29 Mayıs 2022 Pazar

Temel Dini Bilgiler "32 ve 54 Farz ve Tuvalet Adabı

32 FARZ

Namazın farzları 12’dir. 6’sı içinde 6’sıda dışındadır. Dışındakilere şart, içindekilerede Rükun denir.

DIŞINDAKİLER:

1 – Hadesten Taharet: Abdesti olmayanın abdest alması, cünüp olanında gusülabdesi almasıdır.

2 – Necasetten Taharet: Bedenin, elbisenin ve namaz kılınacak yerin temiz olmasıdır.

3 – Setr-i Avret: Avret yerlerini örtmek.

Erkeklerde göbeğin üstünden diz kapağının altına kadar.

Kadınların iç yüzü, elbilekleri ve ayak topukları müstesna her yerinin örtülmesi lazımdır.

4 – İstikbâli kıble: Namaza başlamadan kıbleye (Kabeye) dönmektir.

5 – Vakit: Namazın vaktinin girmesini beklemek.

6 – Niyet: Kılacağı namaza niyet etmek.

İÇİNDEKİLER:

1 – İftitah tekbiri: Namaza haşlarken alınan ilk tekbir.

2 – Kıyam: Namazda ayakta durmak.

3 – Kıraat: Namazda Kur’an-ı kerim okumak.

4 – Ruku: Namazda rukuya varmak.

5 – Sucut (Secde): Namazda secdeye varmak.

6 – Teşhhüt miktarı oturmak; Son oturuşta ettahiyyatü’yü okuyacak kadar oturmaktır.

İMANIN ŞARTI 6’DIR.

1 – Allah’ın birliğine inanmak.

2 – Meleklere inanmak.

3 – Kitaplara inanmak.

4 – Peygamberlere inanmak.

5 – Öldükten sonra dirilmeğe inanmak.

6 – Hayır ve şerrin Allah’dan geldiğine inanmak.

ISLAMIN ŞARTI 5’DİR

1 – Namaz kılmak.

2 – Oruç tutmak.

3 – Zekat vermek.

4 – Hacca gitmek.

5 – Kelime-i şahadet getirmek (Eşhedu enlâ ilâhe illallah ve eşhedu enne Muhammeden abduhu ve rasuluhu.)

ABDESTİN FARZI 4’DÜR

1 – Ellerini ve yüzünü yıkamak.

2 – Kollarını dirsekleriyle beraber yıkamak.

3 – Başın dörtte birine mesvetmek.

4 – Ayaklarını küçük topukları ile beraber yıkamak.

GUSLÜN FARZI 3’DÜR

1 – Ağzına dolu dolu su alarak çalkalayıp yıkamak.

2 – Burnuna dolu dolu su alarak yıkamak.

3 – Bütün vücudunu hiç kuru yer kalmadan yıkamak.

TEYEMMÜN’ÜN FARZI 2’DİR

Teyemmün, suyun bulunamadığı yerde, temiz toprakla yapılan abdesttir.

1 – Niyet etmek (Şöyle niyet edilebilir: Niyet ettim Allah rızası için Teyemmün almaya).

2 – Ellerini temiz toprağa vurmak, yüzlerini ve kollarını meshetmektir.

ELLİ DÖRT FARZ

1. Allah Tealayı zikretmek :

Zikir iki türlüdür. Lisan ile zikir, kalb ile zikir. Birinci nev’i

zikir zikir sahibini imana, ikinci nev’i Cennet’e erişitirir. Zikirden

maksat, Allahü Teâla’nın varlığını, birliğini, yüceliğini, kudretini,

rahmetini bildiren sölerle O’nu anmaktır. En güzel zikir sözleri

Kur’an-ı Kerm’de, Resulullah’ın hadislerinde ve evliyaullah’ın

kitaplarındadır. Namazlardan sonra okunan tesbihler zikirdir, güzel bir

çiçeğe hayran kalarak Allah! Allah!” demek zikirdir. Yemeğe başlarken

“Bismillahirrahmanirrahim”, yemekten sonra ” Elhamdüliilah” demek hep

zikirdir.

  • Helalinden kazanıp, yemek içmek
  • Abdest almak
  • Beş vakit namaz kılmak
  • Cünüplükten yıkanmak
  • Kişinin rızkına Allah’ın kefil olduğunu bilmek :

Kur’an-ı Keri’de Cenab-ı Hakk’ın, bütün canlı yaratıkların rızkına kefil olduğu, her nerede olursa olsun rızkını ona eriştireceği beyan buyurulmaktadır.

  • Helalden temiz elbise giymek
  • Allah’a tevekkül etmek
  • Kanaat etmek
  1. Nimete karşı şükretmek
  1. Allah’tan gelen kazaya razı olmak
  1. Allah’tan gelen belaya sabretmek
  1. Günahlardan tövbe etmek
  1. İhlasla Allah’a ibadet etmek
  1. Şeytanı düşman bilmek
  1. Delil ve hüccet ile amel etmek:

Yani dünyada yapacağı her işin İslam’a uygun olup olmadığını sorup raştırmak ve ona göre hareket etmek.

17. Ölüme hazırlanmak :

Ölümü düşünmek ve hesap gününde müflis olmamak için hayırlı ve yararlı işler yapmağa çalışmak, azgınlıktan vazgeçmek.

18. Allah’ın sevdiğini sevip, sevmediğinden uzak durmak:

Allah için sevmek ve Allah için düşmanlık etmek. bu farz çok mühimdir. Her müslüman şuna son derece riayet etmelidir: Bir müslüman asla bir din düşmanını seveme. Allah’a ve Resülü’ne isyan eden, onlara düşmanlık besleyen, İslam’ın kurallarını tanımayankâfirlere ve mürtedlere düşman olmak mecburiyetindeyiz. Allah ve Resülünün dostlarını da candan sevmemiz gerekir.

  1. Ana-babaya iyilik etmek
  • İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak
  • Akrabayı ziyaret etmek
  • Emanete hiyanet etmemek
  • Gücü yetenler için hacca gitmek
  • Allah’a ve Peygamberine itaat etmek
  • Günahlardan kaçıp Allah’a sığınmak
  • Müslüman idarecilere itaat etmek
  • İbret Almak :

Bir müslüman her şey’e ibret ve tefekkür gözüyle bakmalıdır. Geçmiş milletlerin ve kavimlerin tarihini, etrafındaki canlı ve cansız alemi, kâinatın düzenini ibret gözüyle müşahede ve tetkik eden kimse Allah’ın varlığını, birliğini ve kudretini anlar.

  • Tefekkür etmek, düşünmek
  • Dili kötü sözlerden korumak
  • Oruç tutmak
  • Kimse ile alay etmemek
  • Harama bakmamak
  • Sözünde doğru olmak
  • Kulağı, yasak şeyleri dinlemekten alıkoymak
  • İlim öğrenmek
  • Ölçü ve tartıyı doğru yapmak
  • Allah’ın azabından korkmak
  • Allah uğrunda cihad etmek
  • Allah’ın rahmetinden ümit kesmemek
  • Nefsin arzularına uymamak
  • Allah yolunda yemek yedirmek
  • Yetecek kadar rızık kazanmak
  • Zekatı vermek ve fakirlere yardım etmek
  • Hayız ve nifas hallerinde zevceye yaklaşmamak
  • Bütün günahlardan kalbi arındırmak
  • Kendini büyük görmemek
  • Büluğa ermemiş yetimin malını korumak
  • Livatadan (cinsi sapıklıktan) sakınmak
  • Beş vakit namaza devam etmek
  • Haksız yere kimsenin malını yememek
  • Allah’a eş koşmamak
  • Zinadan sakınmak
  • İçki içmemek
  • Yalan yere yemin etmemek ve yalan konuşmamak.

Tuvalete girerken “Allahım bütün zararlı varlıklardan sana sığınırım” demek, çıkarkende “Bana eziyet veren şeyleri benden gideren Allaha hamdolsun” demek sünnettir.

TUVALET ADABI

1- Lafza-i Celâl yazılı yüzük ve Kur’an ayetleri ile tuvalete girilmez.

Yüzük avuç içine çevrilebilir. Ayetler naylona sarılabilir.

2- Tuvalete girmeden önce “Euzü Besmele” çekmeli, çıkarken “Elhamdülillah” demelidir.

3- Tuvalete girmeden önce çoraplarımızı çıkarmalı, pantolonumuzu suyun sıçramayacağı kadar katlamalıyız.

4- Allah ve Peygamber ismi yazılı bir şey yanında bulundurmamalıdır.

5- Tuvalete sol ayakla girmeli sağ ayakla çıkmalıdır.

6- Kıbleye, aya, güneşe karşı önünü ve arkasını dönmemeli, konuşulmamalı zikredilmemeli.

7- Tükürülmez ve sümkürülmez.

8- Def-i hacet yaparken avret mahalline ve pisliğe bakılmaz.

9- Otururken sol tarafa meyletmelidir.

10-Tuvalet taşını ve tuvaletin kirli taraflarını temizlemelidir.

11-Tuvalet taşına dışkı ya da sidik gibi şeyleri bulaştırmamalıdır.

12-Taharet yaparken su ile temizlenmelidir.

13- Ayakta bevl edilmemelidir.

14- Def-i hacet anında mukaddes şeyler düşünülmemelidir

Choular’ın Zaferi ve Sonuçları

 Chou prensliği, bugünkü Shen-si’nin bulunduğu topraklarda kurulmuştu ve savaşçıları arasında pekçok Junğdan başka, Çinliler’e sınır baskınları düzenleyen kişiler de vardı. Aynı günlerde Aheyler Tru-va’yı yıkmışlar; Hyung-nular Gobi’yi baştan sona ele geçirmişler, Chou hükümdarı Wen-wang ise, “sarı saçlı (ve hatta kara saçlı) barbarlarla, deniz ile Tibet dağlık bölgeleri arasının fetih işini tamamlamış” ve oğluna “kaplan ve kurt yürekli” kalabalık bir savaşçı güç bırakarak, Shang-Yin devletini ele geçirmekle görevlendirmişti. 

Babasının buyruğuyla harekete geçen Wu-wang, pusatlarını kuşanmış; Huang-ho nehrine kadar varmış, fakat hezimete uğramıştı. Aradan iki yıl geçtikten sonra, M. Ö. 1027’de yeni bir saldırıda bulunmuş, fakat bu defa başarılı olmuş ve Shang-Yin devleti yıkılmıştı. Pek çoğu köle yapılmış olan mağluplar, Chou kumandan ve devlet erkanının insafına terkedilmişler; onlar ise bütün bir kabileyi affetmişlerdi. Kölelerin çoğu Shang-Yin’in komşuları olan doğulu “İ” [Yih]ler ve güneyli “Man”lardı. Chou hükümdarı, büyük Huang-ho ve Yang-tse nehirleri arasıyla sahillerini tamamen ele geçirmişti.

Shang hanedanının yıkılışı konusunda, kesinlikle birbirini tutmayan üç görüş var. Avrupalı tarihçilere göre Shang hükümdarlığı, batıdan Huang-ho Vadisi’ne sarkan Chou kabilelerinin saldırıları neticesinde yıkılmıştır. Feodal Çin tarihi kaynakları, Shang hanedanının soysuzlaştığını ve 1066’da Chou hanedanını işbaşına getiren devlet darbesinin ileri doğru atılmış bir adım olduğunu varsaymaktadırlar. Ve nihayet, iç karışıklıklardan faydalanan Choular’ın iktidarı

zorla ele geçirdikleri görüşünü ileri süren Kuo Mo-jo ise, bu darbenin sadece Çin’in parçalanması ve yıkılmasına yol açtığının altını çizmektedir. Chou devleti, hükümdarın hâkimiyetini sadece göstermelik olarak kabul eden bağımsız ülüş sahibi prenslikler tarafından 1855’de kurulmuştu.

Bazı tarihçiler, bu dönemi Çin feodalizminin başlangıcı olarak kabul ederler.

Acaba, küçük prenslerin toprak ıslah işleriyle nehir kenarlarına bent çekilmesini organize etmeleri yüzünden mi ülkenin birçok prensliğe bölünmesi halkın işine gelmemişti? Mülkiyet, kesinlikle sona ermişti.

Ayrıca, ideoloji de değişmişti: “Dünyanın hâkimi olan tanrıların en yücesi Shang-ti hakkındaki düşünceleri karanlığa gömen Choular, yeni bir naturalist din ve kahramanlar kültünü getirmişler” ve insanların tanrılara kurban edilmesi geleneğini ortadan kaldırmışlardı. Böylece etnik bir kaynaşma başlamıştır ki, bunun sonucu olarak, Çinliler arasında gaga burunlular ve gür sakallılara rastlanmıştır.  

Kabiliyetli ve çalışkan Çin halkı, düzenli ve sakin bir hayat için can atıyordu, ama böylesine parçalanmış bir toplumla bunu gerçekleştirmek imkansızdı. Hükümdarlık yönetimi, onun karşısında acz içindeydi. Prenslikler, zaman içinde komşularının aleyhine genişlemeye başlamışlardı. Ch’un-ch’ü döneminde (“Baharlar ve Sonbaharlar”, 722-480 yılları) sadece 124 büyük prenslik vardı. Daha sonraki Chan-kuo (“Muharip Hükümdar”, 403-221 yılları) döneminde ise, ancak yedi büyük ve üç küçük prenslik kalmıştı. Bu devre, “Shang-shu” isimli eserin klasik taksimini inceleyen “Yü-kung” coğrafî çalışmasında gösterilmiştir. “Yü-kung”un tasvirleri, Kuzey Çin hükümdarlığının çağdaş Sih-ch’uan (Sıçuan okunur) bölgesiyle ilişki içinde bulunduğu “Baharlar ve Sonbaharlar” dönemine aittir ki, eserde işaret edildiği gibi, burada demir filizi işlenmekteydi. 

“Yü-kung”da anlatıldığına göre Çin, Huang-ho ile Yang-tse’nin orta akımlarıyla, Kuang-tung’u da içine alan Yang-tse’nin ağzından güneye doğru uzanan sahiller arasındaki bölgeyi kapsayan dokuz eyalete ayrılmaktadır. Yazar, güneye Annam adını vermekte; fakat batı bölgelerinde yeralan Tibet, Ch’ing-hai, Hsi-ang, Kan-su, Yünnan ve Kui-chou (Guycav okunur) konusunda ise herhangi bir bilgi vermemektedir. “Dağ, orman ve çölleri ele geçirmiş olan güçlü ve cesur barbarlar -”Yü-kung”un yazarı onları bu şekilde tasvir etmektedir- “ merkezi doğunun kültürünü Batı Akdeniz ve Güney Hint kültüründen uzun bir süre ve kesin bir şekilde ayırmışlardı.”

Peki, Doğu ile Batı’yı birbirinden ayıran bu barbarlar kimdi? Bunlar, o dönemde kervan yollarının geçtiği yönde, oldukça kuzeyde yaşamakta olan Hyung-nular olamazlardı.

Bu karmaşık soruya, antik batı tarihçileri ve özellikle de Ptolemaeus kısmen ışık tutmaktadır. Ptolemaeus, içinde bulunduğu çağda, Çin topraklarına iki ayrı halkı yerleştirmektedir: “Hsin”ler ve “Ser”ler. “Ser”lerin güneyinde yer alan “Hsin”lerin başkenti, Tina idi ve Kattigar limanın iç kısımlarında yer almıştı.

O dönemde ulaşılması çok zor olan oldukça uzak bir bölgenin coğrafî yönden tasviri hayalî olarak kabul edilmezse, Ptolemaeus’un haritası, aşağı yukarı doğrudur. Ancak, bizi burada tamamen başka bir şey ilgilendiriyor: “Hsin”ler, kesinlikle Ch’in dönemi Çinlilerinin uzantılarıdır ve Parth ve Roma İmparatorluğu’nu Serika ipeğiyle besleyen “Ser”lerle özdeşleştirilemezler. “Ser”ler, başka bir yerde “Hsin”lerden daha önce zikredilirler. Mesela, Greko-Baktria Hükümdarı Eutydemus, M. Ö. takriben 200’de, hâkimiyet alanını “Faunaların ve “Ser”lerin bulunduğu” doğuya kadar genişletmişti. Bilahere, büyük kervan yolunda ipek ticareti yoluna girince, “Ser” kelimesi Çinliler için değil, Tarım Havzası’na ipek gönderenler için kullanılmaya başlandı.

Daha da önemlisi, Thompson’un “saçma” olarak nitelediği “Ser”ler hakkındaki bilgilerin, Seylan elçilerinin rivayetlerine dayanmış olmasıdır. Onlara göre Serler, gür ve sarı saçlı, mavi gözlü insanlardır. “Yemod”da yani Himalayalar’da yaşarlar. Yule, bu bilgileri mesnetsiz bir şekilde gerçek dışı kabul ederek, reddeder. Halbuki Pse-udo-Arrian, (Perikles, Erythreia Denizi, § 39, 49, 64) Serler’in ülkesinden Baktria, oradan da Hint savanlarına uzanan bir yoldan bahseder. Binaenaleyh, Seylanlılar’ın Serler’le karşılaşmış olmalarında şaşılacak bir şey yoktur. Tomson’un raporlarına göre “Serika” toprakları, Kaşkar’dan “Bautlar”ın yani Tibetli-Botlar’ın kuzeyindeki Kuzey Çin’e kadar uzanıyordu. Bu bölge, gerek coğrafî açıdan ve gerekse fizikî özellikler itibariyle Serler’le özdeşleştirebileceğimiz Ti kabileleri tarafından iskân edilmişti.



Lev Nikolayeviç Gumilev

Ruscadan Çeviren D. Ahsen BATUR


Mem-U Zin / Cizre

 


28 Mayıs 2022 Cumartesi

TÜRK MİTOLOJİSİ'NDE GEÇEN KİŞİLER, KAVRAMLAR VE TANRILAR - 19

 AŞlNA/ASENA


Kutsal  dişi kurt.  Bazı Türk kavimleri onun soyundan geldiklerine inanırlar. Aynı adı taşıyan bazı Türk boyları da mevcuttur. Farklı efsanelerde bu dişi kurdun doğurduğu çocuğun adı da Asana olarak anılır. Eski Çin kaynaklarında tüm kabilesi ve ailesi düşmanlar tarafından yok edilen, kolu bacağı kesilip bir bataklığa atılan Hung-nu soyundan bir çocuğun öyküsü anlatılır. Bu çocuğu dişi bir kurt bulur ve besler. Düşmanların bakanı, çocuğun henüz yaşadığını öğrenince onu öldürtmek için yeniden adamlarını gönderir. Dişi kurt bir dağın üst kısmındaki bir mağaraya kaçar. Mağaranın içinde çok geniş bir alana yayılan ve uzun otlarla kaplı bir ova vardır.  Çocuk büyüyünce bu dağın/mağaranın içine sığınan dişi kurtla evlenir ve soyu tekrar çoğalır. Kurt bu yerde on oğlan çocuk doğurur. Çocuklar büyüyünce dışarı çıkarak komşu kavimlerden kızlar alarak evlenirler.  Çocukların hepsi ayrı bir boy oluştururlar. Bu boylardan birisinin adı da Asana'dır.



AT


Biyolojik olarak toynaklı,  dört ayaklı bir yük ve binek hayvanıdır. Argan, Kulan, Tarpan gibi yabani türleri bulunur. Pek çok Türk topluluğunda ekonomik ve sosyal değeri açısından çok büyük önemi vardır. At eski Türk anlayışında bir insanın kimliği gibidir. Örneğin Altaylarda 1900'lü yılların başında dahi ölüler atlarıyla birlikte gömülmekteydi. At, Türkler ve Moğollarla özdeşleşmiş bir canlıdır. Türk dillerinde atla ilgili yüzlerce kelime vardır. Ayrıca efsane ve öykülerde en sık bahsedilen hayvandır. Türk söylencelerinde sahipleriyle birlikte silkinip daz (kel) bir hayvana dönüşen atlar vardır ve böylece bir anda güçleri artar. Konuşabilen, uçabilen atlar bulunur masallarda. İyi at uçan kuşa yetişir, hiç yorulmaz, düşmanı hisseder, sahibini önceden uyarır, kahramanın durumunu anlar ve ona göre davranır, rengini değiştirir, ölen kahramanı bırakmaz, vatanına geri götürür, yaralı sahibini iyi birisinin yanına yetiştirerek kurtulmasını sağlar. Söylencelerde adı geçen olağanüstü at türleri şunlardır:

1. Tulpar: Uçan At.

2. Yılmaya: Kanatlı At.

3. Ciren: Konuşan Atlar (Kayçı Ceren ve Kamçı Ceren).

4. Burşun: İkiz Atlar (Ak Burşun ve Kök Burşun).

Atın rüzgardan yaratıldığına inanılır, böylece onun gücü ve hızı ata geçmiştir. Türklere göre özellikle kutlu atlar güneşten yeryüzüne inmişlerdir. Soylu hayvanların atalarının sudan çıktığına inanılır. Dağdan çıkmaysa sudan çıkma kadar yaygın olmasa da farklı bir özelliktir. Bu dünyaya ait atlarla öte dünyaya ait atların birleşmesinden doğan taylar çirkin olur ama sonradan değişirler. Özellikle Moğollarda insanın düşünce gücü bir taya benzetilir ve adına "Rüzgar Tayı" denilir. Ayrıca atla ilgili pek çok halk inancında geçmiş çağlarda  ortaya çıkmış ve buna dayalı uygulamalar şekillenmiştir. Örneğin ev yapılırken en büyük direğe veya çadırın orta direğine at kanı veya at sütü sürülür. Kam (şaman) dağ, orman ve ateş ruhlarına yakarırken, doğaya kımız (at sütünden yapılan içki) veya at sütü saçarak kırmızı  at yelesi sallar; ateşin önünde ayin yaparken "ak at derisi" üzerinde dua eder. At olan eve şeytan girmeyeceğine, onun soluğunun cinleri kovduğuna inanılır. Atın kuyruğunun kesilmesi, kadının saçını, erkeğin bıyığını kesmesi yas işaretidir. Ve bunlara izinsiz dokunulması ya da kesilmesi de hakarettir. Bazı yörelerde masaların ayakları at toynağı şeklinde yontulur. Rüyada kuyruğu kesik at görmek ölüm haberidir, gören kişi ölecek demektir. Atlar ruhları öbür  dünyaya taşır. Kara At'ın yeraltına giderken, Ak At'ınsa gökyüzüne giderken kullanılacağına inanılır ve bu nedenle yeraltı tanrısı için kara at, gökyüzü tanrısınaysa ak at kurban edilir. Şeytanların atları ise üç ayaklıdır. Karakalpak'lar tabuta Ağaç-At derler. Demirkazık'a (Kutup Yıldızı) bağlı olan Akboz At ve Gökboz At bu kazığın etrafında döner dururlar. Bu atlar Başkurt destanlarında "Buzat" (Boz-At) ve "Sarat" (Sarı-At) olarak yer alırlar. (Balkarlara göreyse Doru Aygır ve Saru Aygur şeklindedir.) Benzer biçimde masallarda da atlara renklerine göre isimler verirler: Akat, hozat, kırat, alat, sarat, karat, dorat ... Köroğlunun Kırat'ı deniz aygırı ve çöl kısrağının birleşmesinden türemiştir ve sudan çıkıp gelmiştir. Yalnızca Manas Destanı'nda bile 200 kadar at adı yer alır. Türk destanları içinde en çok tanınan, bilinen, dikkat çekici bazı atlar şunlardır:

1. Şubar: Alpamış Han'ın atıdır.

2. Akkula: Manas Han'ın atıdır.

3. Burul: Kobiandı Han'ın atıdır.

4. Bengiboz: Beyrek Han'ın atıdır.

5. Kaska: Targın Han'ın atıdır.

6. Akbut: Ural Han'ın atıdır



ATAY


Ceza tanrısı. Suçluları cezalandırır. Hiçbir suçu   cezasız bırakmaz. Ordusunda 6666 tane yenilmez askeri vardır. Galta Ulan ( Kızıl Ateş) olarak da bilinir. Karısının adı Mayasdır. Üç oğlu vardır. Üç Şaraday Hanlar olarak da bilinen oğullarının adları şöyledir: Sagan Hasar, Şara Hasar ve Hara Hasar. 


AY ATA


Ay tanrı. Oğuz Han'ın soyunun Ay Ata'ya kadar gittiği anlatılır. Göğün altıncı katında oturur.   Bir mağarada doğmuştur. Bu mağara bir çeşit ana rahmi olarak simgeselleşmiştir. Bazı Türk boyları aydan türediklerine inanırlar. Moğolların efsanevi anası Alankova ay ışığından hamile kalmıştır. Yine Moğolların Sagağansar (Sagansar) veya Sagağalgan (Sagalgan) yani "Ak Ay" dedikleri törenin bu tanrıyla bağlantısı olması muhtemeledir. Masallarda anlatılan Ay Dede motifi de yine bu anlayışın bir uzantısıdır. Yakutlarda "Aybıt" adlı bir yaratıcı tanrı bulunur.



AY HAN


Oğuz Han'ın ikinci eşinden olan oğludur.  Ongunu  kartaldır. Kartal hükümranlığı  simgeler. Ay pek çok kültürde  dişil bir varlıktır, ancak Türklerde değişik  topluluklarda  hem  dişi,  hem  de erkek ay tanrısı mevcuttur. Ancak genel olarak ay Türklerde eril olarak algılanır. Fakat özellikle vurgulanması gereken husus, Ay Han'ın bir tanrı değil, kutsal bir kişi olarak kabul edildiğidir. Ay sözcüğü burada nitelik veya özellik değil bir sıfattır.



AYAS


Soğuk tanrısı. Ay ışığından yaratılmıştır. Soğuk havaya  neden olur.  "Ak Ayas" olarak da adı geçer. Ülker Burcu'nun altı yıldızı göğün altı deliğidir ve oradan soğuk hava üfler. Böylece kış gelir. Ayaz tüm Türk coğrafyasında yakıcı soğuk anlamına gelir ki, ayın gökte rahatlıkla görüldüğü açık ve bulutsuz havalarda ay tanrısının (veya ona bağlı Ayas Han'ın) gönderdiği düşünülmüştür.  Soğuk  Tanrısı Ayas Türk kültürünün bazı bölgelerinde ''Ayaz Ata" adıyla bir  tür Noel Baba kişiliğine dönüşmüştür.



Bahattin Uslu’nun Türk Mitolojisi adlı kitabından alıntılanmıştır.

Göbekli Tepe / Şanlı Urfa

 


Cizre Park Avm / Cizre

 


Hunlar’ın Doğuşu

 M.Ö. XVIII. Yüzyılda, Kuzey Çin’de önemli yankılar bırakan iki olay meydana gelmişti. 1797’de Çin devlet erkanından Kung-liu, itibardan düşerek batıdaki Junğlar’a kaçmış, küçük bir taraftar grubu da onunla birlikte gitmişti. Böylece o, burada kendisi için küçük bir şehir kurarak, Çin Hsia hükümdarlığına karşı bağımsızlığını ilan etmişti. Ancak, tarihî kaynakların bildirdiklerine göre, Kung-liu’nun “batısı Junğlar tarafından çevrilmişti. Bununla birlikte, tam 300 yıl boyunca Çinli göçmenler Junğlar’la tam olarak kaynaşmamışlar ve 1327’de onların torunları Junğlar tarafından başlarındaki prensleri Shan-fu’yla birlikte kovulunca, eski vatanlarına geri dönerek Ch’i-shan [Ts’i-shan] eteklerindeki Shen-si’nin kuzeyine yerleşmişlerdi. Böylece, kabilelerin yeniden birbiriyle kaynaşması sonucunda, bu defa Chou hanedanı vücuda gelmişti. Henüz küçük bir prenslik durumunda bulunan Chou, Junğlar’a karşı savaşmış ve M. Ö. 1140-1130’da Prens Ch’ang, Junğlar’ı King ve Luo (Kan-su eyaletinde) nehirlerinden kuzeye sürmüştü. 


 


Junğlar, bir süre Choular’ın tebaası olmuşlar, fakat M. Ö. takriben X. Yüzyılda “bozkırlıların itaati sona ermiş, kanlı çarpışmalar başlamıştı.” Junğlar kaybettikleri toprakları geri almak istiyorlar; Çin’in birçok prensliklere ayrılmış olması da onların işlerini kolaylaştırıyordu.


Aynı günlerde bozkırlarda, Gobi’nin güney uçlarında yeni bir halk yüzeye gelmişti: Hunlar. Zaten oralarda uzun süredir H’yenyun ve Hun-yü kabileleri göçebe halde yaşıyorlardı.


Ancak, her ikisi de Hyung-nular olarak kabul edilemezdi. Çünkü, o dönemde Hyung-nular henüz yoktu. Hsia hanedanı yıkılır yıkılmaz, sürgünde ölmüş olan hükümdar Tse-kui’nin son oğlu Shung Wei, ailesi ve tebaasıyla birlikte kuzey steplerine göçetmişti. Klasik Çin tarihî kaynaklarına göre Shung Wei, Hyung-nular’ın ataları olarak kabul edilir. Bu tarih geleneğine göre Hyung-nular, Çinli göçmenlerle bozkırlı göçebe kabilelerin karışmasından türemiştir. Şüphesiz bu efsanevî bilgiler, neredeyse tamamıyla tarihî gerçekler tarafından reddedilmektedir. Öyle de olsa, bu efsanelerde rasyonal bir gerçeği aramak, bütünüyle reddedilemez. Hsia devrinin varlığı da bu efsanelere dayandırıldığı için, Shang dönemi salnamelerinde inkar edilmekle birlikte, Kuo Mo-jo gibi eski Çin tarihinin septik araştırmacıları ve hatta Hsia ile ilgili hikayelerin efsaneden ibaret olduğunu kabul eden Lattimore dahi, böyle bir hanedanın varolduğunu kabul etmekte ve eski devirlerde “Hsia” kelimesinin “Çin” anlamına geldiğini ileri sürmektedirler. Yine onlara göre Hsia hanedanının tarihi, neolitik kara seramik kültürünün tarihleriyle örtüşmektedir. Dahası, Hsia ile Shang kültürleri arasında bariz farklar olduğunu farzeden Lattimore, onların yaşadıkları dönemlerin senkronik açıdan birbiriyle kısmen uyuştuğunu ileri sürmektedir. Her ne olursa olsun, geçmişte iki kabilenin çatıştığını ve bu savaştan birinin galip çıktığını kabul etmek gerekir. Çünkü, böyle bir mağlubiyetin neticesi olarak, münhezimlerin bir kısmı, düşmanları tarafından ele geçirilmiş ana vatanlarının sınırlarından uzaklaşarak komşu kabilelere sığınmışlardır.


Peki, acaba Shung Wei’in silah arkadaşlarının kendileriyle karışıp kaynaştıkları şu esrarengiz H’yenyun ve Hun-yü kabileleri kimdi? Eski dönemlerde Çinliler, Gobi’nin uç kısımlarına “Kumlu Sha-sai Ülkesi” derler ve buraları Ting-lingler’in ülkesi olarak kabul ederlerdi. Antropolojik verilere göre de, o dönemde buralarda dolikosefal Avrupaî tiplerle, uzun yüzlü Mongoloidler, yani Çinliler birbirleriyle karışmışlardı. Aynı dönemde geniş yüzlü Mongoloid tipler, Gobi’nin kuzeyini vatan edinmişlerdi.

H’yenyun ve Hun-yü kabilelerinin, M.Ö. III. Binyılda steplerde Çinliler’in ataları olan “karabaşlar” tarafından sıkılıp çıkarılan Kuzey Çin yerlilerinin torunları olduğu neticesini çıkarabiliriz. İşte Shung Wei’le birlikte gelen Çinliler’in bu kabilelerle karışıp kaynaşması sonucunda, ilk etnik unsur olarak proto-Hunlar şekillenmiş; bilahere bunların kumlu çöllere çekilmesiyle birlikte, daha sonraki dönemlerde Hyung-nular ortaya çıkmıştır. Demek ki, Halha ovalarında yeni bir kaynaşma vukû bulmuş ve bunun sonucunda da tarihî Hyung-nular yüzeye gelmiştir. O döneme kadar bunlara “Hu”, yani bozkırlı göçebeler denilmekteydi. Böylece Hyung-nular, çöle hükmetmeyi başaran ilk millet olmuştur ki, bunu başarabilmek için de güçlü, kuvvetli ve dayanıklı olmak şarttı.


Doğu Bozkırlarının Tabiî Yapısı


Orta Asya, dört bir yandan dağlarla çevrilidir. Kuzey-batısında uzanan Sayan-Altay sıradağları, onu soğuk ve nemli ormanlarla kaplı Sibirya’dan ayırır. Bir deniz gibi uzanan Gobi Çölü, Orta Asya’yı ikiye böler. Çinliler’in bu çöle Han-hai Denizi ismini vermeleri de tevekkeli değildir. Prjevalskiy, Gobi’yi şöyle tasvir ediyor: “Tam bir hafta boyunca, çölden başka bir şey göremezsiniz. Göreceğiniz tek şey, orada burada uçsuz bucaksız vadiler, bunların üzerinde bir yıl öncesinden sararıp kalmış kuru ve parlak bitki örtüsünden başka, gâh kesif kayalıklar, gâh meyilli tepelerdir. Bu tepelerin üzerinde ise, bazan çok hızlı koşan antilopların siluetlerini görür gibi olursunuz.” Gobi Çölü’nde antiloplardan başka, XIX. Yüzyıla kadar mevcudiyetini sürdüren vahşi develer ve çok miktarda kemirgenler de bulunurdu. Eski Çinliler için bu çöl yaşanacak bir yer değildi.

Orta Asya’nın güneydoğu sınırlarında Yin-shan sıradağları (Büyük Kingan’ın meridyonal uzantıları) uzanır ve Liao-hsi Dağları’yla birleşir. Bu dağların eteklerinde hiçbir zaman gür ormanlar, bol miktarda av hayvanları, tırnaklılar ve kanatlılar olmamıştır. Yin-shan’ın kuzey tarafları ise bozkırla birleşirler.


Huang-ho dirseğinden batıya doğru Alashan Çölü uzanır. Prjevalskiy şöyle yazmaktadır: “Her on ve hatta yüz kilometrede, yolcuyu sıcaklığıyla boğup atmaya veya kum yığınları altına alarak yutmaya hazır halde bekleyen çıplak ve kayar kumlara rastlarsınız. Bu tepeler arasında bir damla su yoktur. Ne bir vahşi hayvan, ne bir kuş görürsünüz. Sadece, kazara yolu buralardan geçen insanları yutmaya hazır ölü bir çölün korkunç ruhudur sizi bekleyen.” Çölün güneyinden itibaren, Nan-shan sıradağ sistemine bağlı yüksek tepeler uzanır. Batıda zengin Tun-huang Vadisi, ondan sonra da Hami Vadisi’ne uzanan kervan yolu başlar. Bu yol, fevkalede tehlikelidir. Prjivalskiy, bunu çarpıcı bir üslubla anlatmaktadır: “Sonu gelmeyen yol boyunca, at, katır ve deve kemiklerine rastlarsınız. Kızgın zemin üzerinde, sisli, vıcık vıcık bir atmosfer tabakası vardır. Sık sık meydana gelen kum fırtınaları, ince kum tanelerini çok uzaklara savururlar. Dört bir yanınızda seraplar görürsünüz. Gündüzleri, sıcak tahammül edilemeyecek noktadadır. Gün doğumundan batımına kadar, her taraf adeta yanar kavrulur. Kızgın toprağın harareti, 63°’ye kadar çıkar. Gölgede de 35°’den aşağı değildir. Geceleri aşırı bir soğuk yoktur, ama en iyisi, geceleyin ve sabahın erken saatlerinde yol almaktır.” Çinliler, Alashan Çölü’ne “körfez” veya “Kum Denizi Koyu” (Gobi) adını vermişlerdir. Bu kum denizi, asırlar boyunca, Doğu ile Batı arasında aşılmaz bir engel teşkil etmiştir, fakat bu durum, Hunlar’ın gözünü korkutmamıştır.



Junğlar ve Hyung-nular


Hyung-nu tarihinin M.Ö. 1200- M.S. 214 yılları arasındaki ikinci dönemi gibi bu birinci dönemi de, Çin tarihi kaynaklarında tatmin edici bir şekilde işlenmemiştir. Bunun sebebi bizce malum. Dağlı Junğlar, bozkırla medenî Çin arasında iletişim halkası durumundaydılar. Batıda Hami’den doğuda Kingan [Hingan]a kadar uzanan geniş dağ etekleri, onların hâkimiyeti altındaydı. Kalabalık kabileleri “dağlık vadilere saçılarak, kendi devletlerini kurmuşlar, başlarında beyleri olmuş; nadiren çok kalabalık boylarla kaynaşmış ama onlarla birleşememişlerdir.”


Büyük bir ihtimalle bozkırlı Hunlar bazan komşularının yaptıkları seferlere iştirak etmişler ve böylece Çinliler, onların varlıklarından haberdar olabilmişlerdir. İşte Çin tarih kitaplarındaki eski Hyung-nular’la ilgili bilgilerin bölük pörçük olmasının sebebi de budur. Daha sonraki dönemlerde ise Hyung-nular’ın dağlı değil, bozkırlı olduğu nazar-ı itibare alınmadan, bir takım hipotezlere dayanılarak, bazan H’yenyun ve Hun-yü’ler, bazan da Shan-junğ-lar’la özdeşleştirilmişlerdir.

Bütün rivayetlerde, esrarengiz Junğ etnonimi gizlenmektedir. Sih-ma Ch’ien’in tüm kalem sürçmeleri veya tasvirleri, Junğlar’ı Hyung-nular’la özdeşleştirme denemeleriydi. Ancak bütün tarihî kaynaklarda Junğlar “Ti”lerle birlikte zikredilmektedir ve belki de Biçurin bu yüzden onları “Junğ-ti”ler olarak tek bir millet şeklinde göstermeyi tercih etmiştir. Kaldı ki, bir efsaneye göre, Ch’i-ti (Çı-di okunur) ve Ch’üan-junğlar tek bir atadan türemişlerdir. Zaten Junğlar ve “Ti”ler birbirlerine o kadar benzerler ki, Çinliler dahi bu yüzden bazı “Ti” boylarını Batı Junğlar’ı olarak isimlendirmişlerdir. Keza onların Kin-gan [Hingan] ve Yin-shan eteklerinde yaşayan kabilesine Shan-junğ veya dağlı Junğlar ismi verilmiştir. Daha önce kendi ana kütlelerinden kopmuş olan dağlı Junğlar’ın bir kısmı, doğulu Moğollar yani Tung-hular, bir kısmı ise Hyung-nular’la birleşmişlerdir. Sadece Çinli-ler’le değil, batıda Tibetlilerle de daha az yoğunlukta kaynaşmışlardır. En kötü halde onlar, bugünkü Tankut halkını meydana getiren kabilelerdir. Görüldüğü gibi Çin’de münferid kabilelerin mevcudiyeti meselesi, bir muamma teşkil etmektedir. Tankutlar, eskiden Kuku-nor Gölü civarında, pek de büyük sayılmayan bir etnik grup halindeyken bile, şimdikinden daha geniş topraklara sahiptiler.

Yukarıda serdedilen görüş, Avrupalı ve Amerikalı tarihçilerin ileri sürdükleri görüşlerle uyuşmamaktadır.

McGovern, genel olarak Junğ ve “Ti”ler’i Hunlar olarak kabul etmekte, fakat sadece her iki grubun etnik özelliklerinin birbirini tutmamasını şaşkınlıkla karşılamaktadır. Junğ ve “Ti”ler’in Çin sınırları dahilinde yerleşmiş bulunduklarını; göçebe değil, yerleşik dağlılar olduklarını, yani kesinlikle Hyung-nular’la ilgileri bulunmadığını düşünen Lattimore da aynı görüşü benimsiyor, ancak bu kabilelerin ırkî yönden nereden geldikleri konusunda suskun kalmayı tercih ediyor.

Meselenin doğru çözümünün Çin etnogenezinde aranması gerektiğini görmezlikten gelen N.N. Çeboksaroff ise, kesinlikle Junğ problemini ortadan kaldırıyor. Halbuki “Chin-shu”, Hyung-nular’ın batıda altı Junğ kabilesiyle sınırdaş olduğunu belirterek konuya apaçık bir aydınlık getirmekte, yani bu halkların birbirleriyle ilişkisi olmadığının altını çizmektedir.

Tarihî olayların seyrinin tetkikiyle, çağdaşlarımız konuyu net bir şekilde görmelerine rağmen, bu yazarlar, Çin sınırları içinde Junğ ve “Ti”lerin Çinliler’den, Çin dışında ise Hyung-nular’dan ayrıldıklarını görmekte zorlanmışlar. Meseleyi Grumm-Grjimaylo’nun “Ting-ling” teorisi nihaî bir çözüme kavuşturmaktadır. Esasen problem kadim Çinli yazarların “Junğ”ları ırk olarak üzerinde durulması gereken bir unsur şeklinde görmemelerinden kaynaklanmıştır. 


Lev Nikolayeviç Gumilev

Ruscadan Çeviren D. Ahsen BATUR


DÎNİ SÖZLÜK “M”

  MEFHAR-İ MEVCÛDÂT:   Mahlûkâtın (yaratılmışların) övündüğü Muhammed aleyhisselâm.   Mefhar-i mevcûdât efendimizin, güzel huylarınd...