29 Ocak 2023 Pazar

Mevlana Meydanı / Konya

 


ESKİ TÜRK HAKANLIKLARINDA TEŞKİLAT

 


Eski Türk Devlet/Hakanlık (İl) Teşkilatı


Eski Türkler devlet oluşumunu gerçekleştirmeleri için dört önemli unsuru içlerinde barındırmaları gerektiğine inanmışlardır. Bunlar: 1. Bağımsızlık (Oksızlık), 2. Ulke (Uluş), 3. Halk (kün), 4. Kanun (Töre)’dir. Bu dört unsur bir araya geldiğinde hükümdarlık (Erlik), kut, cihan hakimiyeti ülküsü ile birleşerek büyük bir devlet kurulmuştur. Devletleşmeye giden süreçte aşağıda açıklayacağımız hakimiyet anlayışı etkili olduğu kadar kurumlar olarak meclis, hükümdar, hükümet, hatun, veliaht, ikili teşkilat, diplomasi (elçilik), ordu ve adli teşkilatta etkili olmuştur.


Türklerde Hakimiyet Anlayışı


Hükümdara İdare Etme Hakkının Tanrı Tarafından Verilmesi


Eski Türk hükümdarlık anlayışı karizmatik (hükümranlık yetki ve kuvveti Tanrı tarafından bağışlanan) bir tip olarak kabul edilmiştir ki ön Türkler hakkında bilgi veren vesikalarda idare etme hakkının Türk hükümdarlarına Tanrı tarafından verildiği (kut: siyasi hakimiyetin bağışlandığını) açıkça görülmektedir. Asya Hun hükümdarı Mete'un unvanı "Gök-Tanrı'nın (güneş ve ay'ın) tahta çıkardığı Tanrı Kut'u Tan-hu"idi. Hsia Hun Devleti Tan-hu'su He-lien Po-Po (5.yy ilk çeyreği) şöyle diyordu: "Benim hükümdar olmam Tanrı tarafından kararlaştırıldı."


Bu hususta Bizans tarihçisi Priskos şu delili zikretmektedir: "Priskos, Roma elçisi Contantiolus'tan Roma'dan bir unvan alma hususunda münakaşaya giriştiği zaman Attila'nın kendisine yalnız -reis, başbuğ- unvanı verilmesine son derece kızdığı ve hiddetlendiğini duymuştur".


Bu hiddetinde Attila'nın Tanrı tarafından kendisine dünya üzerindeki hakimiyetin bahşedilmiş olduğu kanaatini beslemiş olmasının da hissesi olsa gerektir. Zira bu hadiseler akabinde Roma elçisi Priskos'a "Bir zamanlar İskit krallarının mukaddes bir eşya saydıkları ve orduları teftiş eden kimseye ayrılmış bulunan Tanrı Ares’in kılıcının Attila'nın elinde bulunduğunu" söylemektedir. Attila ise bunu Tanrı tarafından dünya hakimiyetinin kendi eline tevdi edilmiş olduğuna alamet saymıştır.


IX. yüzyıl Tuna Bulgarlarından kalma ve Omurtag Hakan (814-831) tarafından babası Krum Hakan (803-814) adına yaptırdığı Madara Kaya Kabartmasının sağ tarafındaki kitabede Tuna Bulgarlarında da Tanrı tarafından tahta çıkarıldıkları düşüncesi çok açıktır: "Tanrı tarafından gönderilen kişi".


Kök-Türk Hakanları da bu düşünceydiler "Tanrı'ya benzer, Tanrı'da olmuş Türk Bilge Kağan"; "Babam Kağan ile anam Hatunu Tanrı tahta oturttu"; "Tanrı irade ettiği için, kut'um olduğu için Kağan oldum". Kök-Türk Kağanı İşbara (582-587) yazdığı mektuplarında "Tanrı tarafından kurulan Kök-Türk Hakanlığı" ibaresini kullanmak idi.


747 yılında Uygur Kağanı olan Moyen-Çor'un (747-749) unvanı "Tengri'de bolmış il imiş Bilge Kağan: Gökte doğmuş, memleket idare etmiş Bilge Kağan idi. Üçüncü Uygur yazıtında başa geçen hakanların unvanlarında hep Tengri kelimesinin mevcut olduğunu görüyoruz. Mesela: Tengride Alp Külüg Bilge Kağan, bunun yerine Tengride Kut Bulmuş Alp Bilge Kağan, bunun yerine de Tengride Kut Bulmuş Küçlüg Bilge Kağan geçti.


Destanlarda da Oğuz Kağan hakimiyetini ilahi bir menşeden almış, Uygur hakanları semavi bir nurdan doğan peri kızının tavsiyesiyle bu ilahi menşeye sahip olmuşlardır. Bu anlayış Müslümanlığı kabul eden Selçuklu ve Osmanlı Türk devletlerinde de mevcudiyetini devam ettirmiştir.


Divan'da Kaşgarlı Mahmud kendi ifadesi ile bu anlayışın derinliğine olan inancını İslamiyetteki anlayışla yoğurarak vermektedir: "Tanrı'nın devlet güneşini Türk buçlarında doğurmuş olduğunu ve onların mülkleri üzerinde göklerin bütün teğlerini döndürmüş olduğunu gördüm. Tanrı onlara Türk adını verdi ve onları yeryüzünün itbayı kıldı. Zamanımızın Hakanlarını onlardan çıkardı, dünya milletlerinin idare yularını onların eline verdi; onları herkese üstün eyledi, kendilerini hak üzere kuvvetlendirdi. Onlarla birlikte çalışanı, onlardan yana olanı aziz kıldı ve Türkler yeryüzünden onları her dilediklerine eriştirdi; bu kimseleri kötülerin-ayak takımının- şerrinden korudu. Okları dokunmaktan korunabilmek için aklı olana düşen şey, bu adamların tuttuğu yolu tutmak oldu. Derdini dinletebilmek ve Türklerin gönlünü almak için onların dilleriyle konuşmaktan başka yol yoktur. Bir kimse kendi takımından ayrılıp da onlara sığınacak olursa, o takımın korkusundan kurtulur, bu adamla birlikte başkaları da sığınabilir.


Ant içerek söylüyorum ben Buhara'nın -sözüne güvenilir- imamlarından birinden ve başkaca Nişaburlu bir imamdan işittim. İkisi de senetleriyle bildiriyorlardı ki Yalvacımız(Peygamberimiz) kıyamet belgelerini, ahir zaman karışıklıklarını ve Oğuz Türklerinin ortaya çıkacaklarını söylediği sırada: "Türk dilini öğreniniz, çünkü onlar için uzun sürecek egemenlikleri vardır" buyurmuştur. Bu söz (hadis) doğru ise sorgusu kendilerinin üzerine olsun. Türk dilini öğrenmek çok gerekli(vacib) bir iş olur; yok bu söz doğru değilse, akıl bunu emreder."


Eski Türk hakanlıklarında görüldüğü üzere hakimiyet anlayışı karizmatik bir mahiyet arz etmiş, Türk hükümdarları ilahî bir kudretle donatıldıklarına inanmışlardır. Kut yüzyıllar içerisinde gelişerek yüksek bir devlet kurma düşüncesini ve felsefesinin doğmasına sebep olmuştur.


Hakan/Kağan/ Hükümdar


Eski Türk hakanlıklarında sosyal, dini ve hukuki alanlarda varlığını açık bir şekilde gördüğümüz Türk Hükümdarı boydan devlete giden süreçte boyunun başında bey olarak görev aldığında hükmetme hakkını da almıştır ki bu bir anlamda tahta çıkmak demektir. Bununla birlikte veliaht tayin edilmek suretiyle, iç mücadeleler neticesinde ve devlet ileri gelenleri tarafından yapılan seçim suretiyle tahta çıkma yöntemlerinin de uygulandığını görüyoruz.


Eski Türk hükümdarları semavi (ilahi) menşe ve cihan hakimiyetine sahip bulunmak inancı ile milletin ve tebaanın bir baba gibi koruyucusu olduklarına inanıyorlardı. Nitekim Orhun Yazıtlarında milleti koruyan, iktisadi ve sosyal yönden yönlendiren kağandır. "... töre mucibince amcan hakan (tahta) oturdu. Amcam Hakan (tahta) oturarak Türk milletini yüce etti; doğrulttu. Fakiri zengin kıldı, azı çok eyledi..."; "Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye beni o Tanrı Hakan olarak (tahta) oturttu. Muhteşem bir kavim üzerine Hakan olmadım. İçte aşsız, dışta elbisesiz korkak ve zavallı bir kavim üzerine hükümdar oldum. Küçük kardeşim Kül-Tegin ile sözleştik. Babamızın ve amcamızın kazandığı milletin adı sanı yok olmasın diye Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım. Küçük kardeşim Kül-Tegin ile iki şad ölesiye çalıştım..."; "...Tanrı buyurduğu (ve) kut'um olduğu için, ölecek milleti diriltip, doğrulttum, çıplak kavmi elbiseli, fakir halkı(kavmi) zengin kıldım. Dört yandaki kavmi hep muti kıldım. Düşmansız kıldım (bunlar) bana hep itaat etti" ifadeleri bu duyguların ve görevlerin en belirgin ispatıdır.


Türk Hükümdarlarının Taşıması Gereken Özellikler


Kaynaklar incelendiğinde Türk milletinin hükümdarından istediği vasıflar, açık bir şekilde belirtilmiştir. Bu vasıfları taşıyan hakanlar başarılı, bu vasıfları taşımayan hakanlar ise başarısız kabul edilmiştir. Nitekim vasıfsız hakanlar millet veya meclis eliyle görevden uzaklaştırılmışlardır. Bu vasıfları maddeler halinde şu şekilde verebiliriz:


1- Akıllı, Bilge ve Bilgili olmalıdır

2- Cesaretli, kuvvetli ve kahraman olmalıdır

3- Asil soydan gelmelidir.

4- Dürüst olmalı, doğruluktan ayrılmamalıdır

5- Fazilet sahibi olmalıdır

6- Sözünde duracak ve verdiği sözden dönmemelidir

7- Hasîs değil, eli açık olmalıdır

8- Yumuşak huylu, alçak gönüllü, himmet ve hayâ sahibi olmalıdır

9- İhtiyatlı olup, gafil olmamalıdır

10- Uyanık olmalıdır

11- İhmâlkâr olmamalıdır

12- Aceleci değil, sabırlı olmalıdır

13- Zalim olmamalıdır

14- Merhametli ve şefkatli olmalıdır

15- Yalan söylememeli ve yalandan hoşlanmamalıdır

16- Siyasette mahir olmalıdır

17- Yerine göre suçluları affetmelidir

18- İnatçı olmamalıdır

19- Temiz olmalıdır

20- Takva sahibi olmalıdır

21- Dili yumuşak (Tatlı dilli) olmalıdır

22- Mağrur ve kibirli olmamalıdır

23- Tok gözlü olmalıdır

24- Gönlü temiz ve kalbi doğru olmalıdır

25- Anlayışlı olmalıdır

26- Misafirperver olmalıdır

27- Nefsine hâkim olmalıdır

28- Harama el uzatmamalıdır

29- Tanır’ya ibadet etmel (Allah’a kulluk-ibadet etmelidir)

30- İçki içmemeli, kumar oynamamalı ve fesattan uzak durmalıdır

31- Kan dökmemeli, düşmanlık besleyip kin gütmemelidir

32- Kılıcını elden hiçbir zaman bırakmamalıdır

33- Dünya  malına  değer  vermemeli,  dünyaya  kanmayıp  kendisinin  fani  olduğunu bilmelidir.

34- Güler yüzlü, yakışıklı, saçı-sakalı düzgün ve orta boylu olmalıdır.


Türk Hükümdarlarının Vazifeleri


Türk hakanlıklarında hakanın vasıfları olduğu gibi vazifeleri de belli başlıklar altında toplanmştır. Bu akidelerin bir yönetmelik gibi düşünülmesi doğru değildir. Daha önce de ifade edildiği gibi Türk devlet ve sosyal hayatını düzenleyen töre; bu görev, vazife ve yetkileri sözlü veya yazılı olarak belirlemiştir. Hükümdarların vazifelerini 15 başlık altında toplayabiliriz:


1- Barış ve sükûnu sağlamalı, bunu dünya çapında gerçekleştirmelidir

2- Milleti için gündüz oturmadan, gece uyumadan hizmet etmeli ve vatanı savunmalıdır.

3- Memleketi tanzim ve idare etmeli, halkı düzene koymalıdır

4- İyi kanunlar yapmalı, adaletle uygulamalı ve halkı korumalıdır

5- Dağınık boyları toplayıp nüfusu çoğaltmalıdır

6- Halkı çıplak ise giydirmeli, aç ise doyurmalıdır

7- Yiyecek, içecek vermeli ve mal dağıtmalıdır

8- Kuldan “fakir” adını kaldırmalıdır

9- Halkın menfaatini düşünmeli ve onlara şefkatle muamele etmelidir.

10- Devlet idaresinde sâdık, seçkin ve bilge idare adamlarına görev vermelidir

11- Âlimleri himaye etmelidir

12- Kumandan olmalıdır

13- Asker toplamalı ve onları memnun etmelidir

14- Kötüleri cezalandırmalı, iyileri korumalıdır

15- Meclisi toplamalıdır




Halkın Hükümdardan İstekleri


Eski Türk toplumunda halkın hükümdardan istekleri, hükümdarın da halkına karşı vazifeleri vardı. Bunları en iyi şekilde bize aktaran Kutadgu Bilig’in yazarı Yusuf Has Hacib’dir. Yaklaşık 1000 yıl önce yazılan bu istek ve vazifeler günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Kanaatimiz, Türkiye Cumhuriyetini yönetenlerin ve yönetmeye talip olanların bu eseri mutlaka okumalarıdır. Yusuf Has Hacib’in tespitleri ile bu istekler ve vazilefeler şunlardır:


Ekonomi: “Memlekette gümüşün temiz tutulması” (para ayarının korunması, iktisadi istikrar).

Hukuk: “Adil kanunlarla idare olunmak, birinin diğerine tahakküm etmesine fırsat verilmemesi” (adil kanun).

Güvenlik: “Bütün yolların emin tutulması, yol kesici ve haydutların ortadan kaldırılması” (asayişin sağlanması).



 

Halkın Hükümdara Karşı Vazifeleri


Ön Türklerde, halk ilahi bir güçle tahta geçen hükümdara ve kendisini yönetenlere karşı görev ve sorumluluklarını yerine getirmekle mükellef tutulmuştur. Yönetenler yasaları koyup, uygulanmasını denetlerken, halka da konulan bu yasalara uyarak toplumun rahat bir şekilde yaşamasını sağlamıştır.


Hukuka riayet etmek: “Hükümdarın emrine hürmet etmeli, verilen emri yerine getirmeli”.

Vergi ödemek: “Hazine hakkını gözetmeli ve vergisini vaktinde ödemeli”.

İhanet etmemek: “Dostuna dost, düşmanına düşman olmak, hıyanette ve nankörlükte bulunmamak”.


Hakimiyet ve Hükümdarlık Sembolleri


Eski Türklerde hükümdarın hakimiyet kaynağı yukarıda da ifade ettiğimiz gibi ilahi temellere dayanmaktadır. Hükümdar bir anlamda Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olarak kabul edilmiştir. Bu yüzden de hükümdarın kut, ülüg veya ülüş (yani pay, kısmet) ve Küç (yani güç) sahibi olması hükümranlığının ve meşruluğunun onaylanıp kabul edilmesi anlamına gelmekteydi.

Hakimiyet ve hükümdarlık sembollerinden biri de alınan unvanlar ve lakaplardır. Hükümdar taşıdığı unvanla bütünleşmiştir zira bir unvan almak veya bir unvanı taşımak boy beyliğinden hakanlığa giden süreci göstermiştir. Şanyü, Kağan, Yabgu, Han gibi unvanlar kullanılırken, Alp, İlteber, Alp Saçı, Kutluk, bilge, Kapgan, Böri Şad gibi sıfatlar da kullanmışlardır. Kağan kelimesinin Türk tarihinde kullanılması M.250’lerde görülmektedir ve bu kelime Asya Hunlarında hükümdarı ifade etmek üzere kullanılan Şanyü (Tanhu) kelimesine denk gelmektedir. Kağan ordunun başkomutanıdır, adaletin koruyucusu ve uygulayıcısıdır. Hükümdarlar kağan olarak tahta çıkmadan önce şadlık görevinde bulunurlar, tahta çıktıktan sonra kağan unvanını alırlardı. Ancak kağan unvanını da tek başına kullanmamışlardır. Alp, İl, İlig, bilge, Kutluk, İlteriş, Külüg, Kür gibi Türklerin kahramanlıklarını ifade eden sıfatlar kullanmışlardır. Nitekim unvanın önündeki sıfat hükümdarın kahramanlığı, cesurluğu, kutsiyeti ve adaleti ile ilgilidir.


Diğer hakimiyet ve hükümdarlık sembolleri ise şunlardır.


Ordu (devlet merkezi, başkent)’ya sahip olmak

Otağ

Kağanlık Otağı

Taht ve Taç (Kağanın devleti yönetirken oturduğu değerli madenler ve taşlar ile süslenmiş koltuk tahtı ifade ederken, yine kağanın başına taktığı değerli madenler ile işlenmiş gösterişli takılar da taç’ı ifade etmiştir).

Kotuz (Sorguç) (Kotuz, hükümdarın elbisesinde veya başında taşıdığı simgedir ki bu simge genelde tüy’dür).

Kemer (Kur), (Kağan, tahta çıktıktan sonra özel yapılmış bir kemer kuşanırdı ve bu kemerin tokası çeşitli figürler ile süslenirdi).

Kılıç

Hançer (Bükte)

Kamçı (Berge)

Ok ve yay

Bayrak ve Tuğ

Toy (şölen, şenlik)

Orun ve Ülüş (Mevki ve Pay)

Toy (meclis)

Elçi gönderme ve kabul etme

Anıt mezar yaptırma




Hatun


Eski Türk devlet teşkilatında kağandan sonra ikinci sırada hatun gelmektedir. Hükümdar törenle "Kağan" unvanını alırken, zevcesi (veya hatun olmak üzere saraya gelen gelinin) törenle "Katun (hatun)” unvanını almıştır. Nitekim Divân'da "Tarım" kelimesi karşılığında "Tekinlere ve Afrasiyab soyundan olan hatunlara ve bunların küçük-büyük çocuklarına karşı söylenen bir kelime" şekli verilmekte "Altın Tarım" da "büyük kadınların lakabı" olarak geçmektedir. Yine Divân'da Terken unvanı için; vilayet üzerinde vali olan kimseye karşı hakanların aytasıdır, kendisine itaat edilen demektir. Hakanlık makamında oturmayanlara bu söz söylenmez ifadesi geçmektedir.


Kağan'ın derece itibari ile ilk zevcesine katun veya hatun denilmiştir ve bu hanımın Türk olması şarttır. İleride hükümdar olacaklarda Türk bir hatundan doğma şartı aranmıştır. Bu yüzden de evlenmelerde ilk eş boy içerisinden alınmıştır. Daha sonraki dönemde siyasi evlenmeler yapılmıştır. Eski Türkçede hatun kelimesini Orhun Yazıtlarında Bilge Kağan'ın sözlerinde görebilmekteyiz: "Tanrı Türk milleti yok olmasın diye babam İl-teriş Kağan ile anam İl-bilge Hatun'u yükseltti.". Bu sözler aynı zamanda kadının siyasi ve içtimai mevkiinin ne derece ileri olduğunu da göstermektedir. Hatun'un önemini, tarihi seyir içinde oynadıkları rollere ve yaptıkları icraatlara bakarak belirtmeye çalışalım.


M.Ö. 200 yılında Mete'un Çin'i kuşatması sırasında Çin İmparatoru kuşatmadan kurtulmak için bir yol aradı. Sonra Mete'un Hatununa armağan ile birlikte (aracılığını istemek için) elçi gönderdi. Mete'un hatunu bunun üzerine Mete'a şöyle dedi: "iki büyük hakan böyle dar bir yerde ve durumda karşı karşıya kalmamalıdır. Şimdi Çin toprakları senin eline düşmüş gibidir. Ancak bu onur (ve kazanç) sana hiçbir zaman büyük bir güç kazandırmayacaktır. Onun hepsini almış olsan bile Çin İmparatorunun kendi halkı arasında ilahi bir güce sahip olduğunu unutmamalısın… Ey (Hun) Hakanı ne yapacağını düşün ve (ona göre) planını yap". Hatunun böyle konuşması ve yol göstermesi dünya tarihinde pek görülmüş ve duyulmuş bir şey değildir. Nitekim durumun münasebetsizliği karşısında şüphelenen Mete hanımının sözlerini dinledi ve kuşatmanın bir tarafını kaldırdı. Bu durum bize hatunların Türk devletlerinde söz sahibi olduklarını göstermektedir.


Attila'nın Arı-kan'ın yanında başka birçok zevcesi mevcut idiyse de; tahta çıkışta (bu ilk hanımından) dünyaya gelen üç oğlu hesaba katılmıştır. Arı-kan'ın ayrı bir saraya sahip bulunması, müstakil gelirinin olması kadınlara verilen değeri ve yeri gösterir. Yine hükümdar Bleda'nın dul karısı hakkında Bizanslı tarihçi Priskos ve dahil bulunduğu elçilik heyetinin üyelerinin geceledikleri köyün sahibinin bu kadın olduğunu Priskos'tan öğreniyoruz.


Kök-Türk Hakanlığı zamanında (532-582) İl-Kağan bizzat ordusuna kumanda ederek Ma-i'ye taarruz ediyordu. İl-Kağan Çin İmparatoruna bir elçi göndererek Çinli bir prensesle evlendirilmesini rica etti. İmparator "Mai şehrini kuşatmadan vazgeçerseniz evlenme teklifini görüşebiliriz" diye cevap verdi. İl-Kağan muhasaradan vazgeçmek istedi fakat karısı İ-Ch'en Konçuy şehre yapılan baskınlara devam edilmesinde ısrar etti ve Çinliler Kök-Türklere teslim oldular.


Tabgaç Hükümdarı Ta'po Kiao (499-515)'un ölümünden sonra dul karısı kraliçe Hu, 515'den 528'e kadar Tapo İmparatorluğunu yönetmiştir.


585 ve 726 yıllarında Çin elçilerinin kabulünde Kök-Türk Hatunları hazır bulunmuşlardı.


Uygurlarda Tengriken (prenses) Kara-Kurum'da Pieh-li Po-Li Ta adı verilen yerde oturuyordu. Bu sözün manası "Hatunun oturduğu dağ" demekti. Yine Uygurlarda "Katun Bulav (hatun pınarı/kaynağı)" olarak adlandırılan sıcak su kaynakları bulunmakta idi. Bu Hatun Pınarı bir Uygur Tenrikeninin yaşadığı şehrin civarında idi.


Çin İmparatorunun emriyle 988 yılında yaptığı büyük seyahatinde Wang Yen-Te'yi Uygur hakanı (Turfan Uygurları) yanında hatunu bulunduğu halde karşılamıştı.


Uygurlar VII. yüzyılda henüz devletlerini kurmadan önce boylar topluluğu halinde bulunurlarken bu boyun başbuğu Pu-sa (Alp-İlteber) savaşlarda meşgul olduğu için, anası Uluğ Hatun ihtilaflara ve davalar bakıyor; kanunlara tecavüz edenleri şiddetle fakat adaletle cezalandırıyordu. Bu sayede Uygular arasında nizam kurulmuş oluyordu.


Arap İstilası karşısında Tuğ-şad küçük olduğundan, anası Hatun Buhara hükümdarı bulunuyordu. 15 yıl tahtta kalan Hatun, Araplarla uzun müddet savaş ve barış halinde bulundu. O Çinliler ile de münasebette olup, İmparatora 719'da elçi gönderip Araplara karşı yardım istemiştir.


İbn Fadlan İtil Bulgar Hükümdarının huzuruna çıktıklarında, Hatunun hükümdarın yanında olduğunu belirterek: "Halifenin mektubu okunması tamamlanınca, adamları hükümdarın üzerine çok miktarda gümüş para saçtılar. Bundan sonra ona ve karısına getirdiğimiz ıtr, elbise, inci gibi kıymetli hediyeleri çıkardım. Bunları birer birer ona ve karısına takdim ediyordum. Nihayet bu işi de bitirince halkın huzurunda hükümdarın karısına hil'at giydirdim. Hatun hükümdarın yanında oturuyordu. Bu onların adetidir. Hatuna hil'at giydirince kadınlar onun üzerine gümüş para saçtılar" demektedir.


Efsane ve destanlarımızda da hatunun yüksek değerini görebiliyoruz.


Farsça Oğuzname'de Buğra Han'ın Boyra (Baber-Babur) adlı bir hatunu vardır. Bu hatun çok akıllı, ermiş, çok temiz ve her bakımdan mükemmel bir kadındı. Devleti daha ziyade o idare ederdi. Bayra Hatun bir gün ansızın öldü. Buğra Han sevgili karısının ölümüne pek üzüldü, kedere kapıldı. Büyük bir yas tutarak bir sene müddetle hiç kimse ile konuşmadı. Evinden (çadırından) çıkmadı.


Ebulgazi Bahadır Han'ın eseri şecere-i Terâkime'de Oğuz elinde beylik yapan bazı kadınlar hakkında rivayetler vardır. Türkmenlerin tarih bilen bahşilerine göre yedi kız bütün Oğuz elini "ağızlarına baktırıp" çok yıllar beylik etmişlerdir. Bunlardan birincisi Altun Köngülüş Bey'in kızı ve Salur Kazan'ın karısı "boyu uzun Burla Hatun"idi.


Amme velayeti hakan ve hatunun her ikisinde ortak olarak tecelli ettiği için bir emirname yazıldığı zaman, hakan emrediyor ki ibaresi ile başlarsa ona boyun eğmezlerdi. Bu emrin kabul edilmesi için mutlaka hakan ve hatun emrediyor ki, sözü ile başlaması lazımdı. Hakan bir elçiyi huzura tek başına kabul edemezdi. Elçiler ancak sağda hakan, solda hatun oturdukları bir zamanda ikisinin birden huzuruna çıkarlardı. Şölenlerde, kurultaylarda, ibadetlerde, harp ve sulh meclislerinde hatunda mutlaka hakanla beraber bulunurdu. Hakanın hürmette ortağı bulunan hatuna "Terken" unvanı verilirdi. Hatun, hakan sülalesine mensup bütün tengrikenlerin ortak unvanı idi.


Tegin- Tigin- Veliaht- Şehzade


Eski Türk devletlerinde hükümdar, kendisinden sonra devleti yönetecek olan veliahtını kendisi tayin edebilirdi ama bu bir zorunluluk değildi. Yine en büyük evladın mutlaka tahta çıkması prensibi de geçerli olmamıştır. Tahta çıkmada liyakat esas alınmıştır ki bu usul Osmanlılara kadar bütün Türk devletlerinde geçerli olmuştur. Sebebi kut ile ilgilidir. Tanrı tarafından kendisine kut verilen hükümdarın bu kut’u oğluna devretmesi için bir mecburiyet yoktu, Tanrı ondan alıp başkasına verebilirdi.


Hükümdarlık anlayışının yukarıda da ifade ettiğimiz gibi karizmatik yapıda olması devlet idaresinin hükümdar ailesinden en dirayetlisine verilmesini sağlamıştır. Ancak bu anlayış zaman zaman ailede veliahtlar arasında bir taht mücalesinin yaşanmasına da sebep olmuştur. Diğer taraftan veliahtlar küçük yaşta iseler amcalarının tahta geçmeleri töreye göre uygun sayılmıştır. Nitekim II. Köktürk hükümdarı İlteriş öldüğünde çocukları Bilge ve Kültegin küçük oldukları için tahta amcaları kapgan geçmiştir.


Sadece Peçeneklerde görüp, diğer Türk devletlerinde görmediğimiz bir usul ise, başbuğun ölümünden sonra çocuklarının değil, kardeş veya kardeş çocuklarının tahta çıkmasıdır.


İkili Teşkilat


Eski Türk devletlerinde ülke genellikle iki bölüm veya kanat halinde idare edilmiş ve bu sisteme ikili teşkilat denilmiştir. Doğu-batı (Asya-Avrupa Hunları, Tabgaçlar, Kök-Türkler); Kuzey-güney: yönlere göre sağ-sol (Asya Hunları, Ak- Hunlar, Kök-Türkler); Büyük-küçük (Bulgarlar, Wusunlar); İç-dış (Oğuzlar, Karluklar, Bulgarlar); Bozok-Üçok (Oğuzlar). Bu bölümlerde yaşayan halk da ak (sarı) veya kara sıfatları ile birbirlerinden ayırt edilmişlerdir. Ak Hun-Kara Hun, Ak Hazar-Kara Hazar, Ak Kuman-Kara Kuman, Sarı Uygur gibi.


Bu bölünmede daima bir tarafın üstünlüğü kabul edilmiştir. Başta hakan bulunur, ülke sağ ve sol kanatlar halinde teşkilatlandırılırdı. Her iki kanat da merkeze bağlı olarak kağanın kontrolü altında tutulurdu. Kanatların başındaki idareciler, kağanın hakimiyeti altında töre hükümlerini yürütür, kendi bölgelerini ilgilendiren hususlarda dış münasebetlere girer, ancak il yani devlet ile ilgili bütün meselelerde toplanırlardı. Ordular birleştiğinde herkes ait olduğu yöne göre sağ ve sol kanatta yerini alırdı.


Kağan ileride devleti yönetecek olan tegini sağ kanata idareci olarak atayarak burada tecrübe kazanmasını sağlardı. Diğer teginler ise genelde sol kanata atanırlardı.



Toy (Meclis-Kurultay)


Toy; Türklerde meclise verilen addır ve bütün Türk lehçelerinde doğrudan doğruya “meclis, toplantı” manasına gelmektedir. Devlette bir müessese adı olarak sonraki asırlarda ortaya çıkıp zamanla dilimize yerleşen Moğolca “kurultay” sözünün Türkçe karşılığıdır.


Türk Kağanları, devlete ait işlerde kararları tek başına almazlardı. Eski Türk devletlerinde siyasî, askerî, ekonomik, sosyal ve kültürel konulardaki meselelerin görüşüldüğü, tartışıldığı ve karara bağlandığı yer meclislerdir.


Mete (M.Ö. 209-174) devrinden beri Türklerde meclisin var olduğu bilinmektedir. Bu meclislere “toy”, “kengeş”, “térnek”, ve “kurultay” (moğ.: khuriltai) gibi adlar verilmekteydi. Meclis üyelerine de “toygun” denmekteydi.


Devlet meclisine kağan başkanlık ederdi. Kağan bulunmadığı zamanlarda meclis, “aygucı” veya “üge” unvanıyla anılan devlet danışmanlarının başkanlığında toplanırlardı. Hükümdarın meclise teklif vermeye yetkisi vardı ancak buna karşılık yapacağı işlerde meclisin onayını almak zorunda idi.


Başta “hatun” ve “şad” olmak üzere “yabgu, tigin, il-teber, erkin, kül-çor, apa, tudun, tarkan” gibi askerî ve idarî yüksek görevliler, devlet meclisinin tabiî üyeleri idiler. Bu duruma göre, devlet meclisindeki üyelerin bir kısmı hanedandan, bir kısmı da hanedan dışından seçilmekteydi.


Asya Hun hakanlığında Mete (M.Ö. 209-174) devrinden beri devlet işleri ve dini törenlerle ilgili toplantılar yapılmaktaydı. Bunlardan biri daha çok dini mahiyette olup senenin ilk ayında Tan-hu'nun sarayında yapılıyordu. Diğer iki toplantının biri ilkbaharda 5. ayda Lung-Ç'eng'de, diğeri sonbaharda hayvan mevcudu, devletin insan ve askeri gücünü tesbit etmek üzere Ma-i bölgesinde yapılmakta idi. Bunlar arasında en büyük ve mühim olanı ilkbaharda yapılan toplantı idi. Bu toplantıda Gök'e (Tanrı), yere, atalara ve tabiat kuvvetlerine kurbanlar sunulur, değişik spor yarışları düzenlenirdi. Bu toplantılarda hükümdarlıklar tasdik edilir veya yeni bir Tan-hu seçimi yapılır, gerektiğinde de idareye geniş yetkiler verilir ve bütün meseleler üzerinde umumi müzakereler açılarak, görüşülüp karara bağlanırdı. Bu toplantıya Tan-hu'nun başkanlığında, hatun, hükümet üyeleri, askeri ve sivil bütün görevli başbuğların, yüksek makam sahiplerinin, tabi Hun boyları ve yabancı zümreler temsilcilerinin katılmaları mecburi idi. Çünkü bu meclis ve toplantı dolayısı ile Tan-hu tarafından verilen yemekte hazır bulunmak devlete sadakat işareti sayılıyor, aksi ise itaatsizlik yani isyan kabul ediliyordu. Mesela O-yen-t'e'nin (M.Ö. 85-68) tahta çıkışı sırasında hanedan üyeleri arasındaki anlaşmazlıklar yüzünden sağ kanat elig'leri protesto gösterisi olarak bu toplantıya gelmemişlerdi.


Yukarıda bahsettiğimiz (vatan sevgisi bahsinde) Mete'un komşu T'ung-hu'larının isteklerinin görüşüldüğü meclis böyle bir meclis olmalıdır.


Attila'nın bir "seçkinler meclisi"nin olduğunu Bizans elçilik heyetine dahil olarak Hun başkentine gelen tarihçi Priskos ifade etmektedir.


Kök-Türk Hakanı T'a-po kendisinden sonra tahta T'a-lo-pi-en'in geçirilmesini tavsiye etmişti. Durumu töreye uymadığı için (annesi asil değildir), devlet adamları ve halk toy'da tartışarak: "Dört kağan oğlundan en bilgilisi, en layığı She-tur'dur (İşbara)". Beraber onu çağırıp, davet etiler. İşbara'nın kuvvetli, cesur ve kahraman bir şahsiyet olması diğer devlet adamları üzerinde etkili oldu. Meclis ortaklaşa aldığı bir kararla onu kağan ilan etti.


Peçeneklerde de mühim işlerde bütün Peçenek zümresinin birlikte hüküm vermesi gerekiyordu. Mesela herhangi bir yere gidilip-gidilmemesi gibi meseleler, Peçenek Heyeti Umumiyesinde tartışıldıktan sonra karara bağlanıyordu.


İbn Fadlan'ın bulunduğu elçilik heyeti İtil-Bulgarları ülkesine gitmek için Oğuz Devleti erkanından olan Sü-başı'dan izin istediler. Bunun üzerine Sü-başı emrindeki devlet erkanını meseleyi müzakere etmek üzere toplantıya çağırdı. Hiç şüphesiz bu bir kurultay (toy:meclis) idi. Muhtelif oturumlar halinde yedi gün süren toplantı tartışmalı geçmiş, çeşitli görüşler ileri sürülmüş, elçilik heyetinin yoluna devam eylemesi için izin verilmesi noktasında birleşilmiştir. Bu olay gösteriyor ki, devlet idare yetkisi hükümdar dahil, hiç kimsenin tek başına elinde bulunmamaktadır. "Ortak


Sorumluluk" sistemi bütün devlet yapısına hakimdir. Oğuzlar'ın demokratik esaslara göre idare edildiğini gösteren bu prensibin siyasi hayat alanı içinde kalmadığı, toplum hayatını da içine aldığı, aynı İbn Fadlan'ın şüphesiz Kurultay'da oy birliği ile alınan kararların bazen "en basit Oğuz vatandaşı" tarafından bile bozulabileceğini söylemesinden anlaşılmaktadır.


Hükümdarı denetleyen bir mekanizma görevini üstlenen meclislerde her türlü siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel meseleler konuşulup karara bağlanırdı. Meclis isterse hükümdarın istediği ve onayladığı bir konuyu onaylamayabilirdi. Mesela ünlü Tabgaç hükümdarı T'a-i-wu, ülkesinde


Budizm propagandasını yasaklama kararını, vezirinin (devlet başkanının) yardımı ile devlet meclisinden aldırtmıştı. Kök-Türk devletinde Hakan Bilge Kağan'ın (716-734) ileri sürdüğü iki teklif (Kök-Türk şehirlerinin surlarla çevrilmesi ve Budizm ile Taoizm'in ülkede propaganda edilmesi) meclis tarafından kabul edilmemişti.


Eski Türk geleneklerini özlü bir şekilde yansıtan Oğuz Kağan Destanında, Oğuz düzenlediği büyük Toy'a "il"i (devlet sorumluları) ve "Gün"ü (halk) davet etmişti. Halk temsilcilerinin kendi aralarında "Kengeş"likten (müzakere) sonra katıldıkları Toy'da Hakanlığı kabul ve gelecekle ilgili kararlar tesbit olunarak, sonuç Hakan tarafından ilan edilmişti.


Oğuzlar, Kurultay ve şölen gibi kudsî ve umumi günlerde Hakan'ın huzurunda daima sağ-sol olmak üzere 12 boydan her biri, ananevi boy hukukunun kendisine tayin ettiği muayyen yerlerde otururdu ve her boy kesilen hayvanın evvelce yine bu ananenin kendisine tayin ettiği muayyen hisseyi almakla mükelleftir.


Dede Korkut Hikayelerinde beylerin sık sık toy yani büyük ziyafetler verdiklerini görüyoruz. Doğum, bey oğlunun ilk avı, herhangi bir dilekte bulunma, bir işin görülmesi ve bir felaketten kurtulması kısaca herhangi bir sevinç vesilesi ile toy veriyorlardı. Birde metbuların tabilerine verdikleri resmi mahiyete haiz toylar vardı. Bu resmi toylarda veya onlardan birinde tabiler, metbularının müsaadesi üzerine toy'un verildiği yerdeki eşyaları ziyafetten sonra yağmalarlardı. Mesela Beyler Beyi Salur Kazan, Üçok ve Bozok beylerine toyunu yağmalatmıştı.


Yine Dede Korkut hikayelerinde toy'un dini mahiyeti henüz zail olmamıştı. Dirse Han karısına çocuklarının niçin olmadığını sorduğunda hanımı ona:

"Ala çadır diktir,

Attan aygır, deveden buğra, koyundan koç kırdır,

İç Oğuzun, Dış Oğuzun beylerini üstüne yığınak et

Aç görsen doyur,

Yalıncak görsen donat,

Borçluyu borcundan kurtar,

Tepe gibi et yığ,

Göl gibi kımız sağdır,

Ulu Toy eyle hacet dile

Olaki bir ağzı duâlının bereketiyle Tanrı bize erdemli bir çocuk vere"dedi.

"...ki bunların işleri aralarında müşavere iledir..."


Diğer milletlerdeki meclisler ile Türklerdeki meclisi kısaca karşılaştıracak olursak;


Çin Meclisi: Çin kaynağı der ki “Bu müşavirler meclisinin imparatorun yanında hiçbir önemi yoktu.” Bununla beraber halkı temsil eden kimsenin o meclise katılma hakkı da yoktu.


Roma: Birden fazla meclis vardır. Asillerin meclisi ön plandadır. Krallık döneminde ise “İhtiyarlık Meclisi” ortaya çıkmıştır ve sonradan “Senato” adını almıştır. İhtiyarlar meclisi Patrikiler ve Plebler sınıfından oluşuyordu. Kayd-ı hayatla kral tarafından seçilirlerdi.


Eski Yunan: Birden fazla meclis vardır. Beşler, Beş Yüzler, Arhonlar, Drakonlar vs… gibi meclisleri vardır. Bunlar sınıfların meclisleridir ve vatandaş sınıfının meclisi kralı bağlamazdı.


İran Meclisi: Bu meclisin kralı kontrol yetkisi olmadığından, kralın ağzından çıkan kanun olarak yorumlanmıştır.


Moğol: Kurultay adlı meclisleri vardı. Yalnız Cengiz Han ile ailesi meclise katılır ve çıkan karar Moğol hanını bağlamazdı.


Tabilik (Vassallık) Yükümlülükleri ve Sembolleri


Eski Türk devletlerinde hem kendilerinin tabiyeti altına gireceklerden hem de başka bir devlete kendileri tabi olduklarında uyacakları esaslar töre ile belirlenmiş ve belirli sembollerle resmi hale getirilmiştir. Bu itaat ve vassallık sembolleri ve uygulamaları şunlardır:

Rehin Verme

Ok alma

Tuğ ve Davul Alma

Kemer Alma (İtaat Kemeri)

Kurultay ve Toy Davetine icabet etme

Vergi verme

Unvan Alma

İl Olma




PROF. DR. MUALLÂ UYDU YÜCEL’in TÜRK TARİHİNE GİRİŞ Adlı Kitabından Alıntılanmıştır.

28 Ocak 2023 Cumartesi

Savaşın Efsaneleri | Tomris Hatun | TRT Belgesel

İslam Devletlerinde Askeri Teşkilat-1

 


Askerlik ve Askerlik Tarihi


İnsanlar uygarlığın ilk yıllarından beri, kendilerinin de asker olduğu birtakım kabilelerden oluşuyorlardı. Savaşa gerek duyulunca, hiçbir düzen ve eğitime girmeden toplanırlar ve savaşırlardı. Savaşlardan elde edilen mal ve ganimetlerden herkes güç, cesaret ve savaşçılığına göre bir pay alırdı. İnsanlar daha sonra bu durumdan daha uygar ve daha gelişmiş bir devreye çıkmışlar, görev dağılımı yaparak devletler kurunca, en eski sanatlardan olan kahinlik ve askerlik ortaya çıktı. Dünyada ilk önce asker düzenleyen devlet, Mısır firavunları devletiydi. Söz konusu devlet Hz. İsa'nın doğumundan 20 asır önce Sudanlılar ve Habeşlerden düzenli askeri birlikler oluşturarak, bu orduyla Kızıldeniz kıyılarında bulunan halkı itaat altına aldı. Daha sonra askerlik Asur, Babil, Fenike, Yunan vs. eski devletlerde, onları takiben de Romalılarda ve daha sonra da Araplar arasında yayıldı.


Firavunlar devrinde savaşta geçerli olan savaş taktiği ve asker düzeni, birbirlerini takip edecek şekilde sıralanmış saflardı. O günden günümüze ulaşmış tarihi kalıntılar üzerinde bu safların birçok resmi görülmektedir. Yunanlılar bu usulü bazı değişikliklerle beraber firavunlardan almışlar ve kendi dillerinde "Phalanx" kelimesiyle belirttikleri taburları oluşturmuşlardır. Tabur yöntemi askeri birbiri arkasında sıkı saflar, yani sıralar şeklinde yerleştirmekten ibarettir. Her tabur 4 bölük askerden oluşuyordu. Taburları oluşturan askerler birbirinden ancak birkaç ayak uzaklıkta durarak, birbirinin arkasında düzenli sıralar oluşturuyorlardı. Büyük lskender'in babası Filip zamanında bir taburun sayısı iki kat daha fazlaydı. Büyük lskender devrinde ise dört katına çıkmıştır. Ayrıca asker arasındaki boşluklar, omuzlar birbirine değecek dereceye kadar yaklaştırıldı. Bunun dışında lskender bazıları 24 ayak boyunda mızraklarla askeri silahlandırdı. Ordunun ilk safında mızrak boyları daha kısaydı. Arkada daha uzun, üçüncü safta birinci ve ikinci saflardan daha uzun bulunuyordu. Beşinci safa gelindiğinde bu safın taşıdığı mızrakların uzunluğu ilk saftan üç arşın ileri gelecek boydaydı. Filip hayattayken süvari birlikleri de kurmuştu. Oğlu lskender bu birliğe verdiği silahlara mancınığı da eklemiştir. Büyük lskender'in Hz. lsa'nın doğumundan 400 yıl önce savaş dünyasında elde ettiği dünya çapındaki başarılar, bu askeri düzen ve yapılanmadan kaynaklanıyordu.


Roma Askerleri ve Ordu Yapısı


Roma devleti kurulduğu zaman ordudaki tabur sistemini Yunanlılardan alarak kendi ordularında uyguladılar. Roma devletinin yükselme döneminde ordu her biri 6 bin askerden oluşan bölüklerden teşkil edilmişti. Bu bölükleri oluşturan askerler 3 sınıftı:


Savaş zamanında taburun ilk sırasını oluşturan delikanlılar,

Daha yaşlı adamlar,

Güngörmüş deneyimli askerler.


Piyadenin her bölüğüne bir süvari müfrezesi eşlik ederdi ki bu müfreze ok, sapan, kargılar atarak düşmanın piyadeyle savaşmasına engel olurlardı.


Daha sonra Romalılar söz konusu bölükleri sıraya koymaksızın ayırarak her grubu 10 bölük, her bölüğü üç kısım ve her kısmı da iki takıma böldüler. Takımlardan her biri 100 kişiden oluşuyordu. Bu askeri düzen yukarıda belirtilen tabur düzenine aykırıydı. Çünkü bu son usulde askerler bir sıra veya tabur yapılmaksızın ileride detaylarıyla yazacağımız gibi birkaç taburdan oluşan birer grup şeklindeydiler. Romalıların savaş zamanındaki ordu düzeni lslam fetihlerine kadar bu şekilde devam etti.


lslamiyet'in ortaya çıkışı döneminde Rumların askeri kuvveti 120 bin askerden oluşuyordu. Bunlardan her 10 bin asker, çoğunlukla soylulardan "patrik" adı altında bir kumandanın emri ve idaresi altındaydı. Komutanın yanında daha küçük rutbede iki subay vardı. Bunlardan her biri 5 bin askere komuta ederdi. Yine onun emri altında her biri bin kişiye komuta eden "drungri" adıyla 5 subay bulunurdu. Bunun altında daha küçük rütbede olmak üzere her biri 200 kişiye komuta eden "comes" adında 5 subay bulunurdu. Comes'den sonra "centurione" ve bundan daha küçük rütbede "damrah" adında çavuşlar ve onbaşılar bulunuyordu. Bunlardan damrah, 10 kişiye komuta ederdi. Rumların sözünü ettiğimiz askeri yapısı ile günümüzde geçerli olan askeri usul arasında büyük bir benzerlik vardır.


İranlılara gelince bunların ordu teşkilatı da sınıflardan oluşuyordu. Birincisi, büyük komuta sınıfıydı. Bunlara "mir-i miran" (beylerbeyi) denilirdi. Her beylerbeyinin emrinde "isfehbez" adıyla 4 subay bulunurdu. Bu dört subayın komutasında 4 "merziban", bunların her birinin emrinde 4 "salar", her saların emrinde 10 süvari ve 5 meşat vardı.


Araplarda Askeri Teşkilat ve Ordu


Araplar lslam'dan önce bedevi bir hayat yaşadıklarından düzenli bir ordu ve teşkilatları da yoktu. Kabilelerden biri savaş yapmak zorunda kaldığında, kabilede eli silah tutanlar toplanır, bir kısmı süvari, diğerleri piyade asker halinde ok, mızrak, kılıç vs. silahlarla savaşa giderlerdi. Himyer kralları ve Hire padişahları gibi lslamiyet'ten önce uygarlıktan nasip almış Arap devletleri bu söylediklerimizin dışındadır. Bunlar düzenli ordulara sahiplerdi. Daha sonra lslamiyet doğunca Müslümanlar diğer Araplardan ayrılarak kendilerine karşı gelenlerle din birlikteliği altında tek vücut olarak müdafa da bulunmaya ve savaşmaya başladılar. llk lslam'a giren kişiler büyük küçük hepsi askerdi. Muhacirler lslam'ın ilk asker ve ordusu kabul edilirler. Daha sonra Müslümanlar Medine'ye göç ederek ensarla birleşince gerek muhacirler gerek ensar birlikte bir askeri birlik oluşturmuşlardır. Savaşan bu birliğin komutanı Hz. Peygamber'di. Askerlerin arasındaki birlik ve beraberlik bağlarını da kardeşlik ve sevgi oluşturuyordu. Bununla birlikte bu ordunun asker sayısı çok azdı.


Müslümanlar gerek Hz. Peygamber, gerek Hz. Ebubekir zamanında yapılan fetihlerde ele geçirilen Hicaz, Yemen, Necid ve Yemame kabileleriyle çoğalmaya başlamışlar ve din kardeşliği altında birleşerek Şam, Irak ve Mısır'ı ele geçirmişlerdir. Buraları ele geçiren lslam orduları birtakım bölüklere ayrılmıştı. Her yerde bulunan asker bağlı olduğu kabile ve boya göre ayrılıyordu. Örneğin; Basra vilayeti "ahmas" adıyla 5'e bölünmüştü. Her kısımda lslam kabilelerinden biri oturuyordu. Bu 5 kısımda ikamet eden 5 Müslüman kabilesi Ezd, Temim, Bekr, Abdülkays ve Aliye halkıydı. Aliye ve Küfe halkına kent halkı adı verilirdi. Sözü edilen her "hums" (beş bölükten biri) üzerinde o kabileden bir emir bulunurdu. Müslümanların kurdukları yerlerden Küfe ve Füstat'da, Irak Şam ve Mısır'ın diğer yerlerinde bulunan lslam askerlerini bununla karşılaştırabilirsiniz. lslam askerleri her yerde bu şekilde bölümlere ayrılmıştı.


Müslümanlar lslam'ın ilk yayılma yıllarında tamamen askerdiler. Askerlikten başka bir şeyle meşgul olmazlardı. Hz. Ömer fetihle uğraşan bu Müslümanları tarımla uğraşmaktan men etmişti. Büyük ihtimalle Hz. Ömer Müslümanların lslam fetihlerinden sonra, ele geçirilen bölgelerde gördükleri bolluktan dolayı, rahat ve rehavete kapılarak, cihadı ihmal gibi, bir gevşeklik oluşmaya başladığını hissettiğinden bu yasağı koymuş olmalıdır. O cihadı savsaklatacak herhangi bir duruma fırsat vermemek için, lslam dünyasının her köşesine görevliler göndererek, ordu komutanları, askerlerin ailelerinin maaşlarının ve diğer masraflarının her zaman düzenli olarak ödeneceğini, bu nedenle tarımla uğraşmalarına gerek olmadığını bildiriyor ve ilan ettiriyordu. Büyük olasılıkla, Hz. Ömer bu çabalarıyla, Müslümanların kentlerde yerleşmemelerini amaçlamıştı. Öyle ki, diğer yerlerde bulunan dindaşlarına yardım veya bazı lslam beldelerine dışardan yapılacak saldırılardan korumak zorunluluğu ortaya çıkınca, söz konusu bölgelere gönderilmeleri veya kaydırılmaları zor olmasın.


Müslümanlar arasında seçilmiş askerlerden oluşan düzenli ordu kurulması ilk kez, Hz. Ömer zamanında hükumet divanı oluşturulduğu tarihte başlamış ve Emeviler devrinde tamamlanmıştır. Gelişmelerden anlaşılıyor ki zorunlu askerlik görevi Emeviler devri ortalarına doğru başlamıştır. Önceki yıllarda askerler, din yolunda cihada çıkmak ve ele geçen ganimetlerden pay sahibi olmak üzere gönüllü olarak savaşa giderlerdi. Hz. Osman'ın (H. 35/656) yılında ortaya çıkan karışıklıklar sırasında şehit edilmesinden sonra ortaya çıkan fitne sırasında Müslümanlar kendi aralarında bir süre savaştılar. Bu fitne sırasında tüm lslami gruplar yalnızca hakkı savunduklarına inanarak fitneye alet oluyor ve savaşıyorlardı. Halifelik Emevilerin eline geçip de Müslümanlar tek bir devlet haline gelince, çeşitli fırkaların (grup, hizip, parti) etkileri azalmıştı. Artık halk gönüllü olarak savaşa gitmek için bir neden göremiyordu. Halifeler bu durumu görünce, zorunlu olarak düzenli askeri birlikler oluşturdular. Müslümanlar arasında askerliği ilk kez zorunlu hale getiren büyük olasılıkla, Abdülmelik b. Mervan'ın valisi Haccac b. Yusuf'tu. 

Emevi Devleti, bu dönemde en uzak noktalara kadar ulaşmış, Müslümanların sayısı ve lslam ülkesinin yüzölçümü genişlemişti. Bunun bir sonucu olarak Müslümanlardan bir kısmı tarımla uğraşmaya başlamıştı. Muaviye zamanında bile, Müslümanlar arasında rahat yaşam arzuları oluşmaya başlamıştı. Ancak Muaviye bu durumu çabuk fark etmiş ve kendilerine maaşlar bağlayarak onları tarımla uğraşmaktan vazgeçirmişti. Muaviye'nin oğlu Yezid, daha sonra ikinci Muaviye, ondan sonra Mervan b. el-Hakem birbirini takip ederek hilafet makamına geçip de bunlardan her biri halkın kalbini kazanıp kendilerine bağlamayı beceremeyince, asker de görevinde tembellik yapmaya başlamıştı. Abdülmelik hilafete geçtiği tarihlerde askeri teşkilat oldukça bozulmuştu. Halifenin emrine uyarak kimse savaşa gitmiyordu. Bu itaatsizlik olayından etkilenen ve üzülen halife, polis teşkilatı başkanı olan Ruh b. Zenba ile bu konuyu görüşmüştü. Ruh b. Zenba emri altında bulunan Haccac b. Yusuf'u tavsiye etti: "Onu başkomutanlığa tayin ederseniz askeri istediğiniz gibi itaat altına alır." Bunun üzerine Abdülmelik onun tavsiyesine uyarak Haccac'ı başkomutan yaptı. Haccac çok sert ve zalim bir adam olduğundan, gösterdiği şiddet ve zorbalıktan korkan ve Ruh b. Zenba'ın emrinde bulunan askerden hiçbir kimse onun emrinden dışarı çıkamadı. Orduda asayiş ve düzen sağlandı. Ancak Haccac o maiyyet adamlarının öyle ayrı bir konumda kalmalarını da hazmedemiyordu. Bir gün asker savaş için hareket etmişti. Ruh'un adamları ise yerlerinden kımıldamamışlardı. Onlar yemek yemekle meşgulken Haccac yanlarına gitti ve "Müminlerin Emiri hareket etmişken siz nasıl burada duruyorsunuz?" dedi. Öteden beri gördükleri müsamaha ve gevşeklikten oldukça şımarmış olan askerler Haccac'a "Be adam ne uzatıyorsun? Sen de gel beraber yiyelim" cevabını verirler. Haccac "Ne yazık ki, o eski günler geçti" diyerek onlara güzel bir dayak attırıp asker içinde teşhir ettirip azarladıktan sonra, Ruh b. Zenba'ın çadırlarını da yaktırır. Ruh bu durumdan fena halde etkilenmiş bir şekilde, ağlayarak halife Abdülmelik'in huzuruna gider. Abdülmelik üzüntüsünün nedenini sorunca, o da: "Ey müminlerin emiri! Bir zaman maiyetimde bulundurduğum Haccac b. Yusuf adamlarıma dayak atıp çadırlarımı yıktı." Abdülmelik, Haccac'ı huzuruna çağırıp sebebini sorunca Haccac "Ey müminlerin emiri! Bunu yapan ben değilim" cevabını verir. Abdülmelik "O halde kim yaptı?" diye sorar. Haccac bunun üzerine "Efendim bunu yapan sizsiniz, çünkü benim elim sizin elinizdir. Kırbacım da sizin kırbacınızdır. Müminlerin Emiri Ruh b. Zenba'a bir çadır yerine iki çadır ve bir adam yerine iki adam vererek kalbini ve zararını tamir edebilir. Ancak kendi hizmetinde kendisinin halifeliğini güçlendirmek ve otoritesi uğrunda yapılan uygulamalarımdan dolayı beni kırmamalıdır" cevabını verir. Abdülmelik Haccac'ın cevabını uygun görür ve Ruh'ın zararını ödettirir. Bu olay Haccac'ın otoritesini gösteren ilk örnektir. Bu olaydan sonra Haccac'ın halife yanındaki konumu daha da güçlenmiştir.


Haccac'ın bu uygulaması, lslam devlet teşkilatında düzenli ordu ve askerlik teşkilatı tarihinin başlangıcı olarak kabul edilebilir. Sonraki yıllarda bu düzenli ordu sistemi bir gelenek haline gelmiştir. lslam askerleri biri "mürtezika" (maaşlı) diyeri "mütetavvia" (gönüllü) olarak iki çeşit asker şekline dönmüştür. Bununla birlikte gerek maaşlı, gerekse gönüllü olsun, askerler; Yemen, Hicaz ve Necd halkından (Kahtaniler ve Adnaniler) Arap idiler. Bunların içinde az bir miktar "mevali" ve köle de vardı.


İslami Devirde Arap Olmayan Askerler


Yukarıda açıklandığı üzere, Abbasiler kendi adlarına halifeliklerini güçlendirmek ve egemenlik kurmak için Arap olmayanların yardımına ihtiyaç duymuşlardı. Bu durum, Arap olmayanlardan birkaç bölüğün Abbasilerin askerlik hizmetine girmesine neden oldu. lslam hizmetine ilk giren yabancı askerler, Ebu Müslim Horasani'nin yanında bulunan ve halifeliği Abbasilere teslim eden Horasan halkıydı. Bu yüzden II. Abbasi halifesi Mansur zamanında lslam askerleri Yemenli (Kahtaniyye), Hicaz ve Necdli (Adnaniyye), Horasanlı (İranlı) fırkalardan oluşuyordu. Daha sonra bu bölüklere, halife tarafından kendi makamlarını koruma ve karışıklıkları bastırma için özel askeri birlikler haline getirilen bir dördüncü grup eklendi. Ancak garip olan nokta şu ki, halifelerin kendi egemenliklerini sürdürmek için kullandıkları aynı araçlar kontrolün kendi ellerinden çıkmasına da neden olmuştur. H. 218/833 yılında 8. Abbasi halifesi Mu'tasımbillah'a geçtiği zaman Arap olmayan unsurlar devlet işlerinde büyük bir güç elde etmişlerdi. Halifeler artık hayatlarından emin değildiler. Mu'tasım da kendi hayatından korktuğu için Mısır'da özel bir birlik kurdurarak kendi yanında görevlendirmiş ve bu birliğe "megaribe" adını vermiştir. Bu bölük içinde muhtemelen Mağrib halkından da askerler bulunmuş olmalıdır ki, bu isim verilmiştir. Mu'tasım, daha öce de belirttiğimiz üzere, Türkistan'da bulunan Üşrusene, Semerkant, Fergana halkından olup Bağdat esir pazarlarından satın aldığı kölelerden, başka bir askeri birlik oluşturarak kendi muhafız birliğini kurdurmuştu. Bu askere önceleri "ferganalılar" (Feragana) sonraları Türkler (Elrak) adı verilmişlir. Bunlar diğer askeri birliklerden daha çok Abbasi Devleti için tehlikeli olmuşlardır. Zamanla kontrolden çıkarak devlet adamlarına karşı gurur ve zorbalıkla hareket etmeye ve Arap askerlerini aşağılamaya, küçük görmeye ve Bağdat halkını rahatsız etmeye başladılar. Üstelik çok kere bindikleri atları Bağdat sokaklarında koştururlar, halkı ve çoluk çocuğu korkuturlardı. Halk rahatsız edici bu durumdan dolayı halife Mu'tasım'a yoğun şikayetlerde bulundu. Mu'tasım sonunda bu özel birliklerini Bağdat'tan çıkarmaktan başka bir çare bulamadı. Bu nedenle H. 221/836 yılında bu askerlerin yerleşmesi için Samarra şehrini kurdurup, kendisi de askeriyle beraber oraya taşındı.


Mu'tasım'ın hilafeti, Arapların kendi halifelerinden nefret ve şikayet etmelerinin başlangıcı oldu. O devirde Arapların dışından olan askere cünd (asker) ve Arap askerine harbiyye adını verirlerdi. Bunların hepsi de piyadeydi. "Mutatavvia" denilen "gönüllü askere" gelince; bunlar kendi arzularıyla askerliğe girmiş olduklarından çoğunlukla lslam toprakları dışında savaşla uğraşırlardı. Halifelerin yanında bulunan orduda okçu "tirendaz", "neftci" "mancınıkçı" ve "taşçı" bölükleri vardı. Okçular savaşta ok kullanırlar. Neftçiler düşman kalelerini yakmak için neft atarlar, mancınıkçılar (o günkü topçular) düşmanı mancınığa tutarlar. Ve taşçılar da taş ile taşlayan bölüktü. Günümüz uygar devletlerinde olduğu gibi, o günlerde de savaş veya barışta, askerlerle beraber tabipler ve eczacılar da bulundurulurdu.

Daha sonra söz konusu Türk askeri bölüğünden başka bölükler de kuruldu. Bunlar devletin idaresini ele geçirme konusunda birbirlerine rakip oldular. Abbasi halifelerinin on dördüncüsü olan Mühtedi zamanında kurulan "şakiriyye fırkası" bunlardan biridir. Bu bölük veya fırka Mustainbillah zamanında korkunç bir görünüm almıştı. Bu sırada halife saraylarında "gılman" adı verilen bir çeşit özel muhafızlar da oluşturulmuştu. Mısır'daki Fatımiler'de de bu çeşit özel birlikler vardı. Abbasiler'de Arap piyade askerinden de büyük bir kısım "mesafiye" adını alan bir bölüğe dönüştü. Daha sonra Muktedirbillah'ın valilerinden biri olan lbn Sac'ın adından dolayı "Fırka-i Saciyye" adıyla bir bölük daha oluşturuldu. Gerek Türklerden, gerek vs.'den olarak Arapça kaynaklarda dikkatimizi çeken "bilaliye", "sadiye" vs. gibi diğer bölükler de türemişti. Söz konusu bölüklerden her biri kuvveti ölçüsünde devlet işlerinde etkinliklerini artırmaya çalışıyorlardı. Çoğunlukla bu bölükler birbirleri ile veya özel birliklerle karışıklık çıkarırlardı. Bu etkilerden dolayı, fiili egemenlik Arapların elinden çıktı. Kureyşliler ve Arapların eski önemi kalmadı. Bütün güç ve etkinlik Türklere ve diğer unsurların eline geçti. Neticede ünlü "tavaif-i mülük" (küçük devletler veya beylikler) ortaya çıktı.


Divanü'l-Cünd (Ordu Divanı)


"Daire-i Harbiyye veya Askeriyye" demek olan bu divan, lslam askerlerinin isimleri, maaş ve tayinatlarının kayıt ve düzenlenmesi amacıyla, Hz. Ömer tarafından Medine'de kurulmuştu. Bununla birlikte söz konusu divan o dönemde "divanü'I cünd" adıyla bilinmiyor ve sadece "divan" deniliyordu. Bu divanda Mekkeli ve Medineli Müslümanlardan ve tabiün'dan (sahabeden sonraki nesil) olan Müslümanların, Hz. Peygamber'e olan yakınlıklarına ve lslamiyet'teki önceliklerine göre, isimleri ve kendilerine ayrılan maaş miktarları kaydediliyordu.

Her Müslümanın, kendisine, ailesine ve çocuklarına verilen maaşlar ayrı ayrı yazılmıştı. Söz konusu dönemde Müslümanların tamamı, asker oldukları için kurulan divan da askeri divandan daha çok "Müslümanların divanı" anlamına geliyordu. Sözü edilen soy ve kıdem sahipleri ölünceye kadar maaş ve tayinatlar soy ve lslam'a giriş önceliğine göre veriliyordu. Bunlardan kimse kalmayınca lslam askerleri teşkilatında yalnız cesaret ve beceri aranılarak ona göre düzenleme yapılmış ve maaşlar tayin edilmiştir.


Bir adamın askerliğe kabulü bazı şartlara bağlıydı. Bir kimse askerlik mesleğine girmek isterse divan başkanına bir dilekçe sunmak zorundaydı. Başkan, isteklinin kabiliyetini veya yeterliliğini araştırırdı. Askerlik için yeterlilik şartları hür, ergen ve Müslüman olmanın yanında, vücut sağlamlığı, cesaret ve atılganlık gibi özelliklerdi. lsteklide bu özellikler bulunursa, askeri kayıtlara (sicillere) adıyla beraber soyu, boyu, rengi ve diğer ayırt edici özellikleri yazılırdı. Böylece adayın başkasıyla karıştırılması da engellenmiş oluyordu.


Divan kayıtlarının tutulmasında, Hz. Ömer tarafından konulan metot üzere soy ve önceliğe dikkat etme kuralına devam edilmiştir. Askerler defterlere kabile ve cinslerine göre kaydedilirdi. Böylece bir kabile ve ırk diğeriyle karışmamış oluyordu. Kaydedilen asker Arap'tan ise bağlı oldukları kabileler Hz. Peygamber'e olan yakınlık sırasına göre kaydedilirdi. Öncelikle Peygamber'in asıl soyundan başlanılır ve devam edilirdi. Adnan ve Kahtan'dan olan Araplar arasında kayıt yapılırken Adnan Arapları, Peygamber'in soylarından geldiği için Kahtan Araplarından önce yazılırdı. Adnan kabilesi aslında Rebia ve Mudar kabilelerini kapsıyordu. Bu iki kabilenin yazımında da Mudar diğerinden önce gelirdi. Çünkü onlar Peygamber'e daha yakındılar. Muzar kabilesi Kureyş vs. boylara ayrılıyordu. Kureyş kabilesi Peygamber'in kabilesi olduğundan diğerlerinin hepsinden önce gelirdi. Kureyş kabilesi ise, Haşimoğulları, Ümeyye Oğulları vs. kabileleri içine alıyordu. Peygamber kendileri arasından çıktığı için, Haşimiler diğer kabilelerden önce gelirdi. Şu durumda Haşimiler protokol listesinin başını çekiyordu.

Bunlardan sonra diğer boylar, soy ve nesep sırasıyla kaydolunurdu. Arap olmayan askerlerin kaydı yapılırken nesep kuralı gözetilmezdi. Bunların Türk, Hintli gibi cinsleri veya Horasanlılar ve Ferganalılar (megaribe) gibi ülkeleri göz önüne alınıyordu. Ancak bunların içinde lslamiyet'i kabul açısından kıdemliler varsa kıdemlerine göre dtvan kayıtlarında özel bir şekilde kaydolurlardı. Böyle bir özellikleri yoksa, halifeye veya valiye olan yakınlık dereceleri ve makamlarına bakılarak düzenleme yapılırdı. Aralarında eşitlik olursa, o durumda halifeye hangileri daha itaatliyse onlar öne geçirilirdi.


Askeri divanın biri haberleşmelere, diğeri maaşların ödenmesine, bir diğeri savaş giderlerine, diğerleri de öbür işlere ait olarak, zaman ve yere göre değişen farklı şekilleri ve bölümleri vardı.


Asker Maaşları


Ayda veya yılda belli zamanlarda belli miktarda askere verilen paraya maaş denir. Hz. Peygamber zamanında lslam askerlerinin maaşları belli ve sınırlı değildi. Ele geçen ganimet ve haraç çoksa çok, azsa az verilirdi. Hz. Peygamber söz konusu mallardan 1/5'ini ayırdıktan sonra geri kalanı sahabeye öncelik ve soya bakmaksızın eşit olarak pay ederdi. Hz. Ebubekir de böyle hareket etti. Ancak Hz. Ömer halife olup divan oluşturunca aşağıdaki bölümde görüleceği üzere, Müslümanları soy ve lslam'a girişteki önceliğine göre sıralayarak birtakım sınıflara bölmüş ve her sınıfa Hz. Peygamber'e olan yakınlığına ve lslam'daki önceliğine vs. gerekli nedenlere göre ayn ölçülerde maaşlar tayin etti. Aşağıdaki cetvelde görülen rakamlar lslamiyet'in ilk yıllarında yıllık olarak belirlenen maaşları göstermektedir.


Hz. Ömer Devrinde Asker Maaşları


Bedir Savaşı'na katılan muhacir ve ensardan

(Mekkeli ve Medineli Müslümanlar) her birine 5.000

Bedir Savaşı'nda bulunmayan Mekkeli ve

Medineli Müslümanların her birine 4.000

Hz. Peygamber'in her bir eşine 12.000

Peygamber'in amcası Hz. Abbas'a 12.000

Hz. Hasan ve Hüseyin'e 5.000

Hz. ômer'in oğlu Abdullah'a (Halifenin oğlu) 3.000

Muhacir ve ensarın oğullarından her birine 2.000

Mekke halkından her birine 800

Müslümanlardan her birine 300-500

Muhacir ve ensar kadınlarına 300-600


Hz. Ömer zamanında askere ve diğer halka verilen maaşlar (bazı rivayetlerde küçük farklar olmakla birlikte) yukarıda gösterilen miktarlardaydı. Bu maaşlar günümüzde verilen maaşlarla karşılaştırılırsa büyük fark görülür. Bir dirhemi bir frank kabul edersek -ki yaklaşık o kadardır- lslam'da en önemli kişiye verilen yıllık maaş toplamının 5.000 frank veya 200 lngiliz lirasını geçmediği anlaşılır. Ayrıca o günkü tüm Müslümanları asker kabul edersek, muhacir ve ensar ve özellikle Hz. Ömer'in o askerlerin subayları gibi düşünülmesi gerekir.


Yukarıdaki tabloda "Müslümanlardan her biri" tabiriyle belirttiklerimiz erlerdir. Bunlara verilen maaşlar diğerlerine göre oldukça azdır. Erin veya neferin maaşı, bağlı olduğu kabilenin konumu, savaştaki gayreti veya lslamiyet'e hizmeti gibi bazı değerlendirmelere bakılarak 300'den 500 dirheme kadar değişiyordu. Hz. Ömer zamanında subayların yıllık maaşları 4.000'le 5.000, erlerin maaşı 300-500 arasında demektir. Bunların eşlerine ve çocuklarına ayrıca tahsisat verilmesinden başka kendilerine de ayda 2 cerib buğday veriliyordu. Cerib 600 zira kare büyüklüğündeki arazi parçasına denilir. Buradaki ceribden maksat söz konusu toprakta yetişen üründür. Kısaca söylemek gerekirse lslam'ın ilk yıllarında asker erlerine verilen maaşlar günümüzdekine oranla fazlaydı. Subaylarınki ise bunun tam tersidir.


lslam askerlerinin maaş ve tahsisatı Hulefa-i Raşidin devri boyunca sözü edilen ölçülerde devam etti. Daha sonra Emeviler halifeliği ele geçirmek için büyük mücadeleler yapmışlardır. Buna bağlı olarak, llk halife Muaviye amacına ulaşmak için, Arapların desteğine muhtaç olduğundan, ölçüsüzce para dağıtarak yandaş toplamaya çalışmıştır. Muaviye'nin yanında 60.000 asker vardı ve bunlara yılda 60.000.000 dirhem harcıyordu. Şu durumda askerin her birine yılda 1000 dirhem veriliyordu. Bu miktar Hz. Ömer devrinde verilen maaşın iki katından çoktu.


Muaviye'ye destek veren ve kendisi için savaşan, idaresini güçlendiren kabileler arasında Yemen kabilelerinin özel bir yeri vardır. Bunlar bu hizmeti aldıkları yüksek maaş ve tayinattan dolayı yapıyorlardı. Bu vakte kadar Raşidin devri denilen ilk halifelerin duygu ve düşüncelerinden uzaklaşılmış, Peygamber ve Raşidin devrindeki ilahi hava zayıflamış ve yalnızca "cihad" düşüncesi ile savaşa gitme duyguları körelmeye ve sönmeye başlamıştı. Muaviye, sayıları 2.000 e ulaşan bu Yemenlileri diğerleriyle karıştırmaz ayrı bir askeri bölük halinde tutarak bunlara iki kat maaş verirdi. Komutanlarını da yakınında tutar ve onlarla en önemli işler konusunda görüş alışverişinde bulunurdu. Yemenliler böyle üstün konuma çıkınca üstünlük ve öncelik duyguları nedeniyle şımarmaya başladılar. Emevi Devleti'nin kendileri sayesinde kurulduğunu ve isterlerse Hicaz ve Necd Araplarını vs. Arapları Şam'dan çıkarmaya güçleri olduğunu söyleyerek böbürleniyorlardı. Zamanla Muaviye bunlara bu kadar yüz verdiğinden dolayı pişman oldu. Hatasını telafi ederek İnsanların kalplerini kazanmak için Kays gaylan kabilesinden seçme birlikler oluşturup onlara da o oranda fazla maaş bağlayarak bir denge kurdu. Halife Muaviye deniz savaşlarına Yemenlileri ve kara savaşlarına Kayslı askerleri gönderiyordu. Bu duruma Yemenliler dayanamayıp karşı çıkınca, iki bölüğü birleştirerek ikisini birlikte göndermeye başladı.


Muaviye, paranın gücünü yalnız askeri ve orduyu kendine bağlamak için kullanmıyordu. Kendisine yandaş toplamak ve aleyhinde bulunanların kin ve nefretini söndürmek için de kullanıyor ve bu amaçla bol miktarda para dağıtıyordu. Çoğu kez bazı kişilerin, kendisinin rakibi olan Hz. Ali'yi desteklediklerini bildiği halde bunlara da maaş bağlardı. Diğer taraftan valiler akıllarının kısalığından ve Muaviye'nin asıl amacını bilemediklerinden dolayı, emri yerine getirmek istemezlerdi.

Örneğin Küfe halkı Hz. Ali'nin en ateşli ve gayretli yandaşlarıydılar. Muaviye ve orada bulunan valisi Numan b. Beşir'e, Küfe halkına ayrılmış bütçeye onar dinar zam yapmasını buyurdu. Vali emri uygulamak istemedi ancak engel de olamadı.


Daha sonra Emevi halifelerinden Yezit, Mervan, Abdülmelik zamanlarında da maaş, hediye ve bahşişler bu durumda devam etti. Abdülmelik kendi zamanında kendisine muhalefet edenlerle mücadele için yandaş kazanma işinde oldukça ileri gitmişti. Haccac, Abdülmelik'in emriyle Reibil'e gönderdiği askere 2.000.000 dirhem sarf etmişti (maaşlar ve komutanlara verilen bahşiş ve hediyeler dışında). 10. Emevi halifesi Velid b. Yezid halifelik makamına geçince culus günü askerin maaşına onar dirhem artış sağladı. Muhtemelen bununla kendisinde bulunan eğrilik ve savurganlığı göz önüne alarak askerin gözünü kapatmak ve sevgilerini kazanmayı amaçlamıştı. Bununla birlikte Emeviler'in son günlerine doğru maaşlar azalmış ve 500 dirheme kadar inmiştir.


İlk Abbasi halifesi Saffah askerin aylık maaşını 80 dirheme çıkardı. Böylece askerin maaşını Emevilerin ilk dönemlerindeki orana yükseltmek istiyordu. Süvariye de yarısı hayvanın masrafına karşılık olarak, piyadeye verilenin iki katı veriliyordu. Durumdan anlaşıldığına göre, Abbasiler devrinde askerin maaşı devletin yükselmesi ve ilerlemesine paralel oranda artmadı. Tam aksine devlet güçlendikçe maaşların miktarı o ölçüde azalıyordu. Me'mün devrinde piyade askerinin maaşı 20 ve süvarininki 40 dirheme indirildi. H. 201 yılında Isa b. Muhammed'in maiyeti bulunan ordu 125 bin piyade ve süvariden oluşuyordu. Piyadelere 20'şer ve süvarilere kırk dirhem maaş ödeniyordu. Ek olarak Abbasiler devrinde altın fiyatı daha da yükselmişti. Bir dinar Hz. Ömer zamanında 10 dirhemken Me'mün zamanında 15 dirheme yükselmişti.


Yukarıdaki bilgilerden anlaşıldığına göre, maaşlar Emeviler devrinde Raşid Halifeler devrindekinden daha yukarı çıkmış, Abbasiler devrinde daha da azalmıştır. Bunun sebebi Emeviler devrinde yandaş kazanmak zorunluluğuydu. Emeviler egemenliklerini desteklemek için Arapları para vs.'yle kendilerine yaklaştırdılar. Bu yüzden maaşlar bol miktarda veriliyordu. Oysa Abbasiler devrinde bu zorunluluk neredeyse ortadan kalkmıştı. Çünkü Araplar o vakte kadar diğer milletlerle karışarak iş güçle uğraşmaya başlamışlardı. Bunun dışında Abbasiler, iktidar konusunda kendilerine yardım ettiklerinden dolayı Arap olmayanlardan da birçok kişi görevlendirmişlerdi. Ayrıca Arap olmayanlar Araplardan daha az bir maaşa razı oluyorlardı. lbn Hurdazbih'in rivayeti doğruysa, lslam askerlerine verilen en küçük maaş o tarihlerde Rumların kendi askerlerine verdikleri maaşın birkaç katıydı. Onun verdiği bilgilere göre, Rumlarda askere verilen yıllık maaş on iki ile on sekiz dinar arasında değişiyordu. Ayrıca bu maaş 3 veya 4 yılda bir ödenirdi. Oysa Arap askerinin maaşları yıllık, aylık veya birkaç aylık olmak üzere taksit şeklinde belli zamanlarda düzenli ödenirdi. Ödemeler yalnızca Abbasilerin son devirlerine doğru sekteye uğradı. Yalnız bu dönemde maaşlarının ödenmesinde sıkıntı çekilmeye başlandı. Her devletin kriz zamanlarında olduğu gibi, askeri her kim daha çok memnun edebiliyorsa halife de o oluyordu.


Asker maaşları Selçuklular zamanında nakden ödeniyordu. Bu devirden itibaren maaş yerine toprak verilmeye başlanmıştır (ikta veya timar sistemi). Bunu ilk uygulayan Selçuklu vezirlerinden olup (H. 485/1092) yılında vefat eden Nizamülmülk idi. Büyük devlet adamları arasında sayılan bu kişi, Selçukluların veziri olarak birçok ıslahat yaptı. Bağdat'taki medreseleri (darü'l-fünunlar) ilk kuran kendisiydi. Bağdat'ta "Nizamiye Medresesi" adıyla kurulan o ünlü büyük medrese bu kişinin eseriydi. Nizamülmülk, Alparslan'a daha sonra oğlu Melikşah'a da vezirlik yapmıştır. Yirmi sene süren vezirliğinde devletin tüm işleri kendisinin elindeydi. Hükümdar; taht sahibi olmaktan ve avla uğraşmaktan başka bir iş yapmazdı. Akıllı ve iyi niyet sahibi olan bu dirayetli vezir, kendi zamanında Selçuklu devletinin genişlemesine paralel olarak, ülke topraklarının mukataa suretiyle korunmasını arzu ettiğinden, toprakları mukataalara dönüştürüp askere dağıttı. Nizamülmülk toprakların bu şekilde askere verilmesi (tefvizi) ile bir kat daha mamur olacağını düşünmüştü. Çünkü toprak böyle birçok elde bulunursa bu eller kendi menfaatleri gereğince toprağın işlenmesine gayret ederler. Tam tersine toprak yalnız devletin elinde kalırsa o kadar mamur olamazdı. Nizamülmülk'ün bu teşebbüsü iyi sonuçlar verdi ve ülke bayındır bir hale geldi. Ürünler arttı. Nizamülmülk'ten sonra gelen melik ve sultanlar da geçen yüzyılın başlarına kadar bu usul üzerine hareket ettiler.


Asker Sayısı


Daha önce belirttiğimiz gibi lslamiyet'in ilk yıllarında tüm Müslümanlar askerdi. Bu durumda onların sayısı o devirdeki lslam askerlerinin sayısı demektir. H. 1. yılda lslam askerlerinin sayısı yüzlerle ifade ediliyordu. Oturdukları yer de Medine'ydi. Daha sonra bu askerin sayısı yeni Müslümanlarla arttı. Ünlü hadis kitabı Buhari'de geçen bir hadis-i şeriften anlaşıldığına göre Hz. Peygamber lslamiyet'i kabul edenlerin sayılıp yazılmalarını arzu buyurmuş, 1500 kişilik bir nüfus ortaya çıkmıştı.


Savaşların sonuncu olarak H. 9. yılda yapılan Tebük Savaşı sırasında Müslümanların sayısı 30 bin piyade ve 10 bin süvariden oluşuyordu. Hz. Peygamber devrinin sonlarına doğru Arap askerinin sayısı bu kadardı. Daha sonra Hz. Ebubekir ve Ömer zamanlarında lslam askerlerinin sayısı 150 bini aştı. Raşid Halifelerin son dönemlerinde ise bu sayı bir kat daha artmıştı.


Emevilerin hilafetlerinin ilk yıllarında Basra ve Küfe'de bulunan asker sayısı 140 bine ulaşmıştı. Bunlardan 80 bini Basra'da, 60 bini Kufe'de bulunuyordu. Eş, çoluk çocuk da eklenince 200 bin nüfusa ulaşıyorlardı. Mısır'da da aile bireyleri sayılmaksızın yalnız erkek olarak 40 bin Müslüman vardı. Şam bölgesinde bulunan lslam askerleri de bu sayıdaydı. Iran topraklarında vs. bölgelerde bulunan lslam askerleri bu sayıya dahil değildir.


lslamiyet'in ilk yıllarında hilafet makamına geçen halifeler Hz. Peygamber'in izini takip ederek Müslümanların nüfus sayımına büyük önem veriyorlardı. Bu nedenle bu görevi yapmaları için her kabile üzerine bir kişi tayin etmişlerdi. Bu kişiler her gün kabileler içinde "Dün gece kimsenin çocuğu doğmuş mu, kimsenin misafiri gelmiş mi?"diyerek dolaşırlar yeni doğan çocukları ve gelen misafirleri yazarak hükumet divanına haber verir ve kaydettirirlerdi.


Bu nüfus sayımı zaman zaman her vilayette yenileniyordu. lslami devirde Mısır'da ilk nüfus sayımı Amr b. el-As tarafından yapıldı. Daha sonra (H. 65/M. 684) yılından (H. 86/M.705) yılına kadar Mısır valiliğinde bulunan Abdülaziz b. Mervan, daha sonra Kurra b. Şerik (H. 90-96/M. 709-715) ve (H. 101/M. 720) yılında bu valilikte bulunan Beşir b. Saffan zamanlarında da Mısır'da nüfus sayımı yapıldı. Arapların lslam topraklarında yaptığı en son nüfus sayımı Hişam b. Abdülmelik (H. 105-127/M. 724-744) zamanındaydı. Ancak bu sayımla ilgili bilgiler günümüze ulaşmamıştır. Bunlar da Emevilerin kaybolan diğer eserleri arasındadır.


Abbasilere gelince; bunlar daha önceden belirtildiği gibi Araplardan çok, lranlı ve Türklere önem veriyorlar ve görevlendiriyorlardı. Üstelik Mu'tasım H.218'de hilafet makamına geçince bütün vilayetlere bir emir göndererek devlet dairelerinde görevli Arapların kayıtlarının silinmesi ve maaşlarının kesilmesini emretti. Bu durumu hazmedemeyen Araplar emre karşı gelmek istedilerse de direnişleri bir yarar sağlamadı. Bu tarihten başlayarak Arapların güç ve ağırlıkları azalmaya başlamıştır. Devletin askeri sürekli lran, Türk vs. unsurlardan oluşmaya başladı. Arapların Abbasi halifelerine karşı ne kadar kırgın olduklarına aşağıdaki olay örnek sayılabilir. Mu'tasım'ın ölümünden sonra yerine geçen Vasık halifelik makamına oturduğu sırada, ünlü şair Da'bel Huzai, Samire'de bulunuyordu. Mu'tasım'ın vefatı ve Vasık'ın halife olduğu kendisine haber verilince şair "Hamd olsun bu duruma ki, fani insanlar ebedi uykuya daldıkça bunlar için hüzün, elem ve üzüntüye gerek kalmıyor. Bir halife ölüyor diğeri yerine oturuyor. Ancak hiçbir kimse ne öncekinin ölümünden üzülüyor ne de diğerinin halife olmasından sevinç duyuyor" anlamında beytler söylemişti. Gerek Emeviler gerek Abbasiler zamanında savaş veya barış döneminde görevlendirilen askerin sayısını kesin olarak tesbit etmek imkansızdır. Şu kadar ki savaşa gönderdikleri askerin sayısını göz önüne alırsak oldukça çok askere sahip oldukları anlaşılır. Yezit b. Mühelleb, Cürcan ve Taberistan üzerine hareket ettiği zaman emrinde Arap olmayanlardan ve gönüllülerden başka 120.000 maaşlı asker bulunuyordu. Abbasi halifelerinden Harünürreşid maiyet adamları, hizmetliler ve gönüllüler dışında 135 bin askerle Rum ülkesinde bulunan Hirakl şehri üzerine hareket etmişti. Mısır'da lhşidliler devletinin kurucusu olan Mehmet b. Togaçın ordusu 400 bin asker ve 8 bin memlükten oluşuyordu. Her akşam bu memlükten 2.000'i kendisini koruyordu. lbn Haldun, Abbasi halifelerinden Mu'tasım'ın Anadolu'daki Umuriyye şehrinin fethine 900 bin asker gönderdiğini yazıyor. Arap asıllı olmayan askerle özel askerleri vs.'yi hesaba katmayarak doğu ve batıdan, yakın uzak bütün lslam sınırları üzerinde bulunan ordu konaklarındaki muhafız birliklerinin ne kadar olması gerekeceğini göz önüne alırsak, yukarıda kaydolunan sayıları doğal görmek gerekir. Abbasilerden Me'mun'un yalnız özel birliklerindeki asker sayısının 33.000'e ulaştığı görülmüştü.


Rütbeler ve Askerlik Çeşitleri


Cahiliye döneminde Arapların askeri ve ordusu yoktu. Bununla birlikte gerektiğinde kabile emiri komutan kabul edilirdi. Kabile reisi yağma veya başka bir konuda göndereceği bir askeri birliğe kendisine vekil olarak bir komutan tayininine gerek görürse, o dönemde "menkib" adı verilen birini tayin ederdi. Ondan daha aşağı rütbede "arif' gelirdi. Menkib beş, arif ona kadar veya daha fazla ere komuta ederdi.


Araplar lslam'ın ilk yıllarında Cahiliye döneminin sözünü ettiğimiz yöntemini devam ettirerek, askeri her biri on kişiye komuta eden ariflere taksim etmişler ve kumandanlığı da kıdemli ve tecrübeli kişilere vermişlerdi. llk lslam fetihlerinde askerler böyle düzenlenmişti. Daha sonra arifler yedişer yedişer bölünerek bunların sayısı 100'e ulaşmış ve her arifin maiyetine kıdem ve tecrübeye göre sıralanan askerin sınıflarına göre 30-40 ve bazılarının emrine 20 er verilmiştir. Ariflerin üzerine "ümerai'l esba"' adıyla komutanlar bulunurdu. Ariflere maaş dağıtımını komutanlar, erlere ise arifler yapardı.


Emeviler devrinde asker düzeninde çok az değişiklik yapılmıştı. Devlet Abbasilere geçince askeri düzenlemede her on kişiye komuta etmeye "arif', her 50 kişiye "halife", her 100 askere "kaid" adı verilen komutanlar tayin olundu. Daha sonra başka bir düzenleme yapıldı: Her 10 kişiye "arif', her 10 arife "nakib", her on nakibe (1000 kişiye) kaid, her on kaide (her on bin kişiye) "emir" komuta ediyordu. Diğer lslam devletlerinde bazı farklarla beraber bu düzene göre hareket ettiler.


Yukarıda sözünü ettiğimiz askeri rütbeleri taşıyan kişiler, hiç kuşkusuz günümüz subaylarının taşıdığı askeri rütbe ve üniforma gibi, rütbelerini gösteren ve sınıflarını gösteren özel işaretler taşıyan elbiseler giyerlerdi. Ancak o elbiselerin şekil ve işaretlerine ait hiçbir yerde açık bir bilgiye ulaşamadık. Elbiseler hakkında bulabildiğimiz bilgileri daha önce tıraz konusunda yazdık. Bunun dışında bilgiye sahip değiliz. Bununla ilgili olarak, her devletin atlarını diğer devletin atlarından ayırmak için üzerlerine "dağ"(damga) vurulurdu. Her devletin kendine ait bir dağı vardı. Emevilerin kullandığı dağ (adeh) kelimesini taşıyordu. Nitekim Araplar Cahiliye zamanında develerini bu şekilde dağlardı. Yine her kabilenin kendine ait bir dağı vardı. Hayvanları dağlamak günümüzdeki uygar devletlerde bile hala geçerlidir.



Corci Zeydan’ın İslam Uygarlıkları Tarihi Kitabından Alıntılanmıştır.

Göbekli Tepe / Şanlı Urfa

 


Çatalhöyük / Çumra / Konya

 


TARİH BOYUNCA MEŞHUR ZALİMLER VE AKİBETLERİ-1

 AMR BİN MÜNZÎR


Hire hükümdarı olan ve peygamberimiz doğduğunda sekiz senelik padişah bulunan Münzir oğlu Amr, iki şairden şikâyetçidir. Bunlar zamanın ve hükmettiği Hire ve Bahreyn çevresinin meşhûr şairleridir. Halk tarafından büyük itibar gören ve geniş birer kabilenin de mensubu bulunan bu şairler; Mütelemmis ve Abd oğlu Tarafe'dir.


Her ikisi de hükümdar Amr ve kardeşi Kâpûs’tan memnun değiller, dolayısıyle de her zaman, her yerde onları şiirleriyle hicvetmekteler. Padişah, pek üzgün ve kızgın. Fakat halkın onlara olan alâkasını bildiği için ses çıkaramaz. Normal bir şekilde onları cezalandırmaya imkân ve cesaret bulamaz.


Bunun üzerine bir hile ile bunları öldürtmek ister. Onları davet ederek kendilerine iltifat gösterir ve ellerine birer mektup vererek: «Bunları alın, Bahreyndeki valime götürün. Ona, size yüzer bin lira vermesini yazdım. Sizin şöhret ve hizmetinize lâyık bir ikramda bulunmak için buradaki imkânlarımız elverişli değil, oranın hazînesinde daha geniş tahsisat var, hem bir gezmiş olursunuz» der.


Yola çıkan şairlerden Mütelemmis şüpehelenir ve zarfı açar. Bir de ne görsün; valiye hitaben: «Bu Mütelemmiş denen şair gelince, hemen el ve ayaklarını kes ve idam et.» yazılı. Hemen mektubu yırtıp atıyor ve arkadaşını da ikaz ediyorsa da, O, dinlemiyor; «Benim kabilem geniş, ona sonra benim kanımı bağışlamaz. Bunun için benim hakkımda böyle bir şey yazabileceğine ihtimal vermem.» diyor ve mektubu açmadan doğru Bahreyn valisine götürüyor. Bahreyn valisi de mektupta yazılan emir icabı şair Tarafe’yi, el ve ayaklarını kestirip idam ettiriyor.


Fakat hükümdar Amr da iyi bir akibete uğramıyor. Düşman kabilelerden Tağleb kabilesi reislerinden diğer bir Amr, yani Amr bin Gülsüm tarafından katlediliyor ve saltanatı kardeşi Kâpûs’a kalıyor.



TARİH BOYUNCA MEŞHUR ZALİMLER ve Akibetleri

Yazan: Nail PAPATYA ( Bursa Müftüsü )

DÎNİ SÖZLÜK “M”

  MEFHAR-İ MEVCÛDÂT:   Mahlûkâtın (yaratılmışların) övündüğü Muhammed aleyhisselâm.   Mefhar-i mevcûdât efendimizin, güzel huylarınd...