 200 miskal ağırlığında ziynet eşyası bulundurursa
bunların zekâtını vermesi gerekir.
Kadın süs eşyasının zekâta tâbi olup olmaması hususunda iki
farklı görüş ileri süren fakihler, bu konu ile ilgili aşağıdaki hususlarda da
görüş birliğine varmışlardır:
Altın ve gümüş dışında, hangi maddeden olursa olsun bütün
süs eşyaları zekâta tâbi değildir.
Erkekler tarafından kullanılan veya dince kullanılması haram
sayılan altın-gümüş mâmulü bütün süs eşyası zekâta tâbidir.
c) Madenî ve Kâğıt Paraların Zekâtı
Tarihin ilk devirlerinde alışveriş trampa usulüyle, mal
malla değiştirilerek yapılıyordu. Daha sonra altın ve gümüş madeni, giderek de
altın ve gümüş paralar temel mübâdele aracı olarak yaygınlık kazandı. Son bir
iki yüzyıl içinde çeşitli sebepler sonucu bunlar da tedavülden kalkarak yerini
itibarî değere sahip madenî paralar, banknot ve kâğıt paralar aldı.
Mezhep imamları devrinde kâğıt para henüz kullanılmadığı
için klasik dönem fıkıh kitaplarında kâğıt paranın zekâtı ile ilgili açık bir
hükme rastlanmaması tabiidir. Altını temsil eden ve altın yerine ödemelerde
kullanılan para türünün (banknot) kullanıldığı devirde yaşayan fakihler, bu
paraları "karşılığı hemen ödenebilen borç senedi" olarak
değerlendirmiş ve borcunun dışında, üzerinden bir yıl geçmiş nisab miktarı,
yani 80.18 gram altın veya 561.2 gram gümüş karşılığı parası olanların bu
paranın 1/40'ını (% 2.5) zekât olarak vermeleri gerektiğini söylemişlerdir.
Kâğıt para giderek altına bağlı olmaktan çıkarılmış ve
tamamen mübadele aracı olmuştur. Günümüzde artık para denilince, kâğıt para
anlaşılmaktadır. Alışveriş onunla yapılmakta, işçi ücretleri, memur maaşları
onunla verilmekte, artık kâğıt para zenginlik ölçüsü kabul edilmektedir.
İhtiyaçların giderilmesi, kâr etme gibi ekonomik faaliyetlerde altın kuvvetinde
ve onun gibi görev yapmaktadır.
Bütün bunların anlamı, kâğıt paranın şer`î para olan altın
ve gümüşün mübâdele vasıtası olarak yapmış oldukları görevi yüklenmiş
olmasıdır. O halde, o parada da, altın ve gümüş parada olduğu gibi, fakir ve
yoksulların hakkı vardır ve bu hak zekât şeklinde ödenmelidir.
Madenî ve kâğıt paralar altın, gümüş ve ticaret malları
hükmündedir. Kendi başlarına veya altın-gümüş ve ticaret mallarıyla beraber
nisab miktarına ulaşınca sene sonunda 1/40'ını (% 2.5) zekât olarak vermek
gerekir.
B) TİCARET MALLARI
Kur'ân-ı Kerîm'de,"Ey iman edenler! Kazandıklarınızın
temizlerinden ve sizin için yerden çıkardıklarımızdan infak edin; göz yummadan
alamayacağınız âdi, bayağı şeyleri vermeye kalkmayın. Bilin ki Allah
müstağnidir, övülmeye lâyıktır" buyurulur (el-Bakara 2/267). Bu âyette
geçen "Kazandıklarınızın temizlerinden ... infak edin" anlamındaki
ibare fakihlerin çoğunluğu tarafından "ticarî yolla elde ettiğiniz
kazançtan zekât verin" şeklinde anlaşılmıştır.
Hadis kitaplarında Hz. Peygamber'in ashabına, ticaret
maksadıyla ellerinde bulundurdukları mallarından zekât ödemelerini emrettiği
rivayetleri vardır. Halifelerin uygulaması da bu yönde olmuş, ticaretle uğraşıp elinde nisab miktarı ticaret malı bulunan kimselerden,
o dönemlerden itibaren zekât alınagelmiştir.
İslâm bilginleri, her çeşit ticaret malının kural olarak
zekâta tâbi olacağında görüş birliğindedir. Ancak ticaret mallarında zekâtın
farz olması için aranan nisab şartının sene başında mı, sene sonunda mı, yoksa
bütün sene boyunca mı bulunması gerekeceği, zekât ödemesinin aynî mi nakdî mi
yapılacağı hususları aralarında tartışmalıdır.
Ticaret mallarının nisabının teorik olarak altın veya
gümüşün nisabına göre hesaplanacağı ve bu değerlerden noksan olan ticaret
malının zekâta tâbi olmayacağı söylenmiştir.
Şurası da bir gerçek ki; günümüzde altına göre gümüş çok
değer kaybetmiş, altın ve gümüş nisabı arasında büyük bir dengesizlik meydana
gelmiştir. Bu durum gerek paranın, gerekse ticaret mallarının nisabında altının
mı yoksa gümüşün mü esas alınması gerektiği tartışmasını gündeme getirmiştir.
Günümüz fıkıh bilginleri, altının asırlardır değerini koruduğunu dikkate alarak
para (banknot) ve ticaret mallarının nisabını tayinde altın nisabının esas
alınmasını uygun görmüşlerdir.
Hanefî fakihlerine göre, ticaret mallarının kıymeti sene
başında ve sene sonunda, yukarıda gösterilen altın veya gümüş nisablarının
altına düşmemelidir. Aksi halde bu mallarda zekât gerçekleşmez. Ticaret
mallarının kıymetlerinin sene içinde nisabın altına düşmesi zekâtın farz
olmasına mani değildir. Mâlikî ve Şâfiî fakihlerine göre, ticaret mallarında
nisab sadece sene sonunda aranır. Sene başı ve sene içinde nisabın düşmesi bu
mallarda zekâtın vücûbuna mani sayılmaz.
Ticaret mallarının sene sonunda kıymetleri maliyet
fiyatlarına göre tesbit edilir.
Ticarete konu olan her mal, şartları tahakkuk edince zekâta
tâbi olur. Bunları sayı ile sınırlamak mümkün değildir. Her çeşit giyim eşyası,
gıda maddeleri, inşaat malzemeleri ticaret niyeti ile elde bulundurulursa o
ticaret malıdır ve zekâta tâbidir.
Ticaret malları, sene içinde kendi cinsleri veya başka bir
malla değiştirilirse "üzerinden bir yıllık sürenin geçmesi" şartı
kesilmiş olmaz. Tüccar sene sonunda sahip olduğu mallarının değerini hesaplar,
buna mevcut parasını ve alacaklarını ilâve eder. Bulduğu
toplam değerin 1/40'ını (% 2.5) zekât olarak verir.
Hanefîler'e göre ticaret mallarının zekâtı hesap edilirken
borçlar çıkarılır. Şâfiîler'e göre ise borç zekâtı etkilemez. Mevcut malın
zekâtı - borç dikkate alınmadan- hesap edilip verilir.
Ticaret mallarının zekâtı Hanefîler'e göre mal olarak
verilebileceği gibi bu malın tutarı para olarak da ödenebilir. Şâfiîler'e göre,
hangi mal zekâta tâbi ise zekâtın o maldan çıkarılıp verilmesi gerekir. Bu
görüş ayrılığı mükellef için bir kolaylık teşkil etmekte olup, mükellef
durumuna göre bu iki şekilden birini tercih edebilir. Fakat gerek malın para
cinsinden değerini belirlerken, gerekse mal olarak ödeme yaparken ortalama
kalitenin altına düşmemeye özen göstermelidir.
C) TOPRAK ÜRÜNLERİ
Fakihler,"...sizin için yerden çıkardıklarımızdan infak
edin..." (el-Bakara 2/267) emrinin, topraktan çıkarılan ürünlerden zekât
veriniz anlamına geldiği görüşündedir. Ayrıca Müslümanlara "hasat günü
mahsullerinin haklarını vermeleri" de emredilmiştir (el-En`âm 8/141). Bu
âyette zikredilen "hak" teriminden zekât mı yoksa zekâttan ayrı bir
ödeme mi kastedildiği tartışma konusu olmakla birlikte fakihlerin çoğunluğu bu
âyette zikredilen "hak" tabirinin toprak ürünlerinden alınması
gereken zekât olduğunu söylemişlerdir.
Hz. Peygamber'in toprak ürünlerinin zekâtı ile ilgili aşağıdaki
şu hadisi hemen bütün hadis ve fıkıh kitaplarında zikredilir: "Yağmur ve
nehir sularıyla sulanan toprak mahsullerinde öşür (1/10), kova (el emeği) ile
sulananlarda nısf öşür (1/20) vardır" (Buhârî, 'Zekât', 55).
Bu hadis toprak mahsullerinden ne nisbette zekât alınacağını
göstermektedir. İşte bu nisbetten doğan ve onda bir anlamına gelen öşür (uşr)
terimi, "toprak ürünlerinden alınan zekât" anlamında kullanılmıştır.
İslâm âlimleri ziraî mahsullerin 1/10 yahut 1/20
nisbetlerinde zekâta tâbi olduğunda görüş birliğine varmışlardır. Ancak hangi
nevi toprak ürünleri zekâta tâbidir ve hangileri zekâta tâbi değildir? Bu sual
sahâbe devrinden itibaren farklı şekilde cevaplandırılmıştır.
Ebû Hanîfe'ye göre, bütün toprak ürünleri zekâta tâbidir.
Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre, toprak ürünlerinin zekâta tâbi olabilmeleri
için hububatta olduğu gibi bir sene -çürümeden- kalabilme özelliğine sahip
olmaları gerekir.
Hanefî fıkıh kitapları İmâm-ı Âzam'ın bütün toprak
ürünlerinin zekâta tâbi olduğu hususundaki görüşünü destekledikleri gibi,
çağdaş İslâm âlimleri de bu görüşü savunurlar.
İmam Mâlik ve Şâfiî'ye göre ise bir sene muhafaza edilebilen
gıda maddesi özelliğine sahip toprak ürünleri zekâta tâbidir. Şâfiîler meyveden
sadece hurma ve üzümün zekâta tâbi olduğu görüşündedir.
Hanefîler'e yakın bir görüşe sahip olan Ahmed b. Hanbel'e
göre ölçülebilen, kurutulabilen, dayanıklı olan gıda maddeleri ve insanoğlu
tarafından yetiştirilen bütün ürünler zekâta tâbidir. Ahmed b. Hanbel, zekâta
tâbi mallarda gıda maddesi olma şartını aramamaktadır. Buna göre pamuk, keten
gibi giyim eşyası yapılan maddeler de zekâta tâbidir.
Toprak mahsullerinin zekâta tâbi olabilmesi için -diğer
zekât mallarında olduğu gibi- belli bir nisaba ulaşması şart mıdır?
Fakihlerin çoğunluğu toprak mahsulleri zekâtında da nisabın
şart ve nisabın beş vesk (=653 kg.) olduğu, bu nisaba ulaşmayan ürünlerin
zekâta tâbi olmayacağı görüşündedir. Onlar bu görüşlerinde Hz. Peygamber'in
"Beş veskten az (üründe) zekât yoktur " anlamındaki hadisine istinat
ederler (Ebû Ubeyd, el-Emvâl, nr. 1422-1424).
Toprak ürünlerinde nisab şartını arayan fakihlere göre
buğday ve arpa kabuksuz olarak depo ediliyorsa miktarı 653 kilograma ulaşmadığı
sürece zekâta tâbi değildir. Bu ve bu miktarın üzerinde olanı ise zekâta tâbidir.
Eğer pirinç gibi kabuğu ile birlikte depo ediliyorsa, mal sahibi isterse nisabı
kabuksuz olarak 5 vesk, isterse kabuklu olarak 10 vesk hesap eder ve ona göre
zekâtını öder.
Ebû Hanîfe'ye göre ise toprak mahsullerinde nisab şartı
aranmaz. Ziraî ürünler ister az ister çok olsun zekâta tâbidir.
Zekât Nisbeti. Hemen bütün hadis ve fıkıh kitaplarının
kaydettiği Hz. Peygamber'in "Yağmur ve nehir sularıyla sulanan toprak
mahsullerinde öşür (1/10), kova (el emeği) ile sulananlarda
nısf öşür (1/20) vardır" (Buhârî, 'Zekât', 55) anlamındaki hadis, toprak
ürünlerinden ne nisbette zekât alınacağını göstermektedir.
Buna göre toprak ürünlerinin zekâtı toprağın sulama
tekniğine göre belirlenmektedir. Toprak emek sarfedilmeden yağmur, nehir, dere,
ırmak ve bunların kanalları ile sulanıyorsa zekât olarak mahsulün 1/10'u; kova,
dolap, motor veya ücretle alınan su ile sulanıyorsa 1/20'si verilecektir.
Eğer arazi hem yağmur veya nehir sularıyla hem de dolap vb.
gibi emekle elde edilen su ile sulanıyorsa, hangisi ile daha çok sulanmış ise
ona itibar edilir. Burada emek ve masrafla üretilen ziraî mahsulden daha düşük
vergi alındığı ve böylece vergilendirmede mükellefler arasında bir dengenin
sağlanmasına çalışıldığı söylenebilir.
Günümüzde arazinin sulama masrafından ziyade gübre, mazot ve
işçilik masraflarının önemli yekün tuttuğu göz önünde bulundurulursa, bu tür
masraflar yapılarak elde edilen ziraî mahsulün de emek ve masrafla sulanan
arazinin mahsulüne kıyaslanması daha uygun olur. "Sulama dışında kalan
girdilerin zekât matrahından düşülmesi, geri kalandan sulama usulüne göre zekât
verilmesi gerekir" diyen çağdaş âlimler de vardır.
Toprak ürünlerinin zekâtı (öşür), hububatta harman vaktinde,
meyvelerde ise toplandıktan sonra verilir.
Ziraî mahsullerin zekâtı sahiplerinin vefat etmeleri ile
düşmez, vârislerinden alınır. Aynı şekilde bu arazi vakfedilirse yine öşrü
sâkıt olmaz.
Hanefî mezhebine göre toprak ürünlerinin zekâta tâbi
olabilmeleri için üzerlerinden bir yılın geçmesi (havl) şart değildir. Bir sene
içinde kaç defa mahsul alınırsa her defasında zekât verilmesi gerekir.
Öşür yükümlülüğü için akıl ve bulûğ şartı aranmaz. Mal
sahibi çocuk veya akıl hastası ise velî ve vasîleri onlar adına zekâtlarını
vermekle mükelleftir.
Mal sahibi hiçbir karşılık beklemeden (meccânen) tarlasını
ekilmek üzere birine verse, çıkan mahsulün zekâtını bu şahıs öder. Arazi
ekilmek üzere belli bir ücretle kiralanmış ise zekât İmâm-ı
Âzam'a göre arazi sahibinden, Hanefîler'den Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed
(İmâmeyn) ile diğer üç mezhep imamına göre kiracıdan alınır.
Arazi, yarıcılık (müzâraa) usulü kiralanmış ise mahsul
vergisi İmâm-ı Âzam'a göre yine mal sahibinden alınır, İmâmeyn'e göre ise mal
sahibi ve kiracı, hisselerine düşen mahsulün zekâtlarını ayrı ayrı öderler.
Zekâta tâbi mahsûlât yetiştikten sonra satılırsa, zekâtı
arazi sahibinden, yetişmeden satılırsa satın alandan alınır.
Toprağın statüsü, bu toprağın mahsulünden alınacak zekât
veya verginin belirlenmesini yakından ilgilendirir. Şâfiî, Mâlikî ve
Hanbelîler'e göre öşür vergisinde toprağın statüsünün bir tesiri yoktur. Toprak
haracî olsa sahibi müslüman ise hem harac adı verilen vergiyi ve hem de çıkan
mahsulün zekâtını (öşür) verecektir.
Hanefîler'e göre ise toprak ürünlerinden zekât, öşür arazisi
için bahis konusudur. Toprağın öşür toprağı olması, ziraî mahsul zekâtının
vücûbunda şarttır. Hanefîler'e göre müslüman mükellef haraç toprağını ister
sahip ister mutasarrıf olarak eksin, sadece harac vergisi vermekle yükümlüdür,
harac ve öşür aynı topraktan birlikte tahsil edilmez.
Hanefî fıkıh kitaplarında Türkiye, Suriye, Mısır, Irak
topraklarının haracî olduğu, dolayısıyla öşre tâbi olmadığı zikredilmekle
birlikte, bu görüş onların aynı topraktan aynı sebeple iki ayrı verginin tahsil
edilemeyeceği prensibini benimsemiş olmasından kaynaklanmaktadır. Gerçekten de
aynı araziden ve aynı sebep altında iki farklı vergi tahsil etmek vergi adaleti
yönünden tartışmaya açık bir konudur. Bugün için bu topraklar müslümanların
mülkü olduğu ve -en azından ülkemiz itibariyle-harac vergisi alınmadığından,
Hanefî mezhebinin ilkelerine göre, farziyeti nasla sabit olan ziraî mahsul
zekâtı verilmelidir.
D) BAL ve DİĞER HAYVAN ÜRÜNLERİ
Fakihler, içinde yaşadıkları toplumların şart ve
telakkilerini göz önünde bulundurmuş, bu metotlarının bir devamı olarak arı
sahiplerinin elde ettiği balın zekâta tâbi tutulabilir bir zenginlik olup
olmadığında farklı görüşlere sahip olmuşlardır. Hanefî ve Hanbelî mezheplerinin
balı zekâta tâbi tutması, diğer iki mezhebin ise aksi
görüşte olması, esasen bundan kaynaklanır.
Balın zekât mallarından olduğu ve baldan 1/10 nisbetinde
zekât alınacağı görüşünü savunan Hanefî ve Hanbelî fakihleri, bu görüşlerini
konu ile ilgili Hz. Peygamber'den rivayet edilen hadislerle "Bal arı
tarafından bir toprak ürünü olan çiçek özlerinden elde edilir. Hububata zekât
farz olduğu gibi bala da farzdır" şeklindeki kıyasla delillendirirler.
Şâfiî ve Mâlikî mezhebi fakihleri ise bu konuda sahih bir haberin mevcut
olmadığını, balın süt gibi, bir hayvanın ürünü olduğunu, sütün zekâta tâbi
olmadığında görüş birliği bulunduğunu, aynı şekilde balın da zekâta tâbi
olmaması gerektiğini ileri sürerler.
Ebû Hanîfe, ziraî mahsullerin zekâtı bahsinde ele aldığımız
görüşüne uygun olarak balda da nisabın aranmayacağı, balın azından da çoğundan
da zekât verilmesi gerektiği görüşündedir.
E) MADENLER ve DENİZ MAHSULLERİ
"Sizin için yerden çıkardıklarımızdan infak
ediniz..." (el-Bakara 2/267) ifadesi ile genel olarak ziraî mahsullerden
zekât yükümlülüğüne işaret edilmiş olduğuna ve âyetteki "infak
ediniz" emrinin, fakihlerin çoğunluğu tarafından "zekâtını
veriniz" anlamında tefsir edildiğine yukarıda temas edilmişti. Allah Teâlâ
topraktan çeşitli mahsuller bitirdiği gibi, O'nun yarattığı çok çeşitli
madenler de yine topraktan çıkarılmaktadır. Bu sebeple, fakihler zikredilen
âyetin umumi anlamı gereğince madenlerde de ödenmesi gerekli bir hakkın
bulunduğunu düşünmüşlerdir.
Hz. Peygamber'in hadislerinde ve sahâbe uygulamasında yer
altında bulunan define ve madenlerin vergilendirildiğine dair çeşitli rivayet
ve bilgiler bulunur. Fıkıh literatüründe "rikâz" madenleri, diğer yer
altı zenginliklerini ve yer altında gömülü antika, hazine ve benzeri eşyayı
ifade eden geniş bir kapsama sahiptir. Bu itibarla konu rikâz, madenler, deniz
mahsulleri olmak üzere üçlü bir ayırım içinde ele alınabilir.
Rikâz
Rikâz terimi, maden, define ve hazine gibi kendiliğinden yer
altında bulunan veya insanlar tarafından yer altına gömülüp gizlenen her türlü kıymetli maden ve eşyayı ifade eder.
Hz. Peygamber'in "Rikâzda humus (1/5 nisbetinde vergi)
vardır" (Ebû Ubeyd, el-Emvâl, nr. 856-860) buyurduğu, Hz. Ömer'in Medine
dışında bulunan 1000 dinar altın paranın 200 dinarını devlet adına beytülmâle
aldığı, Hz. Ali'nin de madenleri rikâz diye isimlendirip, çıkarılan maden
parçalarından ve bulunan eski devirlere ait paralardan 1/5 nisbetinde vergi
aldığı rivayet edilir (Ebû Ubeyd, a.g.e, nr. 871, 874-875).
Rikâzla ilgili hadis ve sahâbe tatbikatını değerlendiren
fakihler, bu terimin kapsamı üzerinde görüş ayrılığına düşmüşlerdir.
İmam Şâfiî, İmam Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'e göre rikâz eski
devirlerde yer altına saklanan ve İslâmî devirde bulunan kıymetli eşya, hazine
ve definedir. Madenler rikâzın kapsamına girmez. Hatta İmam Şâfiî rikâzı sadece
Câhiliye devrinde gömülmüş olan altın ve gümüşe hasreder.
Hanefî fakihleri ise hem madenleri ve hem de eski devirlerde
yer altına gömülüp gizlenen her nevi kıymetli eşyayı rikâz mefhumu içinde
mütalaa ederler.
Rikâz; eski devirlerde yer altına gömülen veya herhangi bir
sebeple yer altında kalan kıymetli eşyayı ifade ettiğinde,
1- Mevât (işlenmemiş, sahipsiz) topraklarda veya sahibi
bilinmeyen topraklarda bulunmuş ise 1/5'i vergi olarak alınır, kalan 4/5'i
bulana verilir. Mülk arazide bulunmuş ise Hanefîler'e göre 4/5'i mülk sahibi
veya vârislerine ait olur. Bu eşyayı gayri müslim tebaadan biri veya çocuk da
bulsa durumda bir değişiklik olmaz.
2-Bulunan altın-gümüş ve kıymetli eşyanın İslâmî alâmet
(mühür, yazı gibi) taşıması halinde "lukata" hükümleri uygulanır. Bu
halde bulunan eşya bir sene müddetle -usulüne uygun- ilân edilir, sahibi
çıkmazsa beytülmâle teslim edilir.
3-Bu nevi bulunan eşyanın vergilendirilmesi için cumhura
göre nisab da aranmaz. İmam Şâfiî nisab şartını ileri sürmüştür.
4-Fakihler rikâzın 1/5 nisbetinde vergiye tâbi olabilmesi
için, bulunduktan sonra üzerinden bir sene geçmesinin şart olmadığında görüş
birliğindedir.
Rikâz ile ilgili hadislerde, alınan 1/5 nisbetindeki
verginin zekât verilecek kimselere mi, yoksa fey kapsamında düşünülüp zekâtın
dışında kalan muhtelif devlet giderleri için mi harcanacağı hususunda açıklık
yoktur. Bu sebeple fakihler rikâzın dağıtımı hususunda farklı görüşler ileri
sürmüşlerdir.
İmam Şâfiî rikâzdan alınan 1/5 nisbetindeki verginin zekât
verilecek kimselere sarfedileceğini, Ebû Hanîfe, -bir görüşe göre- İmam Mâlik
ve Ahmed b. Hanbel ise bu gelirin fey hükümlerine tâbi olup zekât dışında, kamu
hizmetlerine harcanacağını savunmuşlardır.
Rikâz, yer altına gömülmüş altın, gümüş, hazine yani kenz ve
define anlamına alındığında önemli bir devlet geliri sayılmamalıdır. Çünkü bu
çeşit hazine ve antik eşyanın bulunup çıkarılması sık sık rastlanan bir olay
değildir. Ancak, Hanefî fakihlerine göre madenler rikâz mefhumu içinde mütalaa
edildiğinden, rikâzın vergilendirmesi büyük önem taşımaktadır. Hemen aşağıda
izah edeceğimiz gibi, bu durumda hem kapsamı genişlemiş olacak ve hem de maden vergi
nisbetleri 1/5 olarak kabul edildiğinden devlet gelirleri içinde önemli bir
yekün tutacaktır.
b) Madenler
Arap yarımadasında İslâm'ın ilk devrinde maden işletmeciliği
ve ticareti pek gelişmemiş, bunun sonucu olarak maden vergi hukuku tatbikatı da
sınırlı sayıdaki uygulama örneğine münhasır kalmıştır. Bu sebepten dolayı da
müctehidler hangi nevi madenlerin zekâta tâbi olduğu, hangilerinin olmadığı
konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.
Hanefî fakihlerinden Serahsî (ö. 490/1090), maden vergi
hukuku yönünden önemli olan aşağıdaki taksim şeklini verir.
Yer altından çıkarılan madenler üç kısımdır:
Katı olup eritilebilen ve dökümü yapılabilen madenler;
altın, gümüş, demir, bakır gibi.
Eritilmeye elverişli olmayan katı madenler; mermer, kireç,
kömür gibi.
Sıvı olup katılaşmayan madenler; cıva, petrol gibi.
Ebû Hanîfe ve arkadaşlarına göre, katı olup eritilebilen ve
dökümü yapılabilen altın, gümüş, demir, bakır gibi madenler vergiye tâbidir.
Eritilmeye elverişli olmayan yakut, zümrüt, mermer, kireç gibi madenlerle, sıvı
olup katılaşmayan civa, petrol gibi madenlerden vergi alınmaz.
Şâfiî'ye göre, sadece altın ve gümüş madenleri zekâta
tâbidir, bunların dışında kalan madenler zekâta tâbi değildir.
Hanbelî fakihleri ise, altın ve gümüş ile diğer madenler
arasında herhangi bir fark gözetmemişler ve Bakara sûresinin 267. âyetinin
genel anlatımından hareket ederek, cinsi ne olursa olsun bütün madenlerin
zekâta tâbi olduğu görüşünü savunmuşlardır. Hanbelî mezhebine göre, yerden
çıkan bütün madenler zekâta tâbidir. Bu madenlerden ister altın, gümüş, demir,
bakır gibi eritilip dökümü yapılabilir cinsten olsun, ister yakut, zümrüt,
sürme gibi sert olup eritilemeyen madenler olsun, isterse zift, neft, petrol
gibi sıvı halde bulunan madenlerden olsun, bir ayırım gözetilmeksizin hepsinden
zekât alınır.
Günümüzde özellikle petrol gibi yer altı zenginlikleri
sadece şahıslar değil ülke ekonomileri açısından da büyük bir önem ve değer
taşımaya başlamıştır. Klasik dönem fakihlerinin madenlerin zekât veya vergiye
tâbi olup olmadığı konusundaki görüşleri, dönemlerinde bilinen ve elde edilen
madenlerin o günkü ekonomik değeriyle ve toplum için taşıdığı önemle yakından
bağlantılıdır. Zekâtı ve vergilendirmenin temelinde servetten pay alınıp
ihtiyaç sahipleri ve toplum yararına harcanması olduğuna, fakihler de daima bu
ilkeyi korumaya çalıştıklarına göre, onların madenlerin zekâtıyla ilgili
görüşlerinin günümüze aktarılması, bu ilke ve çerçeve dahilinde yapılmalıdır.
Bu itibarla Hanbelî mezhebinin görüşü doğrultusunda hareket edip, günümüzde
bütün madenlerin zekâta tâbi tutulması gerektiğini ifade etmek, diğer
mezheplerin görüşleriyle de esasta çelişmez. Bu anlayış zekâtın ruhuna daha
uygundur. 20 miskal altını olanı zekâta tâbi tutup milyarlarca dolarlık kazanç
elde eden maden ve petrol işletmecisini zekâttan muaf tutmak İslâm'ın daima
öngördüğü ve önem verdiği adalet ölçüsüyle bağdaşmasa gerektir.
Madenlerden alınacak zekâtın nisbeti konusu fakihler
arasında tartışmalıdır. Hanefî mezhebi fakihleri madenleri rikâz mefhumu içinde
mütalaa ettiklerinden, rikâzla ilgili hadise istinaden vergi nisbetinin 1/5 olacağı, İmam Şâfiî, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel ise madenlerden
1/40 (% 2.5) nisbetinde zekât alınacağı görüşünü benimsemişlerdir.
Madenlerin zekâta tâbi olabilmesi için belli bir nisaba
ulaşması ve üzerlerinden bir sene geçmiş olması şart mıdır?
Hanefî mezhebine göre madenlerde nisab aranmaz. Bulunan veya
işlenen maden az da olsa çok da olsa vergiye tâbidir. Çünkü maden rikâzdır.
Rikâzda da 1/5 nisbetinde alınması gerekli bir "hak" olduğu hadisle
belirtilmiştir. Buna göre sahipli arazide eritilebilen ve dökümü yapılabilen
altın, gümüş, demir, bakır gibi bir maden bulunursa devlet 1/5 nisbetinde
vergisini alır, kalanı yani 4/5'i o arazi sahibine verilir.
İmam Mâlik, İmam Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel'e göre ise
madenlerin zekâta tâbi olabilmeleri için nisab miktarına ulaşması gerekir. Bu
da hadislerle gösterilen altın ve gümüş nisabıdır. Madenler bu kıymetlere
ulaşmadıkça zekâta tâbi olmazlar.
Bütün fakihler madenlerin zekâta tâbi olabilmeleri için
üzerinden bir sene geçmesinin şart olmadığı görüşünde birleşmişlerdir.
Maden, sahibi bilinmeyen arazide veya devlete ait
topraklarda bulunursa yine devlet 1/5 payını alır, kalan 4/5'i bulana ait olur.
Hanefîler'e göre madenlerden alınan 1/5 nisbetindeki vergi
fey hükmüne tâbidir, dolayısıyla kamu yararına olmak üzere devlet giderleri
içinde sarfedilir.
Diğer mezhep imamlarına göre ise alınan vergi zekâttır ve
Tevbe sûresinin 60. âyetinde gösterilen zekât sarf yerlerine harcanır.
c) Deniz Ürünleri
Bu konuda Hz. Ömer'den bir uygulama örneği aktarılır: Hz.
Ömer Ya`lâ b. Ümeyye'yi deniz kıyılarına âmil olarak tayin eder. Ya`lâ deniz
kıyısında bulunan bir anber hakkında Hz. Ömer'den yazılı görüş ister. Hz. Ömer
de ashapla istişareden sonra şöyle görüş bildirir: "Şüphesiz anber,
Allah'ın nimetlerinden biridir. Anberde ve onun gibi denizden çıkarılan diğer
kıymetlerde 1/5 (nisbetinde vergi borcu) vardır" (Ebû Yûsuf, el-Harac, s.
76).
İslâm vergi hukukunun klasik dönemdeki önemli
müelliflerinden Ebû Ubeyd de Emevî Halifesi Ömer b. Abdülazîz'in Umman âmiline,
denizden çıkarılan balıkların değeri gümüş nisabına ulaşırsa, onlardan zekât
tahsil etmesini emrettiğini rivayet eder (el-Emvâl, nr. 888) ve adı geçen müctehid
halifenin denizden çıkarılan her türlü kıymetli eşyanın zekâta tâbi bulunması
görüşünde olduğunu bildirir.
Dönemlerinde denizden elde edilen ürünlerin önemli bir yekün
tutmadığı için olmalı, fakihler deniz mahsullerinin zekâta tâbi mallardan
olmadığı görüşündedirler. Ebû Yûsuf ise denizden çıkarılan inci, mercan gibi
kıymetli süs eşyaları ile anber gibi kokuların 1/5 oranında vergiye tâbi
tutulması gerektiğini ileri sürer.
F) HAYVANLAR
Kur'an'da hayvanların zekâta tâbi olduklarına açıkça temas
eden herhangi bir âyete rastlanmaz. Bununla beraber "Onların mallarından
sadaka (zekât) al..." (et-Tevbe 9/103) emrinin hayvanları da içine aldığı
düşünülebilir. Çünkü hayvanlar özellikle göçebe toplumlarda belki de en önemli
geçim ve zenginlik aracıdır. Çölde yaşayan Araplar arasında "mal"
kelimesinin hayvan anlamına kullanılması bu sebepledir.
Hz. Peygamber'in hadislerinde, diğer zekât malları gibi
hayvanlar da tafsilâtlı bir şekilde ele alınmıştır.
Kaynakların ittifakla haber verdiğine göre Hz. Peygamber
zekâta tâbi olan mallarla onların nisab ve nisbetlerini gösteren uzun bir vergi
tarifesi kaleme aldırmış, fakat onu gereken yerlere gönderemeden vefat
etmiştir. Bu vergi tarifesi Hz. Ebû Bekir ve Ömer devirlerinde uygulamaya
konmuştur (Buhârî, 'Zekât', 37).
Bu tarifnâme (mektup) ve konu ile ilgili diğer hadisler
birlikte değerlendirildiğinde, hayvanların zekâtı hususunda şu sonuçlara
varılır:
Hz. Peygamber sahâbe ve tâbiîn devirlerinde hayvanlardan
deve, sığır ve koyun zekâta tâbi tutulmuştur.
Devenin nisabı 5 deve, koyunun nisabı 40 koyun, sığırın
nisabı da 30 sığır olarak tesbit edilmiştir.
İslâm âlimleri ayrıca keçilerin koyun, mandaların da sığır
nisab ve nisbetleri içinde zekâta tâbi olacakları hususunda görüş
birliğindedir.
Hz. Peygamber'in mektubunda zekâta tâbi olacak koyunların
"sâime" olmaları gerektiği belirtilmiştir.
Sâime, senenin çoğunu meralarda otlayarak geçiren hayvanlara
denilmektedir. Bunun karşılığı olarak yemle beslenen hayvanlara
"ma'lûfe", ziraat, nakliyat gibi işlerde kullanılan hayvanlara da
"âmile" adı verilmektedir.
Buna göre zekâta tâbi hayvanların;
Senenin çoğunu otlaklarda otlayarak geçiren hayvanlar
olmaları, besi hayvanı olmamaları.
Ziraat, nakliyat vb. işlerde kullanılan (âmile) hayvanlardan
olmamaları gerekmektedir. Fakihlerin çoğunluğu, hayvanların zekâta tâbi
olabilmeleri için bu iki şartın aranmasında ittifak etmişlerdir. Ancak İmam
Mâlik bu konuda çoğunluğa muhalefet etmiş, ister sâime, ister besi, isterse
çalıştırılan hayvan olsun hepsinin zekâta tâbi olacağı görüşünü savunmuştur.
a) Develerin Zekâtı
İslâm'ın ilk devirlerinde hayvanlar içinde özellikle deve,
gerek Arap yarımadası sakinleri gerekse buraya komşu olan ülke halkları için
çok önemli bir hayvan idi. Etinden ve sütünden faydalanılır, taşımacılıkta
kullanılırdı. Bu itibarla gerek Hz. Peygamber zamanında, gerekse onu takip eden
devirde, İslâm ülkelerinin çeşitli bölgelerine gönderilen emirnâmelerde deve
daima liste başında yer almıştır.
Hz. Peygamber'in hadislerinde develerin zekât nisbetleri
şöyle gösterilmiştir (Buhârî, 'Zekât', 37-38):
5'ten 9'a kadar 1 adet koyun
10'dan 14'e " 2 " "
15'ten 19'a " 3 " "
25'ten 35'e " 1 " iki yaşında dişi deve 36'dan
45'e " 1 " üç yaşında dişi deve 46'dan 60'a " 1 " dört
yaşında dişi deve 61'den 75'e " 1 " beş yaşında dişi deve 76'dan 90'a
" 2 " üç yaşında dişi deve 91'den 120'ye " 2 " beş yaşında
dişi deve
Bu cetvel, Hz. Peygamber ve Hulefâ-yi Râşidîn'den gelen
uygulama örneklerine dayandığı için İslâm âlimleri arasında bu konuda bir görüş
farklılığı yoktur. Deve miktarının bundan fazla olması halinde zekâtın hangi
ölçü ve usule göre alınacağı konusunda fıkıh mezhepleri farklı yöntemler
belirlemişlerdir. Meselâ Hanefîler'e göre 121. deveden sonra tekrar baştan
başlanır ve ödenecek zekât ilkinde olduğu gibi hesap edilir.
b) Koyunların Zekâtı
Hz. Peygamber'in hadislerinde koyun nisbetleri ve bu
nisbetlerde ödenecek zekât miktarı aşağıdaki şekilde gösterilmiştir (Buhârî,
'Zekât', 38):
1'den 39'a kadar (zekâttan muaf)
40'tan 120'ye " 1 koyun
121'den 200'e " 2 "
200'den 399'a " 3 "
400'den 500'e " 4 "
c) Sığırların Zekâtı
Sâime olan sığırlarda zekât nisabı 30 sığır olup, bundan azı
için zekât gerekmez. 30 sığırdan 40 sığıra kadar, zekât olarak iki yaşına
basmış erkek veya dişi bir buzağı verilir. 40 sığırdan 60 sığıra kadar, üç
yaşına girmiş erkek veya dişi bir dana verilir. Tam 60 sığır olunca, birer
yaşını bitirmiş iki buzağı verilir. Sonra her otuz sığırda bir buzağı ve her 40
sığırda bir dana verilmek suretiyle hesap edilir.
Zekât verme bakımından sığır ile manda arasında fark yoktur
ve bunlar bir cins sayılır. Bir kimsenin 20 inek ve 10 mandası varsa, 30
sığırlık zekât nisabına sahip olmuş kabul edilir.
d) Atların Zekâtı
Hz. Peygamber'den "Sizi at ve kölenin zekâtından muaf
tuttum" ve "Müslümana kölesi ve atından dolayı zekât yoktur"
(Buhârî, 'Zekât', 45-46) anlamlarında iki hadis rivayet edilmesine rağmen, yine
Hz. Peygamber'in bu umumi hükümden "üreme amacıyla bulundurulan sâime
atları" istisna ettiğini gösteren ve bu sonuncuların zekâta tâbi olacağına
işaret eden hadisler de nakledilir.
Ebû Ubeyd bu konuda iki farklı rivayeti yan yana
zikretmiştir. Bunlardan birine göre Şam'dan bir grup müslüman Hz. Ömer'e
müracaat ederek atlarından zekât almasını istemişler, halife de sahâbeyle
istişareden sonra, bu isteği -Hz. Peygamber ve Ebû Bekir atlardan zekât
almadığı gerekçesi ile- reddetmiştir (Ebû Ubeyd, el-Emvâl, nr. 1364). Karşıt
anlamdaki öteki rivayete göre ise, Şamlılar Ebû Ubeyde b. Cerrâh'a atlarından
zekât alması için müracaatta bulunurlar; o da durumu Hz. Ömer'e bildirip
halifeden konu ile ilgili yazılı görüş beyan etmesini ister. Hz. Ömer Ebû
Ubeyde'ye yazdığı cevabî mektubunda "atlardan zekât vermek istiyorlarsa,
bu zekâtı almasını ve onların fakirlerine dağıtmasını" bildirir (Ebû
Ubeyd, el-Emvâl, nr. 1365).
Atlarda zekât tahakkuk edip etmeyeceği konusunda gerek Hz.
Peygamber, gerekse Hz. Ömer'den rivayet edilen hadislerden, Hz. Peygamber
devrinde Medine ve civarında atların deve kadar çok bulunmadığı, müslümanların
atı sadece savaşlarda kullanmak için yetiştirdikleri, ayrıca ileride satıp para
kazanmak maksadıyla topluca at besleme âdetinin henüz yerleşmemiş olduğu
anlaşılıyor. Nitekim Hz. Ömer Şam'dan gelen bir grup müslümanın, atlarından
zekât alması için yaptıkları teklifi -Hz. Peygamber ve Ebû Bekir zamanlarında
benzer tatbikat olmadığı gerekçesi ile- önce reddetmiş, sonra olumlu
karşılamış, daha sonra da, atların tamamen ticarî gayelerle nesilleri elde
edilmek için yetiştirildiklerini görünce, bu hayvanlardan zekât tahsili
cihetine gitmiştir.
Fakihlerin çoğunluğu, Hz. Peygamber'in "atların
zekâttan istisna edildiğini" bildiren hadislerini esas alıp, bütün atların
zekât istisnası olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Ebû Hanîfe ve öğrencisi
Züfer'e göre ise, "nesli elde edilip ileride satılmak maksadıyla, erkeği
dişisi karışık bir halde yaşayan, senenin çoğunu otlaklarda otlayarak geçiren
(sâime) atlar ya at başı 1 dinar veya paraya göre kıymetlendirilerek, bu değeri
üzerinden 1/40 (% 2.5) nisbetinde zekâta tâbi tutulur."
Burada şunu belirtmeliyiz ki, İslâm fakihleri binek hayvanı
olan, nakliyatta kullanılan, savaş için yetiştirilen ve senenin çoğunu
besihanelerde beslenerek geçiren atların zekâttan istisna edileceğinde görüş
birliğine vardıkları gibi, -zâhirî hukukçuları müstesnâ- ticarete konu olan
bütün atların zekâta da mevzu olacağında ittifak etmişlerdir.
O halde zekâta mevzu olup olmayacağı münakaşa konusu olan
at, sadece nesli elde edilmek maksadıyla, erkeği dişisi karışık bir halde
bulundurulan ve senenin çoğunu otlaklarda otlayarak geçiren (sâime) atlardır. Kanaatimize
göre fakihler arasında bu konuda ortaya çıkan ihtilâfın sebebi, Hz. Peygamber
zamanında bu hususta herhangi bir tatbikatın görülmemesidir. Yukarıda da
belirtildiği gibi, Hz. Peygamber zamanında Arap yarımadasında nesli elde
edilmek ve nemâlandırmak maksadıyla, erkeği, dişisi bir arada at yetiştirme
geleneği henüz yerleşmemiş vaziyetteydi. O devirde atların özellikle savaşlarda
kullanılmak için yetiştirildiği bilinmektedir. Ancak Hz. Ömer devrinde
zikredilen maksatla at yetiştirilmeye başlanınca bu hayvanlar üzerinde de zekât
tatbikatı başlamıştır.
Hayvanların zekâta tâbi tutulması konusunda Hz. Peygamber'in
sünnetinde, sahâbenin tatbikatında görülen örnekler ve bu rivayetler etrafında
oluşan klasik fıkıh doktrini dikkatlice incelendiğinde, hayvanlardan zekât
alınması hususunda o toplumun şartlarına göre ortalama bir zenginlik sınırının
belirlendiği, bunun üzerindeki zenginliğin zekâta tâbi tutulduğu görülür. Deve,
sığır ve koyunlardaki zekât alt sınırının o günkü şartlar içinde belli bir
ekonomik seviyeyi temsil ettiği ve birbirlerine denk bir değer taşıdığı
söylenebilir. Arazinin yağmur suyuyla veya emekle sulanmasına göre zekât
oranlarında bir ayırım yapıldığı gibi, evde beslenen hayvanların değil de mera
ve yayla hayvanlarının zekâta tâbi tutulduğu görülür. Evde
ailenen ihtiyacı için beslenen hayvanların zekâttan muaf tutulması, temel
ihtiyaç maddelerinin zekât matrahı dışında bırakılması ilkesinin bir diğer
ifadesidir. Ticaret amacıyla beslenen hayvanların ise ticaret mallarının
hükmüne tâbi olacağı açıktır.
Hayvanların zekâtı ile ilgili bu hükümler konulurken de o
toplumdaki yaygın ve bilinen hayvan türlerinin esas alındığı ve onlar üzerinden
örneklendirme yapıldığı gözden uzak tutulmamalıdır. Günümüzde üretimi yapılan
ve sürüler halinde beslenen diğer hayvan türlerinin bu ölçüler içinde zekâtının
verilmesi gerekir.
SINAÎ SERVET, YATIRIM ve ÜRETİM ve ARAÇLARI
Hz. Peygamber tarafından üzerlerinden zekât alınan mallar
incelendiğinde, bu malların nâmî (artıcı, gelir getirici) vasıfta oldukları
görülür. Zekâta tâbi mallarda aranan bir şart da o malın kişinin aslî ve zarurî
ihtiyaçlarının dışında olmasıdır. Buna havâic-i asliyyeden fazla mal
denmektedir. Hz. Peygamber zekâtın varlıktan verileceğini buyurmuş (Buhârî,
'Zekât', 18) ashabına, önce aile fertlerine, sonra başkalarına infak etmelerini
tenbihlemiştir (Buhârî, 'Zekât', 19).
Zekâta tâbi malların iki temel özelliğini böylece tesbit
ettikten sonra, bu bilgilerin ışığında gelir getirici bina, nakil vasıtaları
gibi malların, sanayi sektöründeki üretim makinelerinin zekâtı konusunu tetkik
edebiliriz.
Bilindiği gibi sanayi inkılâbı ve onu takip eden sosyal ve
teknik gelişmelerden sonra atölyeler, fabrika ve işletmeler gibi yeni mallar
ortaya çıkmıştır. Bunlar üretimde kullanılmak suretiyle birer gelir kaynağı
olmakta, dolayısıyla nâmî vasfa sahip bulunmaktadır. Bu malları aslî
ihtiyaçtan, meslekî alet ve takım tezgâhı cinsinden saymak mümkün değildir.
Böyle olunca, mezhep müctehidleri devrinde bulunmadığı için klasik kaynaklarda
haklarında açıklama yer almayan bu yeni gelir getirici malların zekâta tâbi
olacağı açıktır. Çağımız İslâm âlimleri de gelir getirici bu yeni malların
zekâta tâbi olduğunda görüş birliğine varmış, ancak bunlardan nasıl ve ne
nisbette zekât alınacağı konusunda farklı görüş ve usuller ileri sürmüşlerdir.
Fakihler zekât mallarını konu alan nassların taabbüdî
olmayıp muallel, yani hükmün dayandığı vasfın bilinebilir olduğunda görüş
birliğindedir. Onlar Hz. Peygamber'in zekât tahsil ettiği mallarda zekâtın
farziyetine "illet" teşkil eden vasfın nemâ olduğunda ittifak
etmişlerdir. Fakihler teşrîin hikmetini ve zekâtın gayesini de dikkate alarak
aynı müşterek illete, yani artıcı olma (nemâ) özelliğine sahip başka malları da
zekâta tâbi tutmuşlardır. Ayrıca fakihler, kişinin temel ihtiyaç maddelerinden
olan marangoz, demirci gibi zenaat erbabının el aletlerini, takım ve
tezgâhlarını, oturulan evleri zekâttan muaf kabul etmişlerdir.
Bu gelişmelerden sonra, yukarıdaki nâmî olma özelliği
dikkate alınarak şöyle bir ayırım ortaya çıkmıştır:
İnsanın temel ihtiyaçlarından sayılan mesken, sanatkârların
ev aletleri, zekâta tâbi değildir.
Artıcı (nâmî) özellikte olan, gelir elde etmek için edinilen
mallar, bunlar zekâta tâbidir.
Hem temel ihtiyaçlardan sayılan ve hem de artıcı özelliğe
sahip olan kadınların süs eşyası, çalıştırılan hayvanlar gibi mallara gelince,
fakihler bu nevi malın zekâta tâbi olup olmayacağında ihtilâf etmişlerdir.
Onları artıcı vasıfta görenler zekâta tâbi kılmışlar, tabii ihtiyaçtan kabul
edenler zekâttan muaf tutmuşlardır.
Zekât mallarının, yukarıda zikredilen üçlü taksimi ve bu
ayırıma göre zekât uygulaması, fıkhın tedvin devrinde artıcı, gelir getirici
olarak tanınmayan, fakat günümüzde üretken ve gelir kaynağı olma özelliği
kazanan malların zekâta tâbi mallar grubuna katılmasını zorunlu hale
getirmiştir.
Sanayide kullanılan makineler gelir getiricidir, nâmî mal
sayılır. Bu makineler marangozun, demircinin kullandığı el aletlerine kıyas
edilemez. Çünkü marangoz ve demirci bizzat kendileri el aletleri, takım ve
tezgâhları ile çalışarak üretim sağlarlar. Müctehid imamlar sanatkârların
aletlerini - haklı olarak- zekâttan muaf tutmuşlardır. Çünkü sanatkârların
geçimi için bu aletlere ihtiyaçları vardır.
Yukarıda bir kısmı belirtilen bu ve benzeri gerekçelerden
hareket eden İslâm hukukçuları, sanayi sektöründeki yatırımların hangi usul ve
ölçüye göre zekâta tâbi tutulacağı konusunda iki gruba
ayrılmışlardır.
Çağımız İslâm hukukçularından bir gruba göre, sanayi
makineleri ve benzeri mallara yüklenecek zekâtın nisbeti, bu mallar ziraî araziye,
gelirleri de arazi mahsullerine kıyasla belirlenir. Zekât bu mallardan değil
gelirlerinden alınır. Böyle olunca da zekât nisbetinin, safî gelirden % 10 veya
gayri safî gelirden % 5 olması gerekir. Muasır müslüman yazarlar nezdinde,
üretim aracı makine ve fabrikaların gelirlerinin % 10 veya % 5 nisbetlerinde
zekâta tâbi tutulması görüşü, uygulama kolaylığı yönü de dikkate alınarak, bir
hayli ağırlık kazanmıştır.
Asrımız İslâm âlimleri arasında bu konuda benimsenen ikinci
görüş, fabrika gelirlerinin, gelir sahibinin elindeki para ve ticaret mallarına
kıyaslanarak % 2.5 oranında zekâta tâbi tutulması şeklindedir. Ancak bu grupta
yer alan görüşler arasında da ayrıntıda bazı farklılıklar bulunmaktadır.
1965'te Kahire'de ve 1984'te Küveyt'te akdedilen konferans
kararlarında sınaî makinelerin safî gelirlerinden % 2.5 oranında zekât alınması
tavsiye edilmiştir.
Çoğunluğunu çağdaş Mısırlı âlimlerin oluşturduğu bir grup
ise, sanayi sektöründe dönen sermaye + gelirin % 2.5 oranında zekâta tâbi
olması gerektiğini savunmuşlardır. Diğer bir ifadeyle, sanayi sektöründeki
üretim makinelerinin ve diğer duran sermayenin dışında her türlü giderlerin
maliyet hesapları yapılarak dönen sermayenin ve kârın % 2.5 oranında zekâtının
verilmesidir.
Bu görüş sahipleri şu gerekçelerden hareket etmektedirler:
Sanayi sektöründeki üretim makineleri ile ziraî araziler
birbirine kıyas edilemeyecek derecede farklı olduğu için, sanayi gelirlerini
-arazi mahsullerine kıyasla- % 10 veya % 5 zekâta tâbi tutmak uygun olmaz.
Sanayi makineleri, topraktan farklı olarak çalıştıkça eskir, yıpranır, kısa
aralıklarla parçalarını değiştirmek zorunluluğu ortaya çıkar. Günümüzün hızla
gelişen teknolojisi bu makinelerin tamamen yenilenmesini de zorunlu kılar. Yeni
yeni ortaya çıkan makineler daha az masraf ve iş gücü ile daha çok üretim
yapabilme kapasitesine sahip olunca -piyasada tutunabilmek için- eskileri
değiştirmek zaruret haline gelebilir. Yıllık amortisman bedelinin
matrahtan düşülmesi de, onun toprağa kıyas edilemeyeceğini gösterir. Bugün
aşağıda açıklayacağımız, bir kanunun tanıdığı amortisman bedeli vardır, bir de
makinenin belli bir kapasitede çalışması şartı ile, tahmin edilen yıpranma payı
vardır. Bu ikisine de âniden zuhur eden yanma, bozulma ve yepyeni bir makine
ile değiştirme zaruretinin ortaya çıkması dahil değildir. Ayrıca sanayi
yatırımlarını hem zekâttan muaf tutuyoruz, hem de ikinci kere tekrar makine
satın almak için ihtiyat payı ayırıyoruz.
Toprak mahsulleri, zekât açısından, diğer kâr ve kazançlara
benzemez. Toprak ürününün zekâtı hasat zamanı bir kez verildi mi ticaret malı
olmadıkça, yıllarca ambarda da kalsa artık bir daha zekâtı verilmez. Sanayide
sektöre göre yılda 10-15 kere imalât yapan işletmeler vardır. Bu kıyasa göre
her imalât için zekât ödemek gerekecektir.
İslâm tarihinde evlerin, hanların, hamamların ve hayvanların
kiraya verilip elde edilen gelirden zekât verildiğinin örnekleri vardır. Ahmed
b. Hanbel'in bizzat kendi evini kiraya verip, kira gelirinin zekâtını verdiği
nakledilir.
Günümüzde sanayi sektör yatırımlarını, ticarî yatırım ve
faaliyetlere kıyas etmek daha uygun görünmektedir. Günümüzde sanayi sektörü
-ticarî yön daima ağır basarak- ticaret sektörüyle iç içe yürümekte, üretilen
malların en iyi şartlarda pazarlanabilmesi için tanıtım, reklam, paketleme,
ambalaj gibi faaliyetlere gelirden büyük paylar ayrılmaktadır. Bunlar hep
ticarî faaliyetlerdir. Sanayi sektörünü araziye benzetmek doğru sonuçlar
vermez.
Bu görüş sahipleri netice itibariyle, sanayi sektöründeki
faaliyetleri ticarî faaliyetlere kıyas ederler ve klasik zekât uygulamasındaki
yerleşik kurallar dikkate alınarak borçlar, malzeme, işçilik, üretim,
pazarlama, yönetim, finansman vb. giderlerin maliyet hesapları yapılıp
çıkarıldıktan sonra duran varlıkların zekâttan muaf olduğunu, dönen varlıkların
ise net kâr ile birlikte % 2.5 oranında zekâta tâbi olacağını ifade ederler.
BİNA ve NAKİL VASITALARI GİBİ GELİR GETİREN MALLAR
Klasik dönem fıkıh kaynaklarında, oturulan evlerin ve binek
hayvanlarının insanın temel ihtiyaçlarından sayıldığını ve bunların zekâttan
muaf tutulduğunu biliyoruz. Gerçekten insanın çoluk çocuğu ile sığındığı ev
veya apartman, şahsî işi için kullandığı nakil aracı temel ihtiyaçlardandır ve
bunlar artıcılık özelliğine de sahip değildir. Oysa bugün kiraya verilen büyük
binalar, daireler, dükkânlar, düğün salonları ile kara, hava, deniz
taşımacılığında kullanılan nakil araçlarından elde edilen gelirler, dünden
farklı olarak günümüzde yaygın ve önemli gelir kaynakları haline gelmişlerdir.
Bugün artık, temel ihtiyacın dışında, gelir elde etmek için edinilen büyük
binalarla, kâr amacı ile işletilen nakil vasıtalarında zekâtın vücûb sebebi
olan artıcılık vasfı tahakkuk ettiğinden konu muasır fıkıh yazarları tarafından
ele alınarak tartışılmıştır.
Bugün dünden farklı olarak yatırım amacı ile büyük binalar
yapılmakta ve nakliye vasıtaları kullanılmaktadır. Bunlardan elde edilen
gelirler arazi ürünlerinden elde edilen gelirlerden çok fazladır.
Değişen şartlar muvacehesinde bu yeni gelir kaynaklarına
zekât konması gerekir. Toprağını işletmek üzere kiraya verenle, bina veya nakil
vasıtalarından gelir elde eden arasında esasta bir fark yoktur. Ziraî araziye
zekât yükleyip gelir getiren bina ve vasıtaları bu yükümlülük dışında tutmak
zekât mantığı açısından âdil bir davranış olmaz; ziraî arazi sahiplerine
haksızlık edilmiş olur. Ayrıca bu durumun insanları ziraî arazi sahibi olma
yerine bina ve nakil vasıtası edinmeye teşvik edeceği ve bunun sağlıksız bir
gelişme olacağı da ortadadır.
Muasır müelliflerin çoğu bu çeşit yeni gelir kaynaklarının
zekâta tâbi olacağında ittifak etmekle birlikte bu mallardan hangi statüye göre
ve ne nisbette zekât alınacağı hususunda farklı görüş ileri sürerler.
Müelliflerin konu ile ilgili görüşlerini iki grupta
özetlemek mümkündür:
Akarların yanlızca gelirleri zekâta tâbidir. Bu zekât da
elde edilen gelir nisaba ulaşır ve üzerinden bir kamerî yıl geçince % 2.5
nisbetinde tahsil edilir. Bu görüşün gerekçeleri şunlardır:
İmam Mâlik'ten ev kiralarının alındıktan sonra üzerinden bir
kamerî yıl geçmedikçe zekâta tâbi olmayacağı husususunda bir rivayet vardır.
Ahmed b. Hanbel'den de bu konuda iki farklı görüş nakledilmiştir.
Bunlardan biri, kira gelirinin üzerinden bir yıl geçince
zekât tahakkuk edeceği yönünde, diğeri ise, ziraî ürünlerde olduğu gibi,
kiranın tahsil edildiği anda zekâtın tahakkuk edeceği şeklindedir. Ömer Nasuhi
Bilmen de, yanlız kira bedellerini almak üzere elde bulunan evlerden,
dükkânlardan vesair akarlardan, nakil vasıtalarından zekât lâzım gelmediği,
bunların kiralarından, nisab miktarı olup üzerlerinden tam bir sene geçtiği
takdirde zekât verileceği görüşündedir.
Çağdaş âlimlerden, gelir getiren bina ve benzerlerinin bu
gelirlerinin, "el-mâlü'l-müstefâd"a benzetilerek üzerlerinden yıl
geçmeden zekâtlarının ödenmesi gerektiğini savunanların bulunduğunu da belirtmek
gerekir.
İslâm Konferansı Teşkilâtı'na bağlı İslâm Fıkıh
Akademisi'nin 1985 tarihli ikinci dönem toplantısında alınan karar ise
şöyledir: Kiraya verilmiş arazi ve taşınmazların mülk değeri üzerinden zekât
vermek gerekmez. Bunların yıllık gelirinden nisab miktarını bulması ve diğer
şartların da gerçekleşmesi halinde, yıl sonunda % 2.5 oranında zekât verilir.
Gelir getiren bina, vasıta ve benzerini ziraî araziye kıyas
edip bunların safî gelirlerinden % 10 veya gayri sâfiden % 5 nisbetinde zekât
alınır.
Hz. Peygamber ve sahâbe dönemindeki zekât uygulaması içerik
ve amaç yönüyle incelendiğinde, ev, dükkân gibi taşınmazların ve nakil
araçlarının kira gelirinin, arazi ürünlerine kıyas edilmesi tutarlı
görünmektedir. Bu durumda mal sahibinin yıllık kira geliri, kiralanan için
yapmakta olduğu mûtat harcamalar ve yıllık temel ihtiyaçları karşılığı
çıktıktan sonra nisab miktarını bulmakta ise, bu miktarın % 10'u zekât olarak
aydan aya ödenir. Yılın dolması veya üzerinden bir yılın geçmesi beklenmez.
Ancak Din İşleri Yüksek Kurulu, kira gelirlerinden %10 değil de %2,5 oranında
zekat verilmesi yönünde görüş belirtmektedir.
MAAŞ, ÜCRET ve SERBEST MESLEK KAZANÇLARI
Dar anlamda maaş bir hizmet mukabilinde çalışan kimseye
verilen aylık ücrettir. Ücret de emeğin ve hizmetin fiyatına, satış bedeline
denir. Serbest meslek kazançları da geçici veya devamlı olarak her türlü
serbest meslek faaliyetlerinden doğan kazançlardır.
Memur maaşları, işçi ücretleri, doktor, mühendis, avukat,
terzi, berber gibi serbest meslek sahiplerinin kazançlarının zekâtı konusunda
iki görüş vardır.
Klasik kaynaklardaki bilgileri değerlendiren ve onlardan
hareketle bazı sonuçlara ulaşan çağımızdaki bilginlerin bir kısmına göre,
ücretlilerin ve serbest meslek sahiplerinin gelirlerinin toplamı nisaba ulaşır
ve üzerinden bir yıl geçerse, ihtiyaçlar giderilip borçlar düşüldükten sonra %
2.5'u zekât olarak verilir.
Bu görüş sahipleri bir malın zekâta tâbi olabilmesi için
üzerinden bir kamerî yılın geçmiş olması gerektiği noktasından hareket ederler.
Ebû Ubeyd, Hz. Ebû Bekir'in devlet gelirlerinden hak
sahiplerine atâ adıyla maaş (veya devlet gelirlerinden pay) verirken onlara
üzerinden bir sene geçen malları olup olmadığını sorduğunu, mükellefler müsbet
cevap verirlerse, dağıttığı maaştan, o malların zekâtını aldığını, Hz. Osman'ın
da aynı uygulamada bulunduğunu, Hz. Ali'nin "Kişinin yeni kazandığı
malının üzerinden bir sene geçmedikçe, o malda zekât tahakkuk etmez"
dediğini, Abdullah b. Mes`ûd'un da aynı anlamda fetva vermiş olduğunu rivayet
eder (el-Emvâl, nr. 1122, 1125-1129).
Bu rivayetleri değerlendiren Ebû Ubeyd, Hulefâ-yi Râşidîn'in
devlet gelirlerinden hak sahiplerine dağıttıkları atâdan hemen zekât tahsil
etmediklerini, fakat onların zekât tahakkuk eden diğer mallarının zekât
borçlarını, bu tahsisattan kesmiş olduklarını söyler (el-Emvâl, nr. 564).
İkinci grup bilginler ise, bu tür gelirlerin zekâta tâbi
tutulması için bir senelik sürenin geçmesini gereksiz görürler. Onlara göre,
maaş, ücret ve serbest meslek kazançları kaynaklarda zikri geçen mâl-i müstefâd
yani miras, bağış, mükâfat gibi yollardan gelen gelirlere benzerler.
Diğer taraftan, kaynaklarda İbn Abbas, Muâviye ve Ömer b.
Abdülazîz'in yeni kazanılan maldan, sene geçme şartı aramadan zekât tahsil
ettikleri rivayet edilir (el-Emvâl, nr. 1132-1133).
Ebû Ubeyd'e göre İbn Abbas'ın konu ile ilgili fetvasında
kastedilen toprak mahsulleridir. Yani sene geçmeden zekâtı verilecek olan
toprak mahsulleri zekâtıdır ki "hasat zamanı" ödenir. Medineliler
arazi mahsulüne "emvâl" adını verirler.
İbn Rüşd'ün de işaret ettiği gibi mâl-i müstefâdın yani
miras, bağış, mükâfat gibi gelirlerin kazanıldığı anda zekâtının ödenip
ödenmeyeceği hakkında Hz. Peygamber ve sahâbeden açık bir rivayetin bulunmadığı
doğrudur. Bu sebeple de birinci grup fakihler klasik çizgiyi takip ederek
altın, gümüş, ticaret malları ve hayvanlardan zekât alınmasında ölçü olan
"malın üzerinden bir yıl geçmesi" şartını maaş, ücret, serbest meslek
kazançları için de geçerli saymışlardır.
Eski dönemlere oranla ekonomik şartların bir hayli değiştiği,
enflasyonun âdeta kaçınılmaz olduğu ve tüketimin giderek arttığı günümüz
toplumlarında işçi, memur ve serbest meslek sahiplerinin zekât vermesi için
ihtiyaç fazlası gelirlerinin üzerinden bir yılın geçmesi gerektiğini söylemek
fazla gerçekçi değildir. Belki daha uygun olan, bu tür düzenli geliri olan
kimselerin aslî ve temel giderlerini, bu amaçlı tasarruf ve borçlarını
düştükten sonra, arta kalan gelir yıl sonu itibariyle toplandığında nisab
miktarına ulaşıyorsa, yılın tamamlanmasını beklemeden aylık gelirinden düzenli
olarak % 2.5 oranında zekât vermesidir. Aslî ve temel giderler, yukarıda izah
edilen havâic-i asliyye çerçevesine giren hususlardır. Din İşleri Yüksek
Kurulu, maaş ve benzeri standart gelirlerin, diğer gelirlere katılarak nisap
miktarının üzerinden bir yıl geçtikten sonra zekat verilmesi gerektiği
görüşündedir.
J) HİSSE SENEDİ
Hisse senedi bir anonim şirketin sermayesinin birbirine eşit
paylarından bir parçasını temsil eden ve kanunî şekil şartlarına uygun olarak
düzenlenen hukuken kıymetli evrak hükmünde bir belgedir. Tahvil gibi bir borç
senedi değil, bir ortaklık ve mülkiyet senedidir. Şirket yaşadığı ve kâr ettiği
müddetçe sahibine gelir getirir. Hisse senedinin sahibine sağladığı bu gelire
temettu (kâr payı) denir.
Hisse senetleri tedavül kabiliyetlerine, şirket kârına,
iştiraklerine ve sermayeyi temsil edip etmediklerine göre muhtelif nevilere
ayrılır.
Hisse senetlerinin üç türlü değeri vardır:
Nominal değer: Hisse senedinin üzerinde yazılı değerdir.
Bazı ülkelerde hisse senetleri nominal değer taşımaz. İlk defa piyasaya çıkarılırken ihraç eden kuruluşun, arz ve talebi göz önünde
bulundurularak kararlaştırdığı bir ihraç fiyatı ile satışa sunulurlar.
İhraç değeri: Hisse senetlerinin nominal değerin altında
veya üstünde bir değerle ihraç edilmesidir. İhraç edilen bir hisse senedinin bu
değerde kalıp kalmayacağını zamanla piyasa şartları tayin edecektir.
Piyasa değeri: Piyasada arz ve talebin oluşturduğu değerdir.
Hisse senedi bir ticarî işletmenin tümünün (arsası,
binaları, fabrikası, makineleri, demirbaşı, parası, borç ve alacakları, diğer
işletmelerdeki iştirak payları, ihtirâ ve patentleri dahil olmak üzere) bütün
maddî ve mânevî varlığının belli bir parçasını temsil eden bir mülkiyet
senedidir. Bir şirketin hisse senedini alan kimse, o işletmenin aktif ve
pasifindeki her şeye ortak olur.
Bu husus kapalı şirketlerden halka açık şirketlere doğru
gidildikçe derece derece farklılık gösterir. Beş altı ortaklı bir aile anonim
şirketinde ortaklar hisse senetlerinin kendilerine tanıdığı tüm hakların
bilinci içindedir. Fakat şirket halka açıldıkça ve büyüyüp ortak sayısı
arttıkça, hisse senetleri temsil ettikleri haklardan ayrı bir kişilik kazanmaya
başlar. Hisse senedi hamilleri hisse senetlerini uzun vadeli yatırım yapmak
için bile almış olsalar, artık hisse senetleri onlar için bir işletmenin aktif
ve pasifindeki tüm varlıkları ve hakları temsil eden bir belge olmaktan çıkar,
bizzat kendisi bir mal haline gelmeye başlar. Eğer portföy sahibi devamlı bir
yatırım için değil de, zaman içindeki değer artışlarından yararlanmak amacıyla
yatırım yapmışsa, hisse senetleri iyiden iyiye bir mal haline gelir, artık
onların neyi ve hangi hakları temsil ettiği düşünülmez.
Günlük hayatta aslî para olmamakla birlikte hisse senedi,
tahvil vb. aktif unsurların para gibi tedavül etmesi, muasır İslâm âlimlerini
meşgul etmiştir.
Bu konuda l952 yılında Şam'da yapılan bir toplantıda
âlimler; türü ne olursa olsun ve ne maksatla elde bulundurulursa bulundurulsun,
bütün hisse senetlerinin ticaret malı olduğu ve onlar gibi zekât hükümlerine
tâbi tutulması gerektiği kanaatini serdetmişlerdir. Çünkü hisse senetleri ve
tahviller ticareti yapılıp kâr elde etmek için elde bulundurulur. Nominal
değerleri ile sermaye piyasasındaki değerleri de daima farklıdır. Bu itibarla hisse senetleri ve tahviller birer ticaret malıdır ve ticaret
mallarına uygulanan ölçüyle zekâta tâbi olmalıdır.
Hisse senetleri menkul kıymetler borsasında alınıp satılmak
ve böylece ticareti yapılıp kazanç elde etmek için bulunduruluyorsa, ticaret
malları gibi işlem görürler, rayiç bedelleri üzerinden % 2.5 oranında zekâta
tâbi olurlar. Hisse senetleri, kâr elde etmek için değil, yatırım yapmak ve
bunun gelirini (temettu) elde etmek için alınmış ise yine aynı şekilde rayiç
bedel + gelirleri % 2.5 oranında zekâta tâbi olurlar, ancak bu durumda zekât
doğrudan şirketten tahsil edilir.
1965 yılında Kahire'de yapılan ikinci konferansta konu
tekrar gündeme gelmiş; hisse senetleri ve tahvillerin alınıp satılmak suretiyle
ticareti yapılmak için elde bulundurulduğunda ticaret malları gibi % 2.5
nisbetinde zekâta tâbi olması, sırf yatırımda bulunulup, bunun gelirinden
yararlanmak amacı ile alınmışsa -ziraî araziye kıyasla- safî gelirinden % 10
zekât alınması, bu ikinci durumda hisse senetlerinin zekâtının şirket
tarafından verilmesi gerektiği belirtilmiştir. Çünkü şirketler yatırımcıların
zekât borçlarını temettularından kolayca çıkarıp, kalanını kâr olarak
verebilirler.
1984 yılında Kuveyt'te yapılan "I. Zekât
Kongresi"nde hisse senetlerinin zekâtının, şirketin tüzüğünde gerekli
düzenlemeler yapılıp genel kuruldan bu yönde karar çıkarıldıktan sonra, hisse
sahiplerinin de rızâları alınarak şirketler tarafından ödenmesi tavsiye
edilmiştir. Bu tavsiye kararı, İmam Şâfiî'nin ortaklık prensibinin diğer
mallara teşmiline istinat etmektedir. Aynı kararda eğer şirketler zekâtı -şu
veya bu sebeple- ödemezlerse onların yıllık bütçelerinde her hisse sahibine
düşen zekât miktarını gösterip bildirmeleri tavsiye edilmiştir.
Konferansın tavsiye kararlarında şu hususlar da yer
almıştır:
Şirket, mallarının zekâtını ödemişse artık hisse
sahiplerinin ayrıca zekât ödemeleri gerekmez.
Şirket, mallarının zekâtını ödememişse her hisse sahibinin
hissesine düşen zekâtı aşağıdaki şekillerde ödemesi gerekir:
Hisse sahibi, hisse senedini sırf ticaretini yapmak için
almışsa onun zekâtı vücûb tarihindeki piyasa değeri üzerinden % 2.5 oranında ödenmelidir.
Gelirinden yararlanmak amacı ile almışsa; âlimlerin
çoğunluğuna göre, elde ettiği geliri diğer mallarına katar, nisab ve bir yıl
bekleme şartı gerçekleşmişse % 2.5 oranında zekât öder. Bu suretle
sorumluluktan kurtulmuş olur.
Bazı âlimler de sanayi sektöründeki yatırım gelirini ziraî
araziye kıyas ettiğinden, onlara göre ise geliri elde eder etmez % 10'unu zekât
olarak öder.
İslâm Fıkıh Akademisi'nin 6-11 Şubat 1988 tarihleri arasında
Suudi Arabistan'ın Cidde şehrinde gerçekleştirdiği dördüncü dönem
toplantısında, "şirket hisselerinin zekâtı" konusunda akademiye gelen
araştırmalar incelendikten sonra şu kararlar alınmıştır:
Hisselerin zekâtını vermek sahiplerine düşer. Ancak şirketin
tüzüğünde açıkça belirtilmiş, genel kuruldan bu yönde bir karar alınmış, ilgili
ülke hukukunda şirketler, zekâtları hesaplayıp çıkarmakla yükümlü tutulmuş veya
hisse sahibi hisselerinin zekâtını hesaplayıp çıkarma yetkisini şirket
yönetimine bırakmışsa, şirket yönetimi hisse sahiplerini temsilen zekât
çıkarır.
Gerçek şahıslar mallarının zekâtını nasıl hesaplayıp
çıkarıyorsa şirket yönetimi de hisselerin zekâtını o şekilde çıkarır. Yani,
hissedarların mallarının bütünü tek bir şahsın malları mesabesinde kabul
edilir; bunların zekâtı belirlenirken, zekâta tâbi malın çeşidi, nisabı,
alınacak miktar vb. bakımından gerçek şahsın zekâtında gözetilen esaslara
uyulur. Bu işlemler, karışım (hulta) prensibini bütün mallara teşmil eden
fakihlerin görüşüne dayanmaktadır.
Kamu hazinesi hisseleri, hayır vakfı hisseleri, hayır
kurumları hisseleri ve gayri müslimlerin hisseleri gibi zekât düşmeyen
hisselerin payı zekâtın tarhında esas alınacak miktarın dışında tutulur.
Şirket, herhangi bir sebeple mallarının zekâtını vermemişse
hissedarların kendi hisselerinin zekâtını vermeleri gerekir. Hissedarın, şirket
işaret edilen şekilde mallarının zekâtını vermiş olsaydı kendisine ait
hisselere ne kadar zekât isabet edecek idiyse, şirket hesaplarından öğrenmesi mümkünse, onu esas alarak hisselerinin zekâtını
verir. Çünkü hisselerin zekâtının belirlenmesinde kriter budur.
Hissedarın bunu öğrenememesi durumunda ise:
Eğer ticaret maksadıyla değil de sadece hisselerin yıllık
kârından (temettu) yararlanmak için şirkete hissedar olmuş ise gelir getiren
malların zekâtı gibi bunların zekâtını çıkarır; İslâm Fıkıh Akademisi'nin
ikinci dönem toplantısında "kiraya verilmiş tarımsal olmayan arazi ve
taşınmazların zekâtı"na ilişkin aldığı karara paralel olarak bu hisselerin
sahibi, hisselerinin aslı değil onların geliri üzerinden zekât vermekle
yükümlüdür. Bu da kârın tahsili tarihinden itibaren bir sene sonra -diğer zekât
şartları tahakkuk etmişse ve zekâta mani bir durum da yoksa- kırkta birdir.
Eğer hissedar, ticaret maksadıyla hisse edinmişse, bunların
zekâtını ticaret mallarının zekâtı gibi verir. Bir yıl geçtiğinde hisseler
mülkiyetinde bulunuyorsa piyasa değeri üzerinden, piyasanın bulunmaması
durumunda ise bilirkişinin takdir edeceği değer üzerinden % 2.5 olarak zekât
verir. Ayrıca, elde edilmişse, hisselere ait kârın da bu oranda zekâtını verir.
Hissedar, sene içinde hisselerini satmışsa, bunların
bedelini diğer mallarına ilâve eder ve senesi dolduğunda, birlikte zekâtını
verir. Alıcı ise, satın aldığı hisselerin zekâtını yukarıda belirtildiği
şekilde verir.
Hisse senetlerinden elde edilen gelir çağımızda ortaya
çıkmış yeni bir konu olduğundan, çağdaş âlimler arasında bu gelirin klasik
dönemdeki hangi tür mala ve gelire kıyas edileceğinde farklı görüşler ortaya
çıkmıştır. Hisse senetlerinin zekâtının nasıl ve hangi ölçüye göre verileceği konusundaki
farklı önerilerin gündeme gelmesi bundan kaynaklanmaktadır. Bu tartışmalardan
anlaşıldığına göre;
Çağdaş âlimler menkul kıymetler borsasında alınıp satılmak
ve böylece ticareti yapılarak kazanç elde etmek amacıyla alınan hisse
senetlerinin türü ne olursa olsun % 2.5 oranında zekâta tâbi olacağında görüş
birliğine varmışlardır.
Ticaret maksadıyla değil de, sadece yatırımcı sıfatıyla
hisselerin yıllık kârından (temettu) yararlanmak için hisse senetleri alınmışsa
bunların gelirlerinin de zekâta tâbi olacağı ittifakla kabul edilmiştir.
Hisse senetlerinin türü ne olursa olsun ve ne maksatla elde
bulundurulursa bulundurulsun kıymetli evrak olarak % 2.5 oranında zekâta tâbi
olup olmayacağı, ayrıca temettu için elde bulundurulan hisse senetlerinin
kârından ne nisbette zekât verileceği ihtilâf konusu olmuştur.
Bazı âlimler bu temettunun -diğer şartlar da
gerçekleştiğinde- % 2.5 oranında zekâta tâbi olması gerektiğini savunmuş,
bazıları da sınaî şirket hisse senetlerinin kendileri zekâttan muaf olmakla
beraber gelirlerinin 1/10 veya 1/20 nisbetinde zekâta tâbi olması gerektiğini
ileri sürmüşlerdir.
Bu konuda şöyle bir öneri getirilebilir:
l. Hisse senetleri, türleri ne olursa olsun, sermaye
piyasalarında alınıp satılmak ve bu surette ticareti yapılmak amacıyla alınmış
ise, vücûb tarihinde sermaye piyasasındaki değeri üzerinden % 2.5 oranında
zekâta tâbi olmalıdır. Çünkü hangi tür mal ticareti yapılmak için elde
bulunduruluyorsa, o mal ticaret malları zekâtı hükümlerine tâbidir. Bu hususta
-zekât kapsamını daraltanların dışında- farklı görüş ileri süren olmamıştır.
Buna göre spekülatör sıfatıyla sermaye piyasalarında hisse senedi alıp satanlar
-ticaret sektöründe çalışan her mükellef gibi- hisse senetlerinin piyasadaki
değerleri üzerinden, nisab ve yıl geçme (havl) şartları gerçekleşince % 2.5
oranında zekâtlarını ödemeleri gerekir. Çünkü portföy sahibi devamlı bir
yatırım için değil, zaman içindeki değer artışlarından yararlanmak, yani hisse
senetlerinin ticaretini yapmak için onları almıştır. Artık bu hisse senetleri
tam bir ticaret metaı haline gelmiştir. Onların neyi ve hangi hakları temsil
ettiği düşünülmez.
Eğer hisse senetlerini yatırımcı sıfatıyla elinde
bulunduruyorsa, hisse senedinin satın aldığı değeri + gelirinden, o hisse
senedini ihraç eden şirketin zekâta tâbi olmayan mal varlığını -yıllık
bilançodan öğrenerek-çıkarıp, geriye kalan meblağın % 2.5 oranında zekâtını
vermelidir. Çünkü hisse senedi, yukarıda da açıklandığı gibi, bir ticarî
işletmenin tümünün (arsası, binaları, makineleri, demirbaşı, parası, borç ve
alacakları vb.) bütün maddî ve mânevî varlığının belli bir parçasını temsil
eden bir mülkiyet senedidir. Bir şirketin hisse senedini alan kimse, o
işletmenin aktif ve pasifindeki her şeye ortak olur. Gerçi hisse senedi
hamilleri onları uzun vadeli yatırım yapmak için almış olsalar da, artık hisse
senetleri onlar için bir işletmenin aktif ve pasifindeki tüm varlıkları ve
hakları tam temsil eden bir belge olmaktan çıkmıştır. Fakat
yatırım niyetiyle elde bulundurulduğundan dolayı hâlâ mülkiyet senedi
özelliğini korumaya devam ederler. Bu itibarla mülkiyetin satın alınan değeri +
gelirinden, zekâta tâbi olmayan mal varlıkları çıkarılarak kalan % 2.5 oranında
zekâta tâbi olmalıdır.
Hisse senetlerinin zekâtını, onları ihraç eden şirketler de
verebilir, hisse sahipleri de verebilir. Şirketler hisse senetlerinin zekâtını
verirse -yukarıda işaret ettiğimiz- İmam Şâfiî'nin ortak malın zekâtı ile
ilgili ictihadına, hisse senetlerinin zekâtını fertler verirse bu konuda
Hanefîler'in ortaya koymuş olduğu prensibe uyulmuş olur. Ancak hisse
senetlerinin zekâtını şirketler verirse, şirketin tüzüğünde bu durumun açıkça
belirtilmiş, genel kurulda bu yönde bir karar alınmış, hisse sahibi hisselerinin
zekâtını hesaplayıp çıkarma yetkisini şirket yönetimine bırakmış olmalıdır.
Diyanet
Vakfı Yayınlarının İlmihal Kitabından alıntılanmıştır.