21 Aralık 2025 Pazar

Dünyaya Yön Veren Müslüman Bilim Adamları-34

 



Abdurrahmân el- Mansûr el- Hâzini


(d.?-ö.1155 (H.550))


10. yüzyılda Horasan da yer çekimi, terâzilerle alâkalı çalışmalar yapan fizik, astronomi ve matematik bilim adamıdır. İsmi Abdurrahmân el- Mansûr el-Hâzini olarak da geçer.. Doğum târihi belli değildir. Horasan da Merv şehrinde yaşamış ve 1118 (H.512) senesinden itibâren ünü yayılmıştır. 1155 (H.550) senesinde ölmüştür. Bazen Ebû Ca’fer Ali Hâzini adlı başka bir âlim ile karıştırılmaktadır. Ebû Ca’fer Ali el-Hâzini de devrinin önde gelen bilginlerindendir ve bilhassa matematik ve astronomi ilimlerinde söz sâhibiydi.

Abdurrahmân Hâzini, doğup büyüdüğü Merv şehrinin ünlü âlimlerinden iyi bir öğrenim gördü. Özellikle fizik, astronomi ve matematik ilimlerinde devrinde söz sâhibi oldu. İbn-i Heysem ve Birûni’nin eserlerini inceleyip istifâde etti. Astronomiye çok önem verdi. Birçok İslâm şehirlerinde kıblenin nasıl bulunabileceği husûsunda esaslı çalışmalar yaptı.

Fiziğin dinamik ve hidrostatik konularına ağırlık verip bilhassa hidrostatik üzerine yöneldi. Sıvıların yoğunluğunu ölçme âletini keşfetti. Ayrıca, Birûni’nin kullandığı altı geniş, üstü dar konik bir kap biçimindeki âlet ile cisimlerin sıvılar içindeki sürüklenme mukâvemetleri konusunu da inceledi. Birçok katı ve sıvı cismin yoğunluklarını son derece hassas ve bugünkü neticelere yakın bir şekilde tesbit etti.

Ünlü ilim târihçisi Aldo Mieli, Birûni’nin ve Hâzini’nin yapmış oldukları katı maddelerin yoğunluk tesbitlerini modern değerlerle şöyle mukâyese etmektedir:


Madde Birûni’ye Göre Hâzini’ye Göre Modern Ölçüm


Yine Hâzini, yoğunlukları ölçmek için aerometre kullandı. Sıvı maddelerin yoğunluğunu hesaplama metodunu ve cisimlerin hava içindeki ağırlıklarını hesaplamak için hikmet terâzisi denilen beş kefeli terâziyi geliştirdi.

Hâzini havanın ağırlığının bulunduğunu ve ölçülebileceğini ortaya koymakla, Toriçelli’den önce meseleyi ele almış ve incelemiş olmaktadır. Hâzini, sıvılar gibi havanın da bir ağırlığı ve kaldırma gücü bulunduğunu ve hava içinde bulunan cismin ağırlığının, kaldırma kuvveti sebebiyle azalmış olduğunu ve cismin noksanlaşan bu ağırlığının, havanın kesâfetine göre değişeceğini söyledi. Arşimed kânununun sâdece sıvılar için geçerli olmadığını, gazlar için de söz konusu olduğunu ve bunun bütün sıvılar için böyle olduğunu ifâde etti. Hâzini’nin bu ve benzeri ilmi araştırmaları, barometrenin (basınç ölçme âleti) keşfedilmesinde temel teşkil etmiştir. Böylece o, Toriçelli, Paskal, Boyle ve bâzı diğer batılı bilim adamlarına öncülük etmiş oldu ve Akışkanlar Mekaniği ilmini kurdu.


Hâzini, ışığın kırılma prensiplerini de inceledi ve gök küreye temâs eden güneş ışınlarının dünyâya doğrudan doğruya dik olarak değil de kırılarak ulaştığını söyledi. Ayrıca, yer çekimi konusu üzerinde araştırmalarda bulundu. Birçok ilmi deneyler yaptı ve sonunda bütün cisimlerin yer kürenin merkezine doğru, bir câzibe kuvveti (gravitasyon) ile çekildiklerini gösterdi. Cisimlerin bu çekilme kuvvetinin farklı oluşunu da, düşen cisim ile çekim merkezi arasındaki mesâfeye bağlı olduğunu söyledi. Birûni’nin yaptığı araştırmayı geliştirerek, kütleler arasındaki çekim prensibini ortaya koydu. Bu konuyu eserinde şöyle anlatır: “Kuvvet, hacim, şekil ve âlemin merkezinden uzaklık bakımından birbirinin aynı olan cisimlerin ağırlıkları birbirlerine eşittir. Dünyânın merkezine muayyen uzaklıktaki ağırlığı belli olan her cismin, dünyânın merkezine olan uzaklığının farklılığına göre ağırlığı da farklıdır. Dünyânın merkezine olan uzaklık arttıkça, ağırlık da artar, yaklaştıkça hafifler. Bu sebeple bir cismin ağırlığının diğer cismin ağırlığına nisbeti, onların dünyânın merkezine olan uzaklıklarının nisbeti gibidir.” Görüldüğü gibi yer çekimini Newton (1665) değil, ondan beş yüz elli sene önce yaşayan iki İslâm âlimi keşfetmiştir. Batılılar, ilmi ahlâka aykırı olarak Müslümanların her buluşunu kendilerine mâl ettikleri gibi, yer çekimini de kendi ilim adamlarının bulduğu iddiâsındalar. Hâzini, vardığı bütün bu ilmi neticeleri, tamâmen ilmi deneyler ve mukâyeselere dayandırıyordu. Bu özelliğinden dolayı Hâzini’ye; “Dinamik ve Hidrostatiğin üstâdı, öncüsü ve Akışkanlar Mekaniğinin ve Gravitasyon prensibinin kâşifi” ünvânını vermek gerekir.


Eserleri:


Ez-Zic-ül-Mu’teber-il-Senceri: 

Merv şehrindeki rasathânesinde yaptığı astronomik gözlemler sonucu hazırladığı bu eserini, Sultan Melikşâh’ın oğlu Sultan Sencer’e sundu. Eserinde, bütün gezegenlerin gözlem sonuçlarını, pozisyonlarının hesaplanmasını yaptı. Güneş ve ay’ın pozisyonlarını hesapladı. Sonraki asırlarda Kutbüddin Şirâzi’nin çalışmalarına zemin hazırladı. Bu eserini hazırlarken, Hüsâmeddin Sâlar ve Envâri adlı iki ilim adamıyla çalışarak gözlemler yaptı. Ayrıca bu eserinde, Merv şehri enlemine göre yıldızların durumları hakkında da bilgi vermektedir.


Kitâb-ül-Âlât-il-Acibeti: 

Bu eserinde rasad âletleri üzerinde durmakta ve astronomi nazariyesini ortaya koymaktadır.


Kitâbu Mizân-il-Hikme: 

Bu eser sekiz ciltten meydana gelmiştir. Her ciltte ayrı konular ele alınmaktadır. Birinci ciltte; hidrostatik konuları, ikinci ciltte muhtelif yoğunluk hesaplamaları, üçüncü ciltte yerçekim nazariyeleri, dördüncü ciltte Arşimed ve Menelaos’un hidrostatikle ilgili görüşleri, beşinci ciltte muhtelif maddelerin ağırlık ölçümleri, altıncı ciltte muhtelif cisimlerin yoğunluklarının hesaplanması, yedinci ciltte muhtelif konularda kendi buluşlarına âit örneklerin incelenmesi, sekizinci ciltte ise astronomi ile ilgili konular anlatılmaktadır.


Hâzini’nin beş eseri M.Khanikov tarafından kısmen incelenmiş ve İngilizceye tercüme edilerek Amerika’da New Haven’de 1859’da neşredilmiştir.

Eserlerini inceleyen bilim adamları hayranlıklarını ifâde ve itirâf etmekten kendilerini alamamışlardır. Fizik konularındaki buluşları, günümüzün modern üniversitelerinde incelenmekte olup, sâhasına ışık tutmaktadır. Bilim Târihi otoritelerinin çoğu, Hâzini’nin bütün asırların fizik üstâdı olduğunu, İbn-i Sinâ, Birûni ve İbn-i Heysem gibi üstatlarını bu sâhada geride bıraktığını kabul etmektedirler.

Hâzini, Mizân-ül-Hikme’sinde, düşmekte olan cismin sürati, aldığı mesâfe ve geçen zaman arasındaki münâsebet (ilişki) üzerinde de geniş inceleme ve araştırmalarda bulundu. Onun tesbit edip incelediği bu mühim münâsebet, çıkan mühim ilmi prensip ve denklemler, batılı bilim adamlarına (meselâ Galileo, Keppler ve Newton) mâl edilmektedir ki, bunun apaçık bir hatâ ve yanlışlık olduğu ortaya çıkmış bulunmaktadır. İşin doğrusu şu ki, Abdurrahmân Hâzini’nin bu pek mühim eseri, orta çağlarda batı dillerine tercüme edilmiş, onun ilmi görüşlerinden Avrupa ilim çevreleri ziyâsiyle istifâde etmişlerdir. Bilim târihçisi G.Sarton, Hâzini’nin Mizân-ül-Hikme’sini, ortaçağlar İslâm dehâsının en önde gelen eseri olarak vasıflandırmakta ve o devir dünyâsı için eşsiz bir eser saymaktadır.


Câmi-üt-Tevârih,

Kitâbün fil-Fecri veş-Şafak,

Kitâb-üt-Tefhim.




Dünyaya Yön Veren Müslüman Bilim Adamları

Yazar: Hacı Mahmut Hatun


16 Aralık 2025 Salı

Hıristiyanlık I

 



KAVRAM OLARAK HIRİSTİYANLIK


Kelime Anlamı


Hıristiyanlık kelimesinin kökü Grekçe “khristos” kelimesine dayanmaktadır. İbranice’deki “maşiah”ın karşılığı olarak Grekçe’de kullanılmakta ve Hz. İsa’nın sıfatı olarak “mesih” anlamını ifade etmektedir. “Khristos” kelimesinden de “Mesih’e bağlı olan” anlamında “khristianos” kelimesi türetilmiştir. “Khristos” Grekçe’den Latince’ye “Cristus”; oradan da Batı dillerine “christ” olarak geçmiştir. “Khristianos” ise Latince’ye “khristianus”, oradan da Batı dillerine “christian” olarak geçmiş ve yine aynı anlamda kullanılmıştır. Türkçe’de kullandığımız Hıristiyanlık kelimesi ise Batı dillerindeki “Christianisme”in karşılığıdır. Khristianos adı muhtemelen Antakya’daki putperestler tarafından verilmiştir.

Kur’an-ı Kerim’in Hıristiyanlığı ifade etmek için kullandığı “nasârâ” kelimesi ise, yaygın olan kanaate göre Hz. İsa’nın doğum yeri olan Kudüs yakınlarındaki “Nâsıra” kasabasına istinâden kullanılan bir isimdir. Hz. İsa bütün hayatı boyunca “Nâsıralı” adıyla anılmıştır. Nâsıra’ya ya da “Nâsûriye’ye mensup olan anlamında “nasrânî” kelimesi kullanılmış, dolayısıyla Hz. İsa’nın yolundan gidenlere de “nâsıralılar” denilmiş, Kur’an-ı Kerim de bu ismi tercih etmiştir.

Hıristiyan kaynaklarında “nâsıralılar” isminin ilk zamanlarda Hz. İsa’yı benimseyenlerin tümüne verildiği, ancak bunun onlarla alay etmek için kullanılan bir lakap olduğu belirtilmektedir. Daha sonra bu lakabın, bir zamanlar Pavlus’u da tedirgin etmiş olan yahudileştirme taraftarlarının geleneklerini sürdüren mezhebe verildiği, M.S. 70 yılında Kudüs şehri ve Süleyman Mabedi yıkılmadan önce Yahudi mesihçilerin Şeria Nehri’nin ötesine kaçıp Pella kentine sığındıkları, bunların torunlarının ise Hz. İsa’dan çok Hz. Musa’nın şeriatına bağlı kaldıkları, bu mezhebin 4. yüzyılın sonuna kadar devam edip sonra kaybolduğu ifade edilmektedir.

Hıristiyanlar için bunların dışında başka isimler de kullanılmaktadır. Bunları şu şekilde sıralamak mümkündür: Şâkirtler, Kardeşler, Azizler, İnananlar, Seçilmişler, Çağırılmışlar, Kilise, Fakirler, Dostlar, Celileliler.


Terim Anlamı


Terim anlamına gelince Hıristiyanlık, Hz. İsa’ya ve İncil’e tâbî olan tüm hıristiyanların dinine verilen genel bir isimdir. Katolik, Ortodoks ve Protestan kiliselerinden teşekkül eden üç büyük mezheple daha küçük çaptaki birçok mezhep ve tarikattan meydana gelen çeşitli cemaatlerin tümünün üst isim olarak kullandıkları bir terimdir.

“Hıristiyan” isminin ilk defa ne zaman kullanıldığına dair kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Bunun için çıkarsamalarda bulunmak gerekir. Örneğin Yeni Ahid’e bu açıdan bakıldığında “Khristianos” isminin sadece Rasullerin İşleri (11: 26; 26:28) ve Petrus’un Birinci Mektubu (4:16) olmak üzere sadece üç yerde geçtiği görülür. Bu cümlelerde anlatılan olaylardan hareketle Hıristiyan isminin ilk defa Antakya’da kullanıldığı ve yaklaşık olarak 60 yıllarına denk geldiği anlaşılmaktadır.

Yeni Ahid’in dışındaki bazı kaynaklarda ise bu ismin ilk olarak ikinci yüzyılın başlarında Antakya’da kullanılmış olduğu ile ilgili bazı rivayetlere rastlanılmaktadır. Rivayete göre o bölgede vali olan Bellin, mîlâdî 106 yılında imparator Taragand’a bir mektup yazmakta ve oradaki hıristiyanlara hangi usullerle işkence yaptığını şu şekilde açıklamaktadır: “Hıristiyan olmakla suçlanan kişi üzerinde şu usûlü denedim. Adamların hıristiyan olup olmadıklarını kendilerine soruyordum. Hıristiyan olduklarını ikrar ederlerse onları ölümle tehdit ederek ikinci ve üçüncü kez aynı şeyi tekrarlıyordum. Hıristiyanlıklarında ısrar ederlerse idam cezasını yerine getiriyordum”.

İster 60 ister 106 yılında olsun, Hıristiyan isminin Hz. İsa zamanında kullanılmadığı kesindir. Çünkü Hz. İsa’nın dünyadan ayrıldığı tarih 30 yıllarıdır. O dönemde genellikle şakirtler, kardeşler, inananlar gibi isimler kullanılmıştır.



TARİHİ GELİŞİMİ


Hıristiyanlık tarihi deyince akla ilk gelen “İsa” ismidir. Hangi isimle anılırsa anılsın Hıristiyanlık her şeyden önce İsa Mesih anlayışı üzerine temellenen bir inanca sahiptir. Ana fikri Yeni Ahid’de bulunan bu inanca göre İsa Mesih hem Tanrı’nın Oğlu, hem de insanlığın kurtarıcısıdır. Tanrı insanlığı günahtan kurtarmak üzere biricik oğlunu yeryüzüne göndermiştir. Görülüyor ki, gerek isminden hareketle ve gerekse bütün hıristiyanları birbirine bağlayan en önemli ortak bir bağ olması dolayısıyla Hz. İsa Hıristiyanlığın merkezine yerleşmiştir. Yani bu din “İsa-Merkezli” bir din karakterini kazanmıştır. Bu sebeple önce Hz. İsa hakkında kısaca bilgi vermekte fayda vardır.


HZ. İSA


DOĞUMU


İncillere Göre Hz. İsa’nın Doğumu


Hz. İsa'nın doğumuna dört İncilden sadece Matta ve Luka'da yer verilmekte ancak her iki İncil’de de bu olay farklı olarak anlatılmaktadır. Matta İncili'ne göre kıssa, Tanrı'nın Oğlu'nun soy ağacı ile başlamaktadır (Matta, 1:1-17). Bu kıssanın devamında geçen “Imdi İsa, Kral Hirodes’in günlerinde Yahudiye Beytlehem’inde doğduğu zaman, işte şarktan Yeruşalim’e müneccimler gelip dediler. Yahudilerin kralı olarak doğan zat nerededir?” (Matta, I,18-25) sözünden anlaşıldığına ve Luka’nın da benzer bir ifadesine (Luka 23:8) göre Hz. İsa Kral Arhelas zamanında doğmuştur. İncillerde kendisine yeni doğan çocukları katletme fiili atfedilen ve Filistin’i Roma adına yöneten Arhelas (Hirodes’in oğlu) M.Ö. 4 ve M.S. 6 yılları arasında iktidarda kalmıştır. Buna göre Hz. İsa’nın M.Ö. 4 ile M.S. 6 yılları arasındaki herhangi bir yılda doğmuş olabileceği ortaya çıkmaktadır. Ayrıca Luka İncilinde Kirinius’un Suriye valisi olduğu sırada Augustus tarafından çıkarılan bir emirle nüfus sayımının yapıldığı ve Hz. Meryem’in de nişanlısı Yusuf ile beraber Nâsıra’dan Beytlehem’e gittiği ve orada ilk oğlunu doğurduğu (Luka, 2:5-7) bildirilmektedir. Augustus’ün M.Ö. 63 ve M.S. 14 yılları arasında yaşadığı düşünülürse buradan da net bir tarih çıkarmak mümkün değildir. Zira bu sayımın hangi tarihte yapıldığına dair bilgi verilmemektedir.


Luka İncili’nde Hz. Yahya’nın ve Hz. İsa’nın doğum sahneleri aynı üslup içerisinde anlatılmaktadır. Hz. Zekeriyya’nın yaşlı karısının Yahya’ya hamile kalması (Luka, 1:11-13), bundan altı ay sonra Hz. Meryem’in Hz. İsa’ya hamile kalması (Luka, 1:26-27) ve her iki doğum anının da birbirine benzer ifadelerle anlatılması dikkat çekicidir. Hz. Yahya’nın yahudilerin Fısıh bayramında doğmuş olduğu rivayeti eğer doğruysa, Fısıh bayramı Nisan’ın 15’inde kutlandığına göre bundan altı ay sonra doğan İsa’nın Ekim ayı içinde doğmuş olması gerekir. Batı Hıristiyanlığında 25 Aralık, Doğu Hıristiyanlığında ise 6 Ocak günleri kutlanmaktadır.



Teologlara Göre Hz. İsa’nın Doğumu


Hıristiyan ilahiyatçıları da Hz. İsa’nın doğumuyla ilgili net olmayan, tahmînî ve dolaylı bazı tarihler vermektedirler. Ritüel kitaplarında aynı zamanda ilâhî olarak da söyledikleri bir pasajda şu bilgiler yer almaktadır:

Dünyanın yaratılışından yüzyıllar sonra; Tufan’dan uzun zaman sonra; İbrahim’in doğumundan iki bin yıl sonra; Musa’dan bin beşyüz yıl sonra; Kral Davut’tan yaklaşık bin yıl sonra; Daniel’in peygamberliğinin yetmişbeşinci yılında; Yüz doksan dördüncü Olimpiyat’ta; Roma’nın kuruluşunun yediyüz elli ikinci ve Imparator Octave Augustus’ün kırk ikinci yaşında ezelî Baba’nın Oğlu ezelî Tanrı İSA-MESİH Yahuda’nın Betlehem (Kudüs) şehrinde Bakire Meryem’den doğdu.

Verilen bu tarihlerden İbrahim, Musa, Davut ve Daniel ile kurulan bağlantı yaklaşık tahminlerden ibarettir. Olimpiyatların M.Ö. VIII. yüzyılda başlayıp dört yılda bir tekrarlandığı hususu tarih kitaplarında yer almaktadır. Ancak başlama yılı ve ayı noktasında net bir bilgi yoktur. Belki İsa’nın yaklaşık doğumundan hareketle yani 194x4=776 olarak olimpiyatların başlama yılını bulabiliriz. İlk olimpiyat oyunu sadece atletizm yarışmaları idi ve bir gün sürüyordu. Buradan hareketle atletizm oyunlarının kış mevsiminden çok yaz mevsiminde yapılabileceği ihtimalinin daha yüksek olduğunu söylemek mümkündür. Yukarıda verilen tarihlerden biri de Roma’nın kuruluşunun 752. yılıdır. Tarihçilerin tespitine göre Roma M.Ö. 753 yılında kurulmuştur. Buna göre Hz. İsa M.Ö. 1 yılında doğmuş olmaktadır. Augutus’ün M.Ö. 63 yılında doğduğu rivayet edildiğine göre, 42. yaşı M.S. 5 yılına tekabül etmektedir. Bu formüle göre ise Hz. İsa M.S. 5 yılında doğmuştur. Yani hiç bir formülde ittifak sağlanamamaktadır. 

19. yüzyılın en önemli filozof ve dinler tarihçilerinden biri olan Ernest Renan (1823-1892) “İsa’nın Hayatı” isimli eserinde Hz. İsa’nın doğum tarihinin iyice bilinmediğini, Augustus devrinde Roma’nın 750. senesine doğru ve muhtemelen Milattan bir kaç sene önce vuku bulduğunu belirtmektedir. Bazı yazarlar bu tarihi Milat’tan 10 yıl öncesine kadar götürür. Bu konudaki farklılıkların Ortaçağ’da yaşamış bir hıristiyan keşişin düzenlediği takvimden kaynaklandığı ileri sürülmektedir.

“İsa Meselesi” isimli risalenin yazarı A. Hilmi Ömer’e göre de dinî bir hareketin başında bulunan bir şahsiyet hakkında, bizzat bu şahsın kendisi tarafından değilse de, her halde bu hareketin şahitleri yahut muasırları tarafından bazı vesikalar bırakılması tabii bir hal iken, zamanında yaşayan yahudi ve müşrik müelliflerden hiç birinin İsa’nın hayatına dair en ufak bir malumat bırakmaması çok ilginçtir. Hıristiyanlığın ilk yıllarında, hatta milattan sonra ikinci asırda bile Yunan, Latin, ve Yahudi müelliflerinin İsa hakkında hiç bir bilgi sahibi olmadıklarını göstermektedir. Kısacası Hz. İsa’nın doğumu konusunda ne yıl olarak, ne de gün olarak net bir kanaate varılabilme imkânı yoktur. Batı Kilisesi’nin kabul ettiği 25 Aralık günü muhtemelen antik Roma’nın pagan kutlamalarına dayandırılmış, Doğu Kiliseleri’nin kabul ettiği 6 Ocak tarihi ise, yine muhtemelen Hıristiyanlık öncesi Grekler arasında kutlanan ve Zaman’ın doğumu manasına gelen Aion’un kutlandığı tarihin yerine konulmuştur.



ÇOCUKLUĞU VE GENÇLİĞİ


Hz. İsa’nın çocukluğu hakkında pek fazla bir şey bilinmemektedir. Çocukluğu, kendisinden önce hiçbir şöhreti olmayan ve aynı zamanda doğum yeri olan Galile eyaletinin Nâsıra kasabasında geçmiştir. Bu yüzden bütün hayatı boyunca Nâsıralı adıyla anılmıştır. Luka’nın belirttiğine göre 12 yaşındayken yahudilerin pesah bayramında bulunmak üzere annesi ve annesinin kocası Yusuf’la birlikte Kudüs’e gitmiştir. Mabeddeki bilginler onun din bilgisi ve anlayışı karşısında çok şaşırmışlardır.

Hz. İsa’nın erkek ve kızkardeşleri bulunduğu ve kendisinin en büyük çocuk olduğu tahmin edilmektedir. Kardeşlerinin hiçbirisi hakkında net bir bilgi bulunmamaktadır. Kızkardeşlerinin Nâsıra’da evlenmiş olduklarına dair rivayet mevcuttur. Erkek kardeşi diye gösterilen ve içlerinde Hıristiyanlığın ilk gelişme senelerinde büyük bir ehemmiyet kazanan Yakup adında biri de bulunan dört kişinin onun teyze oğulları olduğu ileri sürülmektedir. Fakat bununla birlikte hem havari hem de Hz. İsa’dan sonra havarilerin reisi olan Yakub’un onun kardeşi olduğuna dair rivayetler ve kanaatler ağır basmaktadır.


GÖREVE BAŞLAMASI


Hz. İsa görevine 30 yaşından sonra başlamıştır. Hz. Yahya Ürdün’de yaşıyordu ve onun teyze oğluydu. O tek Tanrı’ya inananları ve gerçek iman sahibi olanları vaftiz ediyordu. Hz. İsa da “Vaftizci Yahya” ismiyle tanınan Hz. Yahya’ya giderek onun tarafından vaftiz edildi. Bunun ardından, görevini yerine getirmek üzere hazırlanmak için çöle gitti. Şeytan onu burada yoldan çıkarmaya çalıştı. Şeytan, Tanrı’nın oğlu olarak kudretini kullanıp dünyayı bir kral gibi yönetmesini istiyordu. Ama İsa şeytana uymadı ve Galile gölüne döndü. Tebliğini ilkönce Galile’de yapmaya başlamış, ama aynı zamanda Samiriye’ye, Kudüs’e ve Galile’nin kuzey bölgelerine de gitmiştir. O bu gezilerinde kendisini dinleyenlere günahları bağışlama konusunda yetkili olduğunu söylüyordu. Bir süre sonra da etrafında havarileri oluştu ve tebliğinde ona yardımcı oldular.

Havariler: Kelime anlamı “Beyaz giyinenler, insanların ruhlarını din ve ilimle arıtanlar” demektir. Ancak bu ifade zamanla özel bir anlam kazanmış ve Hz. İsa’nın yardımcılarını kasteden bir terim halini almıştır. Tebliğ faaliyetinin başında Hz. İsa bu oniki kişiyi seçmiş ve bunlara havarî ismini vermiştir. Bunların isimleri bazı küçük farklılıklarla Matta (10: 2-4), Markos (3: 16-19), Luka (6: 14-16) ve Resullerin İşleri’nde (1: 13) yer almaktadır: Simon Petrus, Andreas, Yakup (Zebedi’nin oğlu), Yuhanna, Filipus, Bartolomeus, Thomas, Matta, Yakup (Alfeos’un oğlu), Taddeus, Gayyur Simun, Yahuda İskariyot.



MUCİZELERİ


Hz. İsa’nın, tebliğini yaparken en sık başvurduğu konulardan birisi mucizedir. Onun hayatı adeta mucizelerle özdeşleşmiştir. İncilleri bu açıdan taradığımızda onun kırka yakın mucizesinden bahsedildiğini görürüz. Hz. İsa bu mucizelerle havariler üzerinde büyük bir etki göstermiş, aynı zamanda birçok kimseyi inandırarak kendine çekmiştir. İlk mucizesini Kana’da düzenlenen bir evlenme merasiminde ev sahibinin bardağında şarabı tükenince suyu şarap yaparak göstermiştir (Yuhanna 2: 9). Diğer mucizeleri şunlardır:

Beş ekmek ve iki balığı 5000 kadar kadın, erkek ve çocuk arasında paylaştırmış ve bu insanların hepsi açlıklarını gidermişlerdir (Markos 6:38-42). Şeytan ve cinlere hükmedip insanların içinden onları çıkarması (Matta 8: 32), hastaları, kötürümleri iyileştirmesi (Matta 15:30-31), körlerin görmesini sağlaması (Matta 11: 5), ölü kızı diriltmesi (Matta 9: 25), rüzgara ve göle emrederek göldeki fırtınayı durdurması (Luka 8: 23), Petrus’u su üzerinde yürütmesi (Matta 14: 29) İnciller’de söz konusu edilen mucizelerindendir.



SON AYLARI


Hıristiyanlar Hz. İsa’nın hayatının son aylarına “passion” adını verirler. Çünkü bu aylar onun insanlık adına çektiği acıların toplandığı aylardır. Özellikle Kudüs’de çok muhalifi vardı ve oraya gitmenin kendisi için çok tehlikeli olacağını da biliyordu. Ancak bununla beraber tebliğini Kudüs’de yapmakta kararlıydı. Yani o, kendi hayatını feda ederek, başkalarını kurtarmak için dünyaya gelmiş olduğunu söylüyordu. Birçok kimse Hz. İsa’nın Yahudi halkına daha iyi bir hayat sağlayacağına inanıyordu. Hahamlar ise, o mabede geldiğinde hem öfkelenmiş, hem de korkmuşlardı. Zira o, para bozduran ve birtakım şeyler alıp satan kimseleri mabedden kovmuştu. Kudüs’te geçirdiği ilk günlerde halka tebliğini yaptı. Geri kalan zamanlarında da şehrin doğusundaki Bethanya’da derin düşüncelere dalar ve dua ederdi.

Hz. İsa’nın bu faaliyetleri karşısında büyük bir endişe duyan Yahudiler artık onu durdurmanın zamanının geldiğine ve onu ortadan kaldırmaktan başka çare olmadığına karar verdiler. M.S. 30 yılında Yahudilerin en yüksek mahkemesi olan Sanhedrin tarafından Tanrı’ya küfretmekle suçlanıp, ölüm cezasına çarptırıldı. O çağda İsrail Roma’nın işgali altında bulunduğundan, Yahudilerin bu yargıyı infaz etme yetkisi yoktu. Bu nedenle Yahudi din adamları Roma valisi Pontus Platus’a başvurup, Hz. İsa’yı çarmıha gerdirerek idam ettirdiler. Bütün bu olanları talebelerine önceden bildirmiş olan Hz. İsa ise, öldürüldükten sonra üçüncü gün Tanrı’nın gücüyle tekrar dirildi ve kırk günlük bir süre boyunca birçok kişiye göründü ve sonra dünyayı terkederek göğe yükselip Baba’nın sağ yanına oturdu. Kıyamete yakın tekrar yeryüzüne inip, bütün dünyanın Tanrı’nın Krallığı’na boyun eğmesini sağlayacaktır.



KUR’AN’A GÖRE HZ. İSA


Yukarıda vermiş olduğumuz bilgiler tamamen İncillere göredir. Ancak Hz. İsa’nın İncillerden sonra en fazla sözkonusu edildiği kitap Kur’an’dır. Burada onunla ilgili Kur’an’da verilen bilgileri kısaca özetlemeye çalışacağız.

Kur’an’da Hz. İsa onbeş surede doksanüç ayette ismi veya bir sıfatı ile zikredilmektedir. Bu ayetlerde doğumunun müjdelenmesi, dünyaya gelişi, tebliği, mucizeleri, dünyevi hayatının sonu ve Allah katına yükseltilişi ele alınmaktadır. Onun diğer peygamberler gibi kul ve peygamber, kendisine tanrılık nispet etmenin ise küfür olduğu belirtilmektedir. Kendisine Allah tarafından kitap verildiği, İsrailoğullarına gönderilen bir peygamber olduğu, Tevrat’ı tasdik ettiği, bazı hususlarda onu neshettiği, kavmine namazı ve zekatı emrettiği vurgulanmaktadır. Ayrıca onun öleceğinden ve tekrar hayata döneceğinden söz edilmektedir. Ancak buradaki diriliş hıristiyanlıkta’ki gibi çarmıha gerildikten sonraki diriliş değil, kıyamet sonrası diriliştir. Çarmıha da gerilmemiştir. Böylece Hıristiyanlık’ta önemli bir dini inanç olan, insanların günahına kefaret olmak üzere İsa’nın çarmıha gerilmesi hadisesinin İslâm’da kabul edilmediği görülmektedir.

Kur’an’da ayrıca Hz. İsa’nın Allah’tan bir kelime oluşu, Allah’tan bir ruh oluşu, peygamberliği ve mucizeleri, Ruhu’l-Kudüs ile te’yid edilmesi, Hz. Muhammed’i müjdelemesi konularına yer verilmektedir. Buna göre Hz. İsa hiçbir zaman kendisinin tanrı edinilmesini söylememiş ve yalnız Allah’a kulluğu öğütlemiştir. Kur’an teslisi açıkça reddetmekte ve temel prensip olarak tevhidi ortaya koymaktadır.

Burada şu hususa da işaret etmemiz gerekir ki, Kur’an’da ve hadislerde takdim edilen İsa, İncillerde ve Hıristiyan ilahiyatında takdim edilen İsa’dan farklıdır. Hıristiyanlık’ta temel inanç esaslarından olan uluhiyetin bedenleşmesi, İsa’nın çarmıha gerilmesi dolayısıyla kurtuluş fidyesi oluşu Kur’an tarafından reddedilmektedir. Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında başlangıçtan beri ortaya çıkan bu farklı anlayışlar sebebiyle karşılıklı reddiyeler yazılmıştır. Örnek verecek olursak ilk dönemlerden itibaren ortaya çıkan polemik literatürünün temel konularının başında teslis doktrini, Hz. İsa’nın tabiatı, kefaret problemi ve çarmıh hadisesi gelmektedir. Hz. İsa’ya hamile kalması, doğum süreci ve iffetli bir kadın olması gibi özellikleriyle annesi Meryem’e de çok önemli şekilde yer verilmektedir.


HIRİSTİYANLIĞIN YAYILIŞI


Hıristiyanlığın yayılmaya başladığı tarihi M.S. 30 yılına kadar götürmek gerekir. Bu tarihte Hz. İsa, kendisinin Mesih olduğunu ileri sürerek geleneksel Yahudi anlayışının dışında bir din anlayışını yerleştirme amacıyla ortaya çıkmıştır. Dünya dinleri içerisinde yayılışı en maceralı olan ve en uzun süren din belki de Hıristiyanlık’tır. Hz. İsa’nın yaklaşık üç yıllık tebliğ döneminde sadece kendisini anlatmaya çalıştığı, yayılmanın havariler gibi belirli sayıda insanların ona inanmasıyla sınırlı kaldığı, hiçbir yerleşim alanının toplu olarak Hıristiyanlığa geçmediği genel kabul görmüş bir husustur. Onun dünyayı terketmesinden sonra devreye havariler girmiş ve farklı bölgelere giderek kendisinden tevarüs ettikleri öğretileri yaymaya çalışmışlardır. Daha sonra Pavlus’un sahneye çıkması havariler dönemini Pavlus öncesi dönem, Pavlus dönemi ve Pavlus sonrası dönem diye üçe ayırmayı gerektirmektedir.



PAVLUS ÖNCESİ DÖNEM


Yeni Ahid’in Resullerin İşleri kitabının ilk bölümlerinde ve Pavlus’un mektuplarında Pavlus öncesi dönem canlı bir şekilde ele alınmaktadır. Bu metinlerden anlaşıldığı kadarıyla yeni hareketin merkezini Kudüs oluşturmaktadır. Hz. İsa’dan sonra dağılan talebeleri yeniden bir araya gelmişler, dinî hayat bakımından Yahudiliği sürdürmüşlerdir.

Havarilerin isimleri sıralanırken hep en başta yer alan Simun Petrus’un Pavlus öncesi dönemde yayılma konusunda en etkili isim olduğu anlaşılmaktadır. Yeni Ahid’de Pentikost gününde onun konuşmasını dinleyen 3000 kişinin Hz. İsa’ya inanıp vaftiz oldukları belirtilmektedir. Bu ihtida olayından sonra Petrus, ilk Mesih topluluğunun en büyük önderlerinden birisi olmuştur. Onun önderliğinde diğer havarilerin de gayretleriyle Mesih’e inananların sayısı yavaş yavaş artmaya başlamıştır. Özellikle Yahudiye, Galile ve Samiriye’de topluluğun büyümesi devam etmiştir. Her tarafı dolaşarak Lidda, Şaron ve Yafa kentlerine kadar ulaşmıştır. O sadece Yahudilere değil, Yahudi olmayanlara da telkinde bulunmuştur. Kral I. Hirodes zamanında hapse atılmış, mucizevî bir şekilde hapisten kurtulmuş ve 57 yılında Roma’ya gitmiştir. Orada 60 yılında Yeni Ahid kitapları içerisinde yer alan 1. ve 2. mektuplarını yazmıştır. 64 yılında ise imparator Neron’un emriyle baş aşağı çarmıha gerilerek öldürülmüştür.

Hz. İsa’nın havarilerinin çoğunun hayat hikayesi kesin olarak bilinmemektedir. Roma ve Kartaca’daki gibi en büyük Mesih topluluklarını kimin kurduğu net olarak bilinmemektedir. M.S. 30 yılının Pentikost gününden itibaren Hz. İsa’ya inanan, ancak adları bilinmeyen birçok kimsenin Kudüs’ten başlayarak kendi ülkelerine dönüp Mesih’in kurtuluş müjdesini yaydıkları tahmin edilmektedir. Hz. İsa’ya inanan tüccarların da Roma İmparatorluğu’nun her yanına ve sınırları dışına bile onun mesajını ulaştırmış olabilecekleri düşünülmektedir.


PAVLUS DÖNEMİ


Hz. İsa’nın talebelerinin azılı düşmanları vardı. İlk talebelerin en azılı düşmanlarından biri de Tarsuslu Saul (veya Romalı adıyla Pavlus) idi. Soylu bir Yahudi ailesinden gelen ve annesinin babasının Roma vatandaşlığı ayrıcalığına sahip olan Pavlus, M.S. 5-15 yıları arasında Tarsus’ta dünyaya gelmiştir. O, Ferisîler diye bilinen en tutucu Yahudi mezhebine bağlıydı. Hz. İsa uğruna ilk şehid olan İstefehan’ın taşlanmasına katılmıştır. M.S. 33 yılında Hz. İsa’nın Şam’da bulunan talebelerini tutuklamak üzere yahudilerin dinî önderi olan başkâhin tarafından görevlendirilmiştir. Fakat Şam’a doğru giderken, Hz. İsa’nın görüntüsü ile karşılaşıp, ona iman etmiştir. Bu imanın ardından vaftiz olmuş ve Şam’da Hıristiyanlığı yaymaya başlamıştır. Kendisini öldürmek isteyen yahudilerden kurtulmak için oradan kaçıp Arabistan çölüne gitmiştir. Arabistan’da üç yıl kaldıktan sonra M.S. 36 yılında Kudüs’e dönmüş, burada kendisine arkadaşlık eden Barnaba, onu Petrus’la tanıştırmıştır. Yahudi tehditleri sonucu oradan da kaçmak zorunda kalan Pavlus, memleketi Tarsus’a dönmüş ve orada 10 yıl kadar kalmıştır.

O yıllarda bölgenin en büyük şehri olan Antakya’da yahudi olmayan birçok insan Hz. İsa’ya inanmıştı. M.S. 46 yılında Barnaba Antakya’lı yeni iman etmiş kimseleri eğitme işinde kendisine yardım etmesi için Palus’u Antakya’ya davet etti. Pavlus’la Barnaba Antakya’da Hıristiyanlığı yayma konusunda çok başarılı oldular. Antakya’nın önemli bir ticaret merkezi oluşu sebebiyle hem Doğu’ya hem de Batı’ya ilk yayılma buradan oldu. Pavlus bundan sonra Hıristiyanlığın yayılmasında en etkili faktörlerden olan yolculuklarına çıktı. Barnaba’yla birlikte ilk önce Kıbrıs’a gitti. Sonra Yalvaç, Konya, Listra (Hatun Saray) ve Derbe dahil birçok yerde Mesih topluluklarını kurdu. 48 yılında Galatyalılara mektup yazdı. 49 yılında toplanan Kudüs Konsili’nden sonra Pavlus ve Barnaba Antakya’ya döndü. Bundan sonra ikinci yolculuğuna çıktı ve Anadolu’dan geçerek Makedonya’ya ulaştı. Bu arada çeşitli topluluklara mektuplarını yazmaya devam etti. 53 yılında Efes’e gitti, 57’de ise Kudüs’e döndü. Orada yahudiler tarafından tutuklanarak iki yıl göz hapsinde tutuldu. Pavlus yahudiler tarafından yargılanmak istemediğini bildirerek, Roma İmparatorluğu mahkemesine başvurdu. 59 yılında bir bölük asker refakatında Roma’ya götürüldü. Tutuklu bulunduğu yıllarda Filipililere, Koloselilere, Efeslilere ve Filimon’a ünlü mektuplarını yazdı.

Pavlus’un hayatının son zamanlarına ait pek fazla bilgi yoktur. Tahminlere göre o 61 yılında serbest bırakılmış, hıristiyanlığı yaymış olduğu bölgeleri yeniden ziyaret etmiş, ancak sonunda tekrar yakalanıp Roma’da hapse atılmıştır. Oradayken Timoteus’a iki mektup ve Titus’a bir mektup yazmıştır. Muhtemelen 64 yılında ise imparator Neron’un emriyle başı kesilerek idam edilmiştir.

Hıristiyanlığı kabul edişinden sonra üzerinde durduğu iki konu vardır: Yahudi geleneğinin ilgası ve İsa’nın mesihliği. Mesihlik inancını kabul ederek evrenselci bir doktrini benimsemiştir. Yahudi şeriatının yerine “Tanrı’nın izzeti” ve “Tanrı’nın herkese ulaşabileceği” anlayışını koyarak bu evrensel mesajı desteklemiş görünür. Hıristiyanlığın gentile topraklarında hızla yayılmasına vesile olan teolojik doktrin budur. Bu tarihten sonra Hıristiyanlık hem coğrafya hem de doktrin olarak Filistin dışına taşacaktır.


C. PAVLUS SONRASI DÖNEM


Pavlus’tan sonra Hıristiyanlığın yayılmasında en önemli rolü ilk zamanlarda Pavlus’un ve havarilerin vesilesiyle Hıristiyan olan kimseler, daha sonra da Kilise Babaları üstlenmişlerdir. Birinci yüzyılın sonuna gelindiğinde Hıristiyanlık, ilk ortaya çıktığı Kudüs şehrinden çok uzaklara yayılmıştı. Baskı ve zulüm o derece artmıştı ki, tebliğler ancak gizli saklı yapılabiliyordu. Hıristiyanlık için adeta mağara devri başlamıştı. Ashab-ı Kehf o dönemi bu açıdan çok iyi bir şekilde sembolize etmektedir. Ancak bu kadar baskı ve zulüm dahi Hz. İsa’nın yolundan gidenleri tamamen yoketmemiş, bilakis daha da güçlendirmiştir. Doğu’da Mezopotamya, İran ve Hindistan’da, Batı’da ise Galya (Fransa) ve İspanya’da bu inanç duyulmuş ve yavaş yavaş mensup kazanmaya başlamıştır. Roma, İskenderiye, Antakya, Efes, Korint ve Kartaca gibi büyük kentlerde yayılma hızlanmıştır. Anadolu, Suriye, Arabistan ve Yugoslavya’nın birçok yerinde de Mesih Cemaatleri oluşmuştur.

İkinci yüzyılda bir taraftan Hıristiyanlık yayılırken, diğer taraftan Mesela, Ebiyonitler, Gnostikler, Nâsıralılar gibi bazı sapmalar da yaşanmaya başladı. Üçüncü yüzyıla gelindiğinde meşhur kilise babalarından İreneyus (130-200), Tertulliyan (155-222), Kipriyan (200-258), İskenderiyeli Klement (150-215) ve Origen (184-254) Hıristiyanlığın yayılması için mücadele ettiler. İmparator Alexander Severus (222-235) ve Filip (244-249) dönemlerinde Roma hükümeti hıristiyanlara hoşgörüyle davrandı. 38 yıl boyunca rahat bir hayat geçirdiler. Fakat bundan sonra, imparator Dekyus ve Valeryan’ın dönemlerinde yani 250-260 arası korkunç bir zulüm yaşandı. Üçüncü yüzyılın sonlarında meydana gelen en önemli olaylardan birisi, Gregor (Kirkor) adında bir hıristiyanın çabaları sonucu Ermeniler’in hıristiyanlaşmasıdır. Hıristiyanlık tarihinde toplu olarak hıristiyan olan ilk kavmin Ermeniler olduğu ileri sürülmektedir.

313 yılının Mart ayında imparator Konstantin hıristiyanlara tam özgürlük sağlamak, el konulan tüm ibadet yerlerini geri vermek ve uğradıkları tüm zararların karşılığını ödemek için olağandışı bir ferman çıkardı. Bu gerçekten tarihi bir olaydı. Fermanla, imparatorluğun batı kısmında herkese din özgürlüğü tanındı. O hoşgörüden yoksun çağda bu durum şaşılacak bir şeydi. 324 yılında Konstantin Edirne yakınlarında bir meydan savaşında imparatorluğun doğu kısmının başında bulunan Likinyus’u yenerek, imparatorluğun batı ve doğu kısımlarının tek hakimi oldu. Hıristiyanlık bundan sonra artık Roma İmparatorluğu’nun her yerinde tam bir özgürlüğe kavuştu. Hemen ertesi yıl yani 325’te Hıristiyanlık tarihinin ilk ekümenik konsili olan İznik Konsili toplandı ve daha sonraki yıllarda sık aralıklarla konsiller devam etti. 380 yılında ise imparator I. Teodosyus, Hıristiyanlığın devletçe müsaade edilen tek din olduğu şeklinde bir ferman çıkarıp, putperestliği yasakladı. Putperestler canlarını kurtarmak için devlet kilisesine akın ettiler. Artık devlet ve din tamamen birleşti. Roma devletinin uyruğu olmak isteyen herkes, devletin dinine inanmak zorundaydı.

Batı’da İrlanda Kililsesi hür bir kilise idi. 4. Yüzyılda Roma’ya bağlı olarak Vizigotlar; 5. Yüzyılda ise, Bulgarlar, Franklar Hıristiyan oldular. Daha sonra Anglo-Saksonlar bir Roma misyoner hey’eti vasıtasıyla Hıristiyanlığa girdi. 8. Yüzyılda geride kalan Avrupa ülkelerinin hıristiyanlaşması başladı. Alman ve İskandinav ülkeleri hıristiyanlaştı. Saksonlar 8. Yüzyılda zorla hıristiyanlaştırıldılar. Danimarkalılar 9. Yüzyılda hıristiyanlar arasında yer aldılar. Norveç, İzlanda ve İsveç’in Hıristiyanlaşması 1000 yıllarında tamamlandı. Slavlar’ın hıristiyanlığa girmesi, Roma ile Bizans arasında rekabet konusu oldu. Polonya, Bohemya, Moravya ve baltık ülkelerinde Roma; Rusya ve Balkan ülkelerinde Bizans galebe çaldı.

Batı’da Hıristiyanlık, siyasi münasebetler, misyoner faaliyetleri ve bazen de zorla yayıldı. Bu yayılma devresi 11. Yüzyılda İskandinav ülkelerinin hıristiyanlaştırılmasıyla tamamlandı.

Hıristiyanlık Doğu’da ortaya çıkan bir din olmasına rağmen, burada yayılmaya başlaması Batı’dan sonra olmuş ve ilk olarak Habeşistan’a girmiştir. Hıristiyanlığı Habeşistan’a getiren ilk kişi İncil’de (Resullerin İşleri, 8: 26-40) sözü edilen Habeş hadımağasıdır ve 4. yüzyılın ilk yarısında yayılmaya başlamıştır. 6. Yüzyılda Kutsal Kitap Habeşçe’ye çevirilmiş, 7. yüzyılda da Habeş Kilisesi gelişmeye devam etmiştir. Hıristiyanlığın Hindistan’da yayılması da bu asırlarda olmuştur. Özellikle 8. ve 9. Yüzyıllarda Hintli hıristiyanlar bir hayli çoğalmışlardır. Ancak Hıristiyanlık, Hinduizm’e sıkıca bağlı olan Hintliler üzerinde fazla etkili olmamıştır. Çinde ise, 713-763 yılları arasında Hıristiyanlığın tanıtılmasına izin verilmiştir. Ancak 9. ve 10. yüzyıllarda çeşitli baskılar nedeniyle Çin’de hıristiyanların sayısı çok azaldı, fakat buna rağmen Hıristiyanlık orada tamamen yok olmadı.


KUTSAL KİTAPLARI


Kutsal Kitap sözüyle Yahudilerin Eski Ahit ve Hıristiyanların Yeni Ahit kitapları kastedilmektedir. Hıristiyanlar Kutsallık noktasında Eski Ahit’e de büyük değer verirler. Zaten Eski Ahit isimlendirmesi de hıristiyanlara aittir. Yahudiler bu isimlendirmeyi kabul etmezler.



YENİ AHİT


Hıristiyanların kutsal kitap külliyatı olarak kabul edilen Yeni Ahit, 27 kitaptan meydana gelmektedir. Bunlar da kendi aralarında iki gruba ayrılmaktadır:



1. Târihî Kitaplar


Matta, Markos, Luka, Yuhanna ve Luka tarafından yazıldığı ileri sürülen Resullerin İşleri kitaplarıdır.



2. Ta’lîmî Kitaplar


Pavlus’a ve havarilerden bazılarına ait 21 mektuptan ve Vahiy kitabından ibarettir. Bu 21 mektup şöyle tasnif edilebilir:

Pavlus’un 14 mektubu: Bu mektupları da kendi içinde sınıflandırmak gerekir. 

Büyük Mektuplar: Bunları yazıldıkları tarihlerle birlikte şu şekilde sıralamak mümkündür: Romalılara (56-57); I. II. Korintoslulara (55, 57); Galatyalılara (52-53); I. II. Selaniklilere (52-53).

Hapishane Mektupları: Efeslilere, Filipililere (56-57); Koloselilere ve Filimona (61 veya 63).

Pastoral Mektuplar: I. ve II. Timoteus’a Mektup, Titus’a mektup. İbranilere Mektubun Pavlus’a ait olduğu tartışmalı olsa da genellikle ona nispet edilmektedir. Tarihi için de 70’den önce denilmektedir.

Diğer 7 mektup: Yakub’un Mektubu, Petrus’un I. Mektubu, Petrus’un II. Mektubu, Yuhanna’nın I. Mektubu, Yuhanna’nın II. Mektubu, Yuhanna’nın III. Mektubu, Yahuda’nın Mektubu. Bu mektupların tarihleri hakkında net bilgiler yoktur.

Vahiy: Bu kitabın Hz. İsa’nın vahyi olduğuna inanılır. Tanrı yakın zamanda olması gereken olayları kendi kullarına göstermesi için ona bu vahyi vermiştir. O da gönderdiği kendi meleği aracılığı ile bunu Yuhanna’ya vermiştir. Yuhanna, gördüğü her şeye Tanrı sözüne ve Hz. İsa’nın bildirisine tanıklık etmektedir. 96 yıllarında Yuhanna tarafından kaleme alındığı kabul edilmektedir. Sembolik ve eskatolojik (âhir zaman haberleri) bilgiler ihtiva eder.



İnciller


İncil kelimesinin aslı, Yunanca Evangelion’dur. Halk Yunancasında “getirdiği bir haberden ötürü bir şahsa verilen müjdelik, mükafat” manasına gelir. Daha sonraki zamanlarda “haber, müjde” manasına kullanılmıştır.

Tarihî kitaplar denilen bu incillerden üçü yani Matta, Markos ve Luka gerek şekil ve gerekse konular itibariyle birbirine çok benzediği için “Sinoptik inciller” olarak adlandırılmaktadır. Şimdi tarihî kitapları kısaca tanıtmaya çalışalım:



Matta İncili


Matta İncili’nin yazarı Levi diye de bilinen Matta’dır. Hz. İsa’nın hayatını, ölümünü ve dirilişini anlatmak için bu kitabı kaleme alan Matta, onun soyağacı ve doğumuna ilişkin bilgileri vermekle sözlerine başlar. Vaftiz oluşunu ve Şeytan tarafından nasıl sınandığını anlattıktan sonra faaliyetlerine geçer. Özellikle Hz. İsa’nın peygamberlerce geleceği bildirilen ve yahudilerce uzun zamandır beklenen Mesih olduğunu göstermek ister. Bunun için İsa’nın gelişiyle gerçekleşen peygamberlik sözlerinden alıntılara yer verir. İsa’nın kurtuluş müjdesinin tüm milletler için olduğunu ayrıca vurgular. Sık sık Eski Ahid’e atıfta bulunarak Yahudi karakterini muhafaza etmesi dikkat çekmektedir. Matta İncili’nin Kudüs’ün tahribinden önce 65-70 yıllarında önce A’ramice yazılıp sonra Yunanca’ya adaptasyonu yapıldığı ileri sürülmektedir.


Markos İncili


Markos İncili’nde yazar adından bahsedilmemektedir. Havarilerden sonraki ilk Hıristiyan yazarların tümü bu kitabın yazarının isminin Markos olduğunu belirtmektedirler. Tarihçi Eusebyus, Papias’ın M.S. 140 yıllarında yazdığı bazı metinlerden şu alıntıyı yapmaktadır: “Petrus’un çevirmeni olan Markos, Petrus’la birlikte dolaşmış ve onun hatırladıklarının tümünü titiz bir şekilde yazıya geçirmiştir”.

Markos’un bu kitabı İtalya’da yazdığına dair bazı kanıtların bulunduğu ifade edilmektedir. O sırada Pavlus ve Petrus Hz. İsa’nın sözlerini Roma’da yaymakla meşguldürler. Bu da M.S. 50’li yılların sonlarına ya da 60’lı yıllara rastlamaktadır. Buradan hareketle Markos’un da İncilini 60 yıllarında yazdığı sonucu çıkarılmaktadır. Bu da onun dört İncil içerisinden ilk yazılanı olduğunu göstermektedir. Hz. İsa’nın hayatını anlatan ilk dört İncil içerisinde en kısa olanıdır. Bazı Kutsal Kitap kritikçileri tarafından kelime hazinesinin fakir, cümle kuruluşlarıınn düzgün olmadığı ileri sürülmektedir.

Kitab’ın muhtevasına gelince, o Hz. İsa’nın doğumundan, soyağacından çocukluğundan daha ziyade yaptıklarını ele alır, bunları kısa ve öz bir şekilde yazar. Anlatım canlı ve hareketlidir. Özellikle insanların ona gösterdikleri ilginin üzerinde yoğunlaşır. Onu “Tanrı Oğlu”, “İnsanoğlu” ve Yahudilerin uzun zamandır bekledikleri kurtarıcı kral olan Mesih diye tanıtır. yahudi din adamlarının kışkırtmasıyla gerçekleşecek ölümünden ve dirilişinden sık sık söz eder.



Luka İncili


Luka İncili sinoptik İncillerin üçüncüsüdür. Genç yaşında Pavlus’u tanıyan ve artık ondan ayrılmayan Antakya’lı gayr-ı yahudi Luka tarafından yazılmıştır. Yazılış tarihi genel olarak 80’li yıllardır. Hem şifahî ve hem de yazılı kaynaklarının olduğu belirtilmektedir. Şifahî kaynaklarının Antakya’daki dostları, Hz. İsa’ya tabî olan dindar kadınlar, Hz. Yahya’nın bazı şakirtleri ve özellikle de Hz. Meryem olduğu ifade edilmektedir. Yazılı kaynakları ise muhtelif İncil denemeleri, Markos İncili, A’ramca Matta İncili ve Yunanca Matta İncili’nin bazı kaynaklarıdır. Pavlus da onun için önemli fikir kaynaklarından biridir.

Luka İncili’nin amacı Hz. İsa’nın hayatını doğru ve ayrıntılı biçimde anlatmaktır. İlk önce Hz. Yahya’nın ve Hz. İsa’nın doğumuna ait bilgileri vermekle başlamaktadır. Ardından, Hz. İsa’nın mesajını duyurduğu, öğretisini yayıp mucizeler gösterdiği döneme geçmektedir. Daha sonra, Onun giderek artan baskılara rağmen Kudüs’e bile bile ölüme gidişi anlatılmaktadır. Bunu ise, dirilişi ve göğe alınışını tasvir eden bölümler izler.



Yuhanna İncili


90-110 yılları arasında Efes veya Antakya’da yazıldığı tahmin edilen bu İncil, havarilerden biri olan Yuhanna’ya nispet edilmektedir. Havarilerden sonra gelen ilk Hıristiyan yazarlardan birisi olan İreneyus gibi bazı yazarlar da bunu belirtmektedirler. Yuhanna’nın Hz. İsa’ya en yakın olan üç havariden birisi olduğu söylenmektedir. Diğer ikisi ise Petrus ve Ya’kup’tur. Bunun için Yuhanna’ya sevilen öğrenci denir.

Yuhanna İncili diğer üç İncil’e göre farklı bir üslup ve içeriğe sahiptir. Örneğin, Hz. İsa’nın doğumunu anlatarak başlayacağına, onun başlangıçtan beri Tanrı’yla birlikte bulunmuş, beden alıp insanların arasında yaşamış Tanrı sözü olduğunu açıklamakla başlar (1: 1-18). Kitapta daha az sayıda mucizeden söz edilir ve bunlar Hz. İsa’nın bildirisini doğrulayan belirtiler diye anılır. Birkaç yerde örnekten söz edilmekle beraber (10: 6; 16: 25), benzetme kelimesi hiç geçmez. Bunların yerine Hz. İsa’nın konuşmalarına yer verilir. Yuhanna Galile’de geçen olayların ancak bir bölümünü anarken, Kudüs’te geçen olaylara daha çok yer verir. Tutuklanmasından önceki son gece anlattıkları (bölüm 13-16) ve duası (bölüm 17) bunların en önemlileridir. Hz. İsa’nın ölüp dirildikten sonra izleyicilerine birkaç kez görünmesine bu kitapta daha fazla yer verilir (bölüm 20-21). 


İnciller Arasındaki Bazı Çelişki ve Tutarsızlıklar


İncillerin ilk yazılanı dahi Hz. İsa’nın yeryüzünden ayrılmasından 35 sene sonraya dayanmaktadır. İlk nüshaların dahi Yunanca olduğu düşünülürse, Yunanca bilme ihtimali hiç olmayan Hz. İsa’nın bu kitaplarla arasında bir irtibatın olmadığı ortaya çıkmış olur. Renan’ın ifadesiyle Hz. İsa’nın ana dili,

O zamanlar Filistin’de konuşulan İbrânî diliyle karışık Suriye lehçesiydi. Yunan kültüründen hiç nasip almamış olmasının bir sebebi de, bu kültürün Filistin bilginlerince yasak edilmiş olmasıydı. Dolayısıyla İbrânîce’yle karışık Suriye Lehçesi konuşan bir kişinin, daha sonraları Yunanca olarak ortaya çıkmış İncil metinleriyle nasıl irtibatı olabilirdi.

Yeni Ahit’in günümüzde elde mevcut en eski nüshaları da Yunanca’dır ve bunların en eski iki nüshası şunlardır:

Sina Kodeksi (nüsha): Bu nüsha 1844 yılında Sina mağarasındaki bir manastırda bulunmuştur. 1933’te Sovyetler Birliği bu nüshayı 100.000 sterlin karşılığında İngiltere’deki Britich Museum’e satmıştır. Bunun yazılış tarihi 331’dir. 346 sayfadır.

Vatikan Kodeksi: 325 yılına aittir. Bu da Vatikan Kütüphanesindedir.

325’te yapılan İznik konsilinde kabul edilen incillere aynı zamanda Kanonik İnciller de denir ve sahih kitaplar anlamında kullanılır. Bunlar Matta, Markos, Luka ve Yuhanna kitaplarıdır.

Kanonik İncillerin Hz. İsa’nın risaletini ne derece aktardığını ölçmek için şu noktaları göz önünde bulundurmak lazımdır:

Bu incillerde Hz. İsa’nın hayatı, risaleti, yaptıkları ve söyledikleri hakkında hiçbir şey yazılmamıştır. Hz. İsa’nın sözleri hakkında yer yüzünden çekildikten hemen sonra yazılan ilk eserler, İsa’da aşırılığa gidişin başladığı yıllarda yazılmıştır. Mesela; onun tanrı olduğunu kabul edip, tanrı oğlu olduğunu söyleme gibi. 65-110 yılları arasında yazılan bu kitaplara yazarları tamamen kendi düşüncelerini aksettirmişlerdir. Bu kitaplara kendiliklerinden ekleme ve çıkartma yapıp gayet serbest davranmışlardır. Bu incil yazarlarından hiçbiri Hz. İsa’yı ne görmüş ne de işitmiştir. Matta ve Yuhanna’nın havari oldukları konusu de ihtilaflıdır. Hz. İsa’nın konuştuğu dil Aramice olmasına rağmen, bu dili kullanan hiçbir İncil’e rastlanmamıştır. Yazıldıklarından sonra en çok bir asır boyu hiçbir resmi yetki taşımadıklarından ve onları da koruyacak bir makam da bulunmadığından dolayı çeşitli mezhep üyelerince amaçları doğrultusunda değiştirilmiş olması kaçınılmazdır. İncillerin eldeki ilk nüshaları 4. yüzyıla aittir. Bu arada geçen zaman içinde ne gibi değişikliklerden geçtiği belli değildir. Ne bu nüshalar, ne de ilk yazılanlar belirli bir senetle Hz. İsa’ya dayanmamaktadır. Mesela, Luka, İncili’nin başında Teofilos adlı bir dostuna hitap eder ve bu kitabı onun için yazdığını açıklar. Buradan bu sözlerin Hz. İsa’ya değil, doğrudan doğruya Luka’ya ait olduğu açıkca anlaşılmaktadır. İlk üç asırda yazılmış olan çok sayıdaki İnciller bir tarafa, İznik konsili’nin de bire indiremediği dört İncil’i ele alalım. Kilise tarafından kanonik ve vahiy eseri sayılan bu dört İncil arasındaki fark sadece lafız ve ifade farkı olsa, bunların orjinal İncil’in farklı birer tercümesi olarak kabul edilmesi mümkün olurdu. Ancak aralarında büyük farklar, fazlalık veya noksanlıklar, hatta ihtilaf ve tenakuzlar vardır. Bu da bir yana aynı İncil’in aynı bölümünde bile zıtlıklara rastlanabilmektedir. Aşağıda Yeni Ahit’i oluşturan kitaplardaki bazı tutarsızlıklardan vereceğimiz örnekler bunu daha iyi ortaya koyacaktır:

İnciller arasında Hz. İsa’nın nesebi konusunda ittifak yoktur. Matta ve Luka’da onun soyağacı tamamen farklı isimlerden oluşur ve Hz. Meryem’in kocası Yusuf’un babası Matta’ya göre Yakub, Luka’ya göre ise Heli’dir. İslâm alimlerinden Cüveynî bu çelişkiye dikkat çekmekte ve “Meryem’in kocası Yusuf’un annesini acaba iki erkek mi hamile bıraktı?” diye sormaktadır.

Matta İncili’nin 16. Babının 18-19. cümlelerinde Petrus Hz. İsa’yı “dinin temeli, göklerin hükümranlığının elinde olduğu bir zât” diye tavsif ederken, yine aynı bölümün 22-23. cümlelerinde o “lanetli, şeytan, dinden uzak” ifadelerine yer verilmektedir.

Markos İncili’nde “İncil” Allah’a (“Allah’ın İncili” şeklinde) (bkz., Markos 1: 14), Pavlus’un Romalılara Mektubu’nda ise Hz. İsa’ya (“Oğlumun İncili” şeklinde” (Romalılara 1: 8-10) nispet edilir.

Hz. İsa için hem “Allah’ın Oğlu”, hem de “Yusuf Oğlu”, “Davut Oğlu”, “Adem Oğlu” deyimleri kullanılmaktadır.

İlk üç İncil’e göre Hz. İsa’nın esas memleketi Galile (Matta 13: 54-58;

Markos 6: 4; Luka 4: 29), Yuhanna’ya göre Yahudiye’dir (Yuhanna 4: 3, 43-45).

Matta ve Luka’ya göre Hz. İsa Betlehem’de doğmuştur (Matta 2:1, Luka 4: 4-15). Markos ve Yuhanna’da bu konuda bir açıklık bulunmamaktadır ve İsa’nın Galile’den geldiği belirtilmektedir (Markos 1: 19; Yuhanna 7: 42).

Matta’ya göre oruçlu olup Hz. İsa’ya soru soranlar Yuhanna’nın talebeleri (Matta 9: 14; Markos’a göre yazıcılar ve Ferisîlerdir (Markos 2: 18).

Hz. İsa Eriha’dan çıktığında Matta’ya göre iki (Matta 20, 30); Markos’a göre bir kör (Markos 10: 46), gözlerinin açılması için kendisine başvurmuştur.

Matta ve Markos’ta Hz. İsa’nın görevi Vaftizci Yahya hapse atıldıktan sonra (Matta 4: 12-17; Markos 1: 14-15), Yuhanna’da ise hapisten önce başladığı kaydedilmektedir (Yuhanna 3: 22-26, 4: 1-3).

Hz. İsa’nın Kudüs’e giderken sıpaya binmesi, bindirilmesi şeklinde birbirine tezat teşkil eden ifadeler yanında, konuyla ilgili farklı anlatımlar göze çarpmaktadır (bkz. Markos 11: 7; Matta 21: 5; Luka 19: 30-35; Yuhanna 12: 14).

Matta’da Hz. Yahya’nın bir yerde çekirge ve yaban balığı yediği, bir başka yerde ise yeyip içmediği söylenmektedir (bkz. Matta 3: 4; Markos 9: 1-8).

Hıristiyanların kanonik olarak kabul ettiği kutsal kitapların dışında apokrif (uydurma) dedikleri başka kitaplar da vardır. Bunlardan Barnabas’a ait olduğu söylenilen ve aynı isimle anılan İncil, özellikle müslümanlar tarafından öne çıkarılmaktadır. Bununla ilgili kısa bilgi vermekte fayda vardır.



BARNABAS İNCİLİ


Barnabas incili en son 17. yüzyıla kadar gelmiş, sonra kaybolmuştur. Papa tarafından, Hıristiyanlarca bulundurulması yasaklanmıştır. Barnabas çok erken dönemlerde şehir şehir dolaşarak Hz. İsa’nın dinini yaymaya çalışmıştır. İlk dönemlerde Barnabas Pavlus’la görüşüp onunla beraber olmuş daha sonra onun durumunu anlayınca ondan ayrılmıştır. Barnabas, incilini kanonik incillerin ilkinden de önce yazmıştır. Muhammed Ataurrahim adlı bir araştırmacı Pavlus üzerinde derinlemesine çalışıp şunları çıkarmıştır: Barnabas, zamanının çoğunu Hz. İsa’nın 3 yıllık peygamberlik süresinde yanında geçirmiştir. Barnabas İsa’nın havarisidir ve Hz. İsa’dan bizzat duyularak yazılan tek incildir. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna gibi 4 incil sahibinin aksine, o Hz. İsa’yı görmüş ve öğretisini direkt ondan almıştır. Daha sonra 325 yılında toplanan İznik konsilinde mevcut olan 300 İncil 4’e indirildi. Bu 300 İncil arasında Barnabas İncili de bulunmaktaydı. Barnabas İncili burada yasaklanıp 4 incil dışında İncil bulunduranların öldürüleceğine dair kanun çıkarıldı.

Günümüzde Barnabas İncili ismiyle bir kitap insanların elinde mevcuttur. Türkçe’ye de çevrilmiş olan bu kitabın gerçekten Barnabas’a ait olup olmadığı konusunda kesin bir bilgi bulunmamaktadır.


İNANÇ ESASLARI


Hıristiyanlık’taki iman ikrarına giren esasların nelerden oluştuğu İncil metinlerinde açık bir şekilde yer almamakla beraber, bu prensiplerin ilk Havariler Konsili’nden itibaren tespite başlandığı, son şeklini ise 4. ve 5. yüzyıllardaki konsillerde aldığı yaygın bir kanaat halindedir. Bununla beraber inançlar konusunda gerek kiliseler, gerek mezhepler arasında bazı ortak ana unsurlar bulunduğu gibi farklı anlayışlar da vardır. Günümüz hıristiyanlarının da hemen büyük bir kesiminin kabul ettiği “Havariler İman Esasları”, “İznik-İstanbul İman Esasları” ismiyle daha genel hale getirilmiştir. İznik ve İstanbul ekümenik konsillerinde tespit edilen bu esaslar Doğu’nun ve Batı’nın bütün büyük kiliselerinde ortaktır. Bu esasları şu şekilde sıralamak mümkündür:


Göğün ve yerin, görünen ve görünmeyen kâinatın yaratıcısı, kâdir-i mutlak baba olan tek bir Tanrı’ya;

Bütün asırlardan önce babadan doğan, Tanrı’nın biricik oğlu tek bir Rab İsa Mesih’e, O’nun Tanrı olduğuna, Tanrı’dan doğduğuna, nur olduğuna, nurdan doğduğuna, gerçek Tanrı olduğuna, gerçek Tanrı’dan doğduğuna, tevlid edildiğine, yaratılmadığına, Baba ile aynı tabiatta olduğuna, her şeyin O’nun vasıtasıyla yapıldığına, biz insanlar ve bizim kurtuluşumuz için semadan indiğine;

Kutsal Ruh vasıtasıyla bakire Meryem’de bedenleştiğine ve insan olduğuna;

Bizim için Pontus Platus zamanında çarmıha gerildiğine, ızdrap çektiğine, mezara konduğuna;

Kutsal yazılara uygun olarak üçüncü gün dirildiğine;

Ve göğe yükseldiğine, Baba’nın sağ tarafına oturduğuna;

Ölüleri ve dirileri yargılamak üzere ihtişam içinde geri geleceğine ve saltanatına son olmayacağına;

Rab olan ve hayat veren Kutsal Ruh’a, O’nun ve Oğul’dan neş’et ettiğine, Baba ve Oğul’la birlikte aynı tapınma ve ihtişama layık olduğuna, peygamberler vasıtasıyla konuştuğuna;

Kiliseye, birliğine, kutsallığına, evrensel ve havarilere ait oluşuna inanırım;

Günahların affı için bir tek vaftizi kabul ederim;

Ölülerin dirilmesini;

Ve gelecek dünyayı beklerim.


 

TESLİS


Oniki maddeden oluşan bu iman esaslarının yanında Hıristiyanlığın en önemli inançlarından birisi de “Teslis”tir. Teslis (trinite), Yunanca “trias”dan gelip ilk olarak 2. asır sonunda Antakya’lı Theophine tarafından kullanılmıştır. Hıristiyanlık’ta teslisin İncillerdeki delili olarak şu iki cümle zikredilmektedir: “Ve İsa vaftiz olunup hemen sudan çıktı, ve işte gökler açıldı ve Tanrı’nın ruhunun güvercin gibi inip üzerine geldiğini gördü ve işte göklerden bir ses dedi: Sevgili Oğlum budur, ondan razıyım” (Matta 3: 16-17). İkincisi ise şudur: “İmdi siz gidip bütün milletleri şakirt edinin, onları Baba, Oğul ve Kutsal Ruh ismiyle vaftiz eyleyin, size emrettiğim her şeyi onlara öğretin” (Matta 28: 19). 

Yıllarca hatta asırlarca süren tartışmalar sonunda teslis inancı “üç uknumda tek Tanrı”, “bir üçtür, üç birdir” gibi formüllerle ifade edilmeye başlandı. Şimdi “tek bir Tanrı’nın üç ayrı tezahürü” şeklinde tanımlanan “teslis”in unsurlarını açıklamaya çalışalım:


1. Baba


Hıristiyanlık’ta Teslisin birinci unsuru Baba’dır. O, en mükemmel ve sonsuz saf bir ruhtur. Her şeyin yaratıcısı ve sahibidir. Sonsuzdur, her yerde vardır ve her şeyi bilir. Her şeyi görür, kimse onu göremez. O’nun özü sevgidir. Baba Tanrı bu sevgiyi biricik oğlu İsa’yı, insanları günahtan kurtarmak için dünyaya göndermekle göstermiştir. Tanrı’nın özü, Baba Tanrı, Oğul Tanrı ve Kutsal Ruh Tanrı olarak görünürse de yine o birdir. Bölünmez bir özdür, cevherdir. Çünkü bu cevher ruhtur. Ruhta bölünme kabiliyeti yoktur. Bunun için de Tanrı birdir. Tanrı mukaddes üçlüktür.


2. Oğul


Hz. İsa’ya tanrılık isnadının teslis fikrinin kabulünden önce mi yoksa sonra mı olduğu konusu yeterince açık değildir. Fakat Yuhanna İncili’nde kelâm ve Tanrı fikrinin iç içe olduğuna bakılırsa, İsa’nın tanrısal konuma yükseltilişi daha önce olmuştur. Tanrı’nın bedenleşmiş olabileceği fikrine ait en erken metinlerden biri Filipililere Mektup’ta (2: 6-11) görülür. Burada onun varlık öncesi yönü vurgulanmaktadır.

Hz. İsa’nın bir yandan varlık öncesi yönünün vurgulanması diğer yandan ise Tanrı’nın ezelî ve ebedî kelâmı (logos) olarak kabul edilmesi, onun tanrılaştırılmasına giden kapıyı aralamıştır. Buna göre o, tanrı olarak yeryüzüne inmiş ve insanlar arasında dolaşmıştır. Baba ile İsa (Oğul) arasındaki fark 381’de İstanbul’da toplanan konsilde şöyle açıklanmıştır: “Tanrı Baba doğmamış, doğurulmamıştır. Oğlu İsa ise doğmuş, doğurulmuştur. Kutsal Ruh, Tanrı’dan çıkmıştır”. Daha sonra 431’deki Efes Konsili’nde Meryem, Tanrı’nın anası, Tanrıdoğuran (Teotokos); İsa ise gerçek bir Tanrı, ilâhî-beşerî iki tabiata sahip bir insan ve Baba ile aynı cevherden olduğu kabul edilmiştir. Baba Tanrı insanlara sevgi ve merhametini göstermek için İsa Mesih suretinde yaklaşmış ve aralarında yaşamıştır. Böylece Tanrı’nın inayeti insanlara İsa Mesih vasıtasıyla ulaşmıştır. İsa gerçek Tanrı’dır, zira o çeşitli mucizeleriyle, ölmesi ve sonra dirilmesiyle “Tanrı” olduğunu göstermiştir. Yani o hem Tanrı, hem Tanrı’nın Oğlu ve hem de gerçek insandır. Ancak bu karara İsa’da tek tabiat bulunduğunu, yani onda ilâhî tabiatla beşerî tabiatın birleştiğini savunanlar itirazda bulunmuş ve daha sonra bunlar Monofizit olarak adlandırılmışlardır.


3. Kutsal Ruh


Hıristiyanlığın ilk yüzyıllarında dinî metinleri kaleme alan yazarlar, Kilise ile Kutsal Ruh’un birbirinden ayrılamayacağını ısrarla belirtirler. “Kilise’nin olduğu yerde Tanrı’nın Ruhu da vardır ve Tanrı’nın Ruhu nerede varsa, orada Kilise vardır” derler. Bu anlayışa göre Kutsal Ruh, Kilise’ye hayat veren güçtür. İsa Mesih’in armağanları Kutsal Ruh aracılığıyla Kilise’ye sunulur. Vaftiz anında insanın ruhuna girer ve onunla yaşamaya başlar. İnsanı kutsar.

Birkaç asır süresince bu şekilde yüce vasıflarla anılan Kutsal Ruh zaman içerisinde Teslis’in üçüncü uknumu olarak kabul edilmiştir. Kutsal Ruh’un Baba ve Oğul gibi Tanrı olduğuna 381’de toplanan İstanbul Konsili’nde karar verilmiştir. Bu karar şu cümleleri ihtiva etmektedir: “Kilise, Baba Tanrı’ya ve Oğul Tanrı’ya imanını belirttiği gibi, Kutsal Ruh’a da imanını belirtir. Peder’le Oğul, birbirlerini sonsuz bir aşkla sever. Bu aşk her ikisinde tam anlamıyla belirir. Sonsuza dek her ikisinde de tamamen eşittir. Peder’le Oğul’dan türeyen bu sevgi bir kişidir. Ezelî ve ebedî Kutsal Ruh’tur”.

Kutsal Ruh Katoliklere göre hem Baba’dan hem de Oğul’dan, Ortodokslara göre ise, Oğul yoluyla Baba’dan çıkmıştır. Baba ile aynı cevherden fakat ayrı bir mahiyet olarak kabul edilmektedir. Baba’nın bütün kudret ve iradesini kendinde taşımaktadır. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh tek bir cevherde toplanmış üç ayrı şahıstır; hepsi de ebedidir. Baba Tanrı yaratıcı, Oğul Tanrı (İsa Mesih) kurtarıcı ve Kutsal Ruh da takdis edicidir.

Teslisin Hıristiyanlığa nasıl girmiş olabileceği konusunda bazı yorumlar yapılmaktadır. Bu yorumlardan birisine göre, Hz. İsa’nın işkence çekerek dünyadan ayrılmasıyla başsız kalan Hıristiyanlığa çevrenin tesir etmesi kolay oldu. Zira hıristiyan olanlar sadece müşrik çevreden geliyordu. Sonra İskenderiye Okulu’nun temsil ettiği Yunan felsefesini iyi bilen Pavlus dine girip meydan kendisine kalınca Hıristiyanlığı tevhidden teslise götürecek tohumları atmaya başladı. Bu anlayış halka da uygun geldi. Çünkü halk genel olarak taassub sebebiyle Yahudilik’ten ve ilkelliği sebebiyle putperestlikten hoşlanmıyordu. Atalarından devraldıkları kültür miraslarına da aykırı düşmeyen bu yeni sentezde onlar çeşitli arzularını tatmin etme imkanı bulmuşlardı. Pavlus’tan sonraki Kilise yetkilileri bu yönde daha da ileri gittiler. Neticede İskenderiye Okulu ile Yeni Hıristiyanlık arasındaki kültür alışverişi tamamlanmış oldu. 

Burada Teslis inancı bağlamında Hıristiyanlık’ta Meryem anlayışından da bahsetmek gerekir. Zira bazı hıristiyanî anlayışlarda Meryem, Teslis’in üçüncü uknumu sayılmış, yani “Tanrı Anası” (Teotokos) konumundan “Tanrı” konumuna yükseltilmiştir. Ancak bu genel kabul görmüş bir anlayış olmamış, marjinal kalmıştır. Meryem “Tanrı Anası” olarak vasfedilmesine rağmen hiçbir Hıristiyan tarafından “Tanrı Karısı” olarak adlandırılmamıştır. Tanrı’nın özel lutfuyla Meryem’in hiçbir günah işlemediğine inanılmaktadır. Hıristiyanların büyük bölümü yani Katolikler ve Ortodokslar Meryem’e atfedilen kutsal yerleri ziyaret ederler. Kiliselerde onun resimlerine yer verirler. Meryem figürlerine saygı gösterirler. Kendi hidayetleri için şefaatçi olmaya çağırırlar. Yeryüzü hayatı sona erince onun göğe yükselerek Oğlu ile beraber olduğuna inanılır. O, ruh ve bedeniyle göğe yükselmiştir.


KONSİLLER


Hıristiyan inançlarının oluşmasında en önemli rolü oynayan “Konsil” teriminin anlamını vererek konuya giriş yapmaya çalışalım: “Kilise hayatının ortaya koyduğu tüm problemleri çözmek ve tartışmak üzere bir araya gelen piskoposlara veya yüksek düzeydeki din adamları kuruluna konsil adı verilmektedir. Bir başka ifadeyle konsil, kilise yönetimidir. Bazı hıristiyan ilahiyatçıları konsilin tarihini miladî 50 yılına doğru Kudüs’te havarilerin yaptıkları toplantıya kadar götürürler. Bu ilk konsil mahiyetindeki toplantıda hıristiyanların, yahudi şeriatı kurallarına riayet konusu tartışılmıştır. Şüphesiz bu açıdan Kudüs toplantısının çok özel bir karakteri vardır. Çünkü yahudi-hıristiyan çizgi ile pavluscu hıristiyan çizginin ayrıldıkları nokta burada başlamıştır.

Hıristiyanlık tarihinde ilk piskoposlar toplantısı 2. asrın ikinci yarısına kadar çıkmaktadır. Sinod veya konsil olarak adlandırılan bu piskoposlar kurulu, genelde birtakım dinî ve sosyal amaçlarla toplanmışlardır. Cemaat içerisinde ortaya çıkan problemler bazen mahalli kadroların çözemeyeceği boyutlara ulaşmıştır. O zaman bölge ve Eyaletin kilise şefleri devreye girerek ortaya çıkan problemler konusundaki tecrübelerini toplu halde belirtmişlerdir. Bu durumda toplanan meclislere Bölge veya Eyalet Konsilleri adı verilmektedir. Esasında konsiller iki önemli gruba ayrılmaktadır. Bunlar Özel Konsiller ve Genel Konsiller diye isimlendirilmektedir. Özel konsillerden sadece muayyen bir ülkenin dinî problemini çözmek üzere o ülke piskoposlarının yaptığı toplantıya Milli Konsiller denir. Bir eyaletteki dinî problemin çözüme ulaştırılması için o eyaletten piskoposların yaptığı toplantıya ise Bölge Konsilleri adı verilir. Ancak Hıristiyan inançlarının oluştuğu konsiller Genel Konsillerdir.



Genel Konsiller


Genel konsillere Ökümenik Konsiller de denir. Bu konsillerde kilisenin bütün temsilcileri bulunur. Genel konsiller papa tarafından davet edilerek toplanır. Bizzat papa veya temsilcileri tarafından yönetilir. Bu konsillerde alınan kararların geçerli olabilmesi için bu kararların papa tarafından onaylanması gerekir. Hıristiyanlık tarihinde 21 konsil bulunmaktadır. Bunların tümü Katolikler tarafından benimsenir. Ortodokslar ilk yedi konsili, Protestanlar ise Reform’a kadar olanları kabul eder. 




YAŞAYAN DÜNYA DİNLERİ

Prof.Dr. Ali ERBAŞ


12 Kasım 2025 Çarşamba

TÜRK MİTOLOJİSİ'NDE GEÇEN KİŞİLER, KAVRAMLAR

 


ALPKIZ



Savaşçı kadın. Öykülerdeki ve anlatılardaki Alpkızların, daha eski çağlarda Anadolu'da yaşamış olan Amazon adlı kadın savaşçılar olduğu söylenir. Dede Korkut Öyküleri'nde de Alpkız tabirine rastlanmaktadır. Türk söylencelerindeki Alpkızlar motifi incelendiğinde Amazonlarla birebir aynı özellikleri taşımasalar bile, kesin olan, Türk kültüründe savaşçı kadın unsurunun sıklıkla rastlanan bir durum olduğudur. Örneğin Oğuz Han'ın annesinin veya Dede Korkut öykülerinde Buda Hatunun Alpkızları vardır. Onlar da tıpkı erkekler gibi savaşçıdırlar. Ayrıca tarihi İskit-Turan bölgesinde, mezarlarda ve Urallar'ın güneyindeki yapılan kazılarda bulunan höyüklerde tunçtan ok başları, demir hançerler ve kılıçlarla birlikte gömülmüş 40 tane kadın cesedi ortaya çıkarılmıştır.


1 Kasım 2025 Cumartesi

“İsm-i A’zâm” ne demektir?

 

İsm-i A’zâm, sözlükte “en büyük isim” anlamına gelmektedir. Terim olarak Allah’ın en güzel isimleri içerisinde yer alan bazı isimler için kullanılmıştır. İslam âlimlerinin bir kısmı, Allah’ın isimlerinin tamamının, fazilet ve üstünlük bakımından eşit derecede olduğunu kabul etmiş, diğer bir kısmı ise, hadisleri göz önünde bulundurarak, bazı isimlerin diğerlerinden daha büyük ve faziletli olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Hz. Peygamber’in bazı hadislerinde İsm-i A’zâmdan bahsedilmekte, bu isimle dua edildiği zaman duanın mutlaka kabul edileceği bildirilmektedir (bk. Ebû Dâvûd, Vitr, 23; Tirmizî, Da‘avât, 64, 65, 100; Nesâî, Sehv, 58; İbn Mâce, Duâ, 9, 10). Fakat Allah’ın en büyük isminin hangisi olduğunu kesin olarak belirlemek mümkün değildir. Çünkü bu hadislerin bir kısmında “Allah” ismi, bir kısmında ise “Rahmân, Rahîm” (esirgeyen, bağışlayan), “Hayy Kayyûm” (diri ve her şeyi ayakta tutan), “Zü’l-celâli ve’l-ikrâm” (ululuk ve ikram sahibi) isimleri Allah’ın en büyük ismi olarak belirtilmektedir.

Konuyla ilgili bir hadis şöyledir: “Resulullah (s.a.s.), bir kişinin şöyle dua ettiğini işitti: ‘Allah’ım, şehadet ettiğim şu hususlar sebebiyle senden talep ediyorum: Sen, kendisinden başka ilah olmayan Allah’sın, birsin, Samedsin (hiçbir şeye ihtiyacın yoktur, her şey sana muhtaçtır), senden çocuk olmadı (kimsenin babası olmadın), doğmadın (kimsenin çocuğu olmadın), bir eşin ve benzerin yoktur.” Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s.) buyurdular: “Nefsimi kudret elinde tutan Zat’a yemin olsun, bu kimse, Allah’tan İsm-i A’zâm’ı adına talepte bulundu. Şunu bilin ki, kim İsm-i A’zâmla dua ederse Allah ona icabet eder, kim onunla talepte bulunursa (Allah ona dilediğini mutlaka) verir.” (Tirmizî, Da’avât, 65) Başka bir hadis meali de şöyledir: Bir adam şöyle dua etmiştir: “Ey Allah’ım, hamdlerim sanadır, nimetleri veren sensin, senden başka ilah yoktur. Sen semavat ve arzın celal ve ikram sahibi yaratıcısısın, Hayy ve Kayyumsun (kâinatı ayakta tutan hayat sahibisin). Bu isimlerini şefaatçi yaparak senden istiyorum!” (Bu duayı işiten) Resulullah (s.a.s.) sordu: “Bu adam neyi vesile kılarak dua ediyor, biliyor musunuz?” “Allah ve Resulü daha iyi bilir?” diye cevap verdiler. Resulullah şöyle devam etti: “Nefsimi kudret elinde tutan Zat’a yemin ederim ki, o, Allah’a, İsm-i A’zâm’ı ile dua etti. O İsm-i A’zâm ki, onunla dua edilirse Allah icabet eder, onunla istenirse verir.” (Ebû Dâvud, Salât, 368)

29 Ekim 2025 Çarşamba

Allah’ın 99 ismi

 

Hz. Peygamber (s.a.s) bir hadislerinde, Yüce Allah’ın 99 isminden söz ederek bu isimleri sayan ve ezberleyen kimselerin cennete gireceğini haber vermiştir (Buhârî, Da‘avât, 68; Tevhîd, 12; Müslim, Zikr, 2; Tirmizî, Da‘avât, 82). Hadislerde geçen “saymak” (ihsâ) ve “ezberlemek” (hıfz) ile maksat Allah’ı güzel isimleriyle tanımak ve O’na iman, ibadet ve itaat etmektir.

Allah’ın isimleri 99 ile sınırlı olmayıp bunların dışında başka isimleri de vardır. Söz konusu hadiste 99 sayısının zikredilmesi, sınırlama anlamında değil, bu isimlerin Allah’ın en meşhur isimleri olması sebebiyledir.

Tirmizî ve İbn Mâce’nin rivayet ettikleri hadiste bu doksan dokuz isim tek tek sayılmıştır (Tirmizî, Da‘avât, 87; İbn Mâce, Duâ, 10).

 

Bu isimler şunlardır:

 

Allah, Rahman (esirgeyen), Rahim (bağışlayan), Melik (buyrukları tutulan), Kuddus (noksanlıklardan arınmış), Selam (yarattıklarını selamette kılan), Mü’min (inananları güvenlikte kılan), Müheymin (hükmü altına alan), Aziz (ulu, galip), Cebbar (dilediğini zorla yaptırma gücüne sahip olan), Mütekebbir (yegâne büyük), Halik (yaratıcı), Bari (eksiksiz yaratan), Musavvir (her şeye şekil veren), Gaffar (günahları örtücü, mağfireti bol), Kahhar (isyankârları kahreden), Vehhab (karşılıksız veren), Rezzak (rızık veren), Fettah (hayır kapılarını açan), Âlim (her şeyi bilen), Kabız (daraltma gücüne sahip, ruhları kabzeden, can alan), Basıt (rızkı genişleten, ömürleri uzatan), Hafıd (kafirleri alçaltan), Rafi` (müminleri yükselten), Muizz (yücelten, aziz kılan), Müzill (değersiz kılan), Semi` (işiten), Basir (gören), Hakem (hükmedici, iyiyi kötüden ayırt edici), Adl (adaletli), Latif (kullarına lütfeden), Habir (her şeyden haberdar), Halim (yumuşaklık sahibi), Azim (azametli olan), Gafur (çok affedici), Şekur (az amele bile çok sevap veren), Ali (yüce, yüceltici), Kebir (büyük), Hafiz (koruyucu), Mugît (bedenlerin ve ruhların gıdasını yaratıp veren), Hasib (hesaba çeken), Celil (yücelik sıfatları bulunan), Kerim (çok cömert), Rakib (gözeten), Mücib (duaları kabul eden), Vasi` (ilmi ve rahmeti geniş), Hakîm (hikmet sahibi), Vedud (müminleri seven), Mecid (şerefi yüksek), Bais (öldükten sonra dirilten ve peygamber gönderen), Şehid (her şeye şahit olan), Hak (hakkın kendisi), Vekil (kulların işlerini yerine getiren), Kavi (güçlü, kuvvetli), Metin (güçlü, kudretli), Veli (müminlere dost ve yardımcı), Hamid (övgüye layık), Muhsi (her şeyi sayan, bilen), Mübdi‘ (her şeyi yokluktan çıkaran), Muid (öldürüp yeniden dirilten), Muhyi (hayat veren, dirilten), Mümit (öldüren), Hayy (diri), Kayyum (her şeyi ayakta tutan), Vacid (istediğini istediği anda bulan), Macid (şanı yüce ve keremi çok), Vahid (bir), Samed (muhtaç olmayan), Kadir (kudret sahibi), Muktedir (her şeye gücü yeten), Mukaddim (istediğini öne alan), Muahhir (geri bırakan), Evvel (başlangıcı olmayan), Ahir (sonu olmayan), Zahir (varlığı açık olan), Batın (zat ve mahiyeti gizli olan), Vali (sahip), Müteali (noksanlıklardan yüce), Berr (iyiliği çok), Tevvab (tövbeleri kabul edici), Müntakim (asilerden intikam alan), Afüvv (affedici), Rauf (şefkati çok), Malikü’l-mülk (mülkün gerçek sahibi), Zü’l-celali ve’l-ikram (ululuk ve ikram sahibi), Muksit (adaletli), Cami‘ (birbirine zıt şeyleri bir araya getirebilen), Gani (zengin, kimseye muhtaç olmayan), Muğni ( dilediğini muhtaç olmaktan kurtaran), Mani` (istediği şeylere engel olan), Darr (dilediğini zarara sokan), Nafi` (dilediğine fayda veren), Nur (aydınlatan), Hadi (hidayete erdiren), Bedi` (çok güzel yaratan), Baki (varlığı sürekli olan), Varis (mülkün gerçek sahibi) Reşid (yol gösterici), Sabur (çok sabırlı).ْ,(çek sahibi Reşid (yol gösterici), Sabur (çok sabırlı).

29 Temmuz 2025 Salı

İLMİHAL-27 / ZEKÂT-2

 


ZEKÂTIN ŞARTLARI


Zekâtla ilgili fıkhî bilgi ve tartışmaların başında, zekâtın kimlere hangi şartlarda farz olduğu ve verilen zekâtın geçerli olabilmesi için ne gibi şartların gerektiği hususu yer alır. Ancak buna geçmeden önce konuyla ilgili bazı temel terimlerin açıklanmasında fayda vardır.

Zekâtın vücûb sebebi zenginliktir. Artıcı vasıfta belirli bir miktar mala mâlik olan kimse zekât açısından zengin sayılır. Zenginliğin ölçüsü sayılan miktara ve alt sınıra "nisab" tabir edilir. Borcundan ve tabii ihtiyaçlarından fazla nisab miktarı artıcı mala sahip olan ve bu malının üzerinden bir kamerî yıl geçen kimse zekât ödemekle mükellef olur.

Zekâtın rüknü, yani onun yapısından bir parça teşkil eden unsur, zenginlik ölçüsü sayılan miktardaki maldan zekât borcunu çıkarmak ve onu hak sahibine temlik ve teslim etmektir.

Zekât; müslüman, hür, akıllı, bâliğ, tabii ihtiyaçlarından fazla artıcı vasıftaki mala tam bir mülkiyetle mâlik olan ve bu mâlik oluşunun üzerinden bir (ay) senesi geçen kimselere farzdır. Bu farzın sahih olarak ödenebilmesi için de ehline verilmesi ve verilirken de niyet edilmesi gerekir.

Görüldüğü gibi zekâtın farz olabilmesi için hem mükelleflerle ve hem de mallarla ilgili şartlar vardır. Aynı şekilde bu farzın edasının sıhhati için de birtakım şartlar aranmaktadır.


A) YÜKÜMLÜLÜK ŞARTLARI


Bir kimsenin zekâtla yükümlü (mükellef) tutulabilmesi için gereken şartlar, ilmihal dilinde, vücûb şartları veya zekâtın farziyetinin şartları olarak da anılır. Zekâtla yükümlülük için gereken şartların bir kısmı mükellefte, bir kısmı da malda aranan bazı özelliklerdir.


a-) Mükellef ile İlgili Şartlar


Zekât, İslâm'ın beş esası arasında yer alan bir ibadet olması sebebiyle, namaz ve oruçla mükellefiyette söz konusu olan şartlar, ilke olarak, zekâtta da aranır. Ancak zekât, sosyal yardımlaşma ve dayanışma içeriği de taşıyan malî bir mükellefiyet olması ve üçüncü şahısların haklarını da ilgilendirmesi sebebiyle, diğer ibadetlerde aranan akıl ve bulûğ şartının bunda aranıp aranmayacağı tartışma konusu olmuştur.

Zekât bir ibadet sayıldığı için, öteden beri, zengin gayri müslim vatandaşların, zekâtla yükümlü olmaları hiç gündeme gelmemiş, bunun yerine onlardan başka isimler altında başka vergiler alınmıştır.

Çocuk ve akıl hastalarının "öşür" denen toprak ürünleri zekâtından sorumlu olduklarında görüş birliği bulunmakla birlikte, bunların zekâta tâbi diğer mallarından zekât alınıp alınmayacağı konusunda farklı iki görüş ileri sürülmüştür. Ebû Hanîfe akıllı ve bâliğ olmayanları, toprak ürünleri ve kamu hukukunun bir parçası olarak alınan zekât türü hariç, zekâtla mükellef tutmamıştır. Fakihlerin çoğunluğuna göre ise akıl hastalarının ve çocuğun malları zekâta tâbidir. Bu borcu veli ve vâsileri öderler. Zekât vekâletle yerine getirilebilen malî bir ibadettir. Veli zekâtta çocuğun ve akıl hastasının vekilidir. Bu vecîbeyi yerine getirmede onun yerini almaktadır, dolayısıyla onlar adına zekât verir.

Bu iki farklı görüşten, çoğunluğun görüşü daha güçlü ve tercihe şayan görünmektedir. Çünkü zekât netice itibariyle zenginliğin borcudur, topluma karşı bir yükümlülük mahiyetindedir ve sosyal adaletin gerçekleşmesine hizmet etmektedir.


b) Mal ile İlgili Şartlar


Kur'an zekâta tâbi olan mallara genel olarak temas etmiş (bk. et-Tevbe 9/103), Hz. Peygamber de hadislerinde hangi malların ne şartlar içinde zekâta tâbi olacaklarını belirtmiş, zekât memurlarına vermiş olduğu tâlimatlarda bu mallardan nasıl ve ne şekilde zekât tahsil edileceğini öğretmiştir. Zekâtla ilgili olarak daha sonraki dönemde oluşan fıkıh doktrini de Hz. Peygamber ve sahâbe dönemindeki bu uygulama örnekleri etrafında gelişmiştir. Bunun sonucu olarak, bir malın zekâta tâbi olabilmesi için "tam mülk olma", "artıcı özelliğe sahip olma", "nisaba ulaşmış olma", "tabii ihtiyaçlardan fazla olma", "üzerinden bir yıl geçmiş olma" gibi şartların arandığı görülür. Ancak bu şartların gerekliliğinin Kur'an'da veya Hz. Peygamber tarafından açıkça zikredilmediğini, fakihlerin ilk dönemlerdeki zekât tahsil örnek ve usullerinden bu sonucu çıkardıklarını burada belirtmek gerekir. Zekât konusundaki klasik fıkıh doktrini bu metotla ve böyle bir süreçte oluşmuştur.

İslâm hukukçularının "mal" kavramıyla ilgili görüşleri, İslâm toplumunun ekonomik gelişim seyriyle âdeta paralellik arzeder. Hanefîler'e göre mal, insanın mâlik olduğu ve kendisinden âdete uygun olarak yararlandığı her şeydir. Fakihlerin çoğunluğu menfaatleri "mal" kabul ederken Hanefîler karşı görüştedir. Ancak zekât hukuku bakımından Hanefîler'in görüşü daha ağırlıklı görünmektedir.


1. Tam Mülkiyet.


Bir malın zekâta tâbi olabilmesi için şart olan "tam mülk (el-milkü't-tâm)" tabirinden maksat o malın, hem kendisinin (ayn) hem de menfaatlerinin, sahibinin tasarruf salâhiyet ve kudreti altında bulunmasıdır. Yani mal, mükellefin fiilen elinde veya onun tasarrufu altında bulunacak, ona başkalarının hakkı taalluk etmiş olmayacak, o maldan ortaya çıkacak fayda mükellefe ait olacaktır.

Tam mülk olma şartının zekâta tâbi mallarda aranmasının başlıca sonuçları şunlardır:

Fakihlerin çoğuna göre;

Belirli sahibi olmayan mallar zekâta tâbi değildir. Buna göre halkın yararına sunulan, herkesin istifade ettiği mallar, devletin zekât, vergi ve başka gelirlerinden elde ettiği mallar belirli bir mâliki olmadığı için, zekâta tâbi değildir. Bu mallar bütün topluma aittir ve onlardan bir kısmı da fakirdir.

Fakir, yetim ve kimsesizlerin doyurulması, okutulması, cami, mescid, yol, köprü yapımı gibi amaçlarla hayır kuruluşlarına vakfedilen mallar zekâta tâbi değildir. Ancak oğluna, ailesine veya falanın oğullarına gibi belirli bir kişi veya kişilere yapılan vakıflar böyle değildir. Böyle vakfedilen mallar zekâta tâbidir. Çünkü bu durumda vakfedilen malın mülkiyeti vakfedenden vakfedilene geçmekte ve onda sürekli kalmaktadır.

Hırsızlık, gasp, rüşvet, faiz gibi haram yollarla kazanılan -haram mal-zekâta tâbi değildir. Çünkü âlimler haram malı, elinde bulunduranın mülkünü kabul etmemişler, onda tasarrufu yasaklamışlardır.

Tam mülk olma şartının Hanefîler'e göre başlıca sonuçları:

Elde bulunmayan ve ele geçeceği de umulmayan malda zekât yoktur. Kimi Hanefîler'e göre ise faydalanılmayan malda da zekât yoktur. Bu ikinci görüşe göre inkâr edilen, gasbedilen, düşman tarafından alınan, kaybolan, denize düşen, sahraya gömülüp yeri unutulan, devlet tarafından müsâdere edilen mallar tekrar sahipleri tarafından ele geçirilmedikçe zekâta tâbi değildir. Çünkü bu mallarda elde bulundurma ve tasarruf imkânı yoktur. Yani tam mülkiyet yoktur. Tam mülkiyetin tanımına ilişkin bu görüş farklılığı, ilk imamlardan nakledilen "Mâlü'd-dımâr'da zekât yoktur" sözünde geçen "mâlü'd-dımâr" tabirinin tefsirinden kaynaklanmıştır.

Şâfiîler'e göre ise, malın elde bulunmayışı zekât ödeme yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz. Buna göre gasbedilen, kaybolan, çalınan, denize düşen vb. mallar, sahibinin eline geçince tahakkuk eden bütün zekâtları verilmelidir.

Ebû Hanîfe'ye göre kocasından vadeli mehrini almadıkça kadın zekâtla mükellef değildir. Çünkü o mehre nikâh akdi ile mâlik olmuştur, fakat bu noksan mülkiyettir. Kadın mehri teslim almakla ona tam mâlik olur.

Borçlu, borcuna karşılık olan malından dolayı zekât mükellefi olmaz. Elinde olan bu malın mâliki değildir.

Rehin olarak verilen maldan dolayı da mal sahibi zekâtla yükümlü olmaz. Çünkü bu mala mâlik olsa da zilyed değildir. Mal, borcu karşılığı rehin alanın elindedir.

Satın alınıp da teslim alınmamış mallar zekâta tâbidir. Çünkü alıcı, satım akdi sonucu bir mala tam mâlik olmuştur. Malın elinde olmaması zekâtın alıcıya farz olmasına mani değildir.

Malı yanında olmayan yolcu zekâtla mükelleftir. Çünkü o, vekil aracılığı ile malında tasarrufta bulunabilir.


Alacağın Zekâtı: 


Malın tam mülk olması şartının tabii bir sonucu olarak, bir kimsenin başkasının zimmetindeki alacağı için zekât verip vermeyeceği veya hangi şartlarda vereceği fakihler arasında tartışma konusu olmuştur.

Fakihlerin çoğunluğuna göre alacaklar iki ana gruba ayrılır: a) Tahsil edileceği umulan alacaklar, yani ödeme imkânına sahip ve borcunu da kabul eden kimsedeki alacaklar zekâta tâbidir. Alacaklı, her sene diğer malları ile birlikte bu alacağının zekâtını da öder. b) Tahsil edileceği umulmayan alacakların ise, ancak elde edilince zekâtı verilir. Elde edilince, geçmiş bütün yılların zekâtı ödenir diyenler de, sadece son bir yılın zekâtı ödenir diyenler de vardır. Hanefî müctehidlerine göre, elde edilmesinin üzerinden bir yıl geçmedikçe bu alacağın zekâtı ödenmez.

Hanefî fakihleri, alacağın zekâtı konusunu biraz daha detaylı şekilde ele almışlar ve alacağı üç gruba ayırmışlardır:

Kuvvetli alacak (deyn-i kavî): Borç verilmiş paralar ile ticaret mallarının bedelleri olan alacaklardır. Bunlar borçlular tarafından inkâr edilmedikçe, tahsil edildiklerinde geçen senelere ait zekâtları da verilmelidir. Fakat mükellef alacağından en az 40 dirhem (yani zekât nisabının 1/5'i kadar miktar) tahsil etmedikçe zekât borcunu ödemek zorunda değildir.

Orta kuvvette alacak (deyn-i mutavassıt): Ev kirası gibi zekât mevzuu olmayan bir malın bedelidir. Bu alacakta da geçen senelerin zekât borcu gerçekleşir, ancak zekât borcunun ödenme mecburiyeti için alacaklının en az 200 dirhem miktarı (nisab miktarı kadar) tahsil etmesi gerekir.

Zayıf alacak (deyn-i zaîf): Mal bedeli olmayan -mehir ve diyet gibi-alacaklardır. Bu tür alacak zekâta tâbi değildir. Tahsil edildikten sonra diğer şartların gerçekleşmesi ile zekâta tâbi olur.

Fakihlerin bu konudaki farklı görüşlerinden hareketle bir özet vermek gerekirse; borçlunun kabul ettiği ve ödeme gücüne sahip olduğu için ödenme ihtimali yüksek olan alacağın her yıl zekâtının verilmesi, borçlunun ödeme güçlüğü içinde bulunması veya ödemeyi kabul etmemesi gibi durumlarda ise elde edildikten sonra alacağın zekâtının verilmesi uygun olur.


2. Nemâ.


Bir malın zekâta tâbi olabilmesi için aranan şartlardan biri de nemâdır. Sözlükte "artmak, çoğalmak, gelişmek" anlamlarına gelen nemâ dinî terim olarak iki kısma ayrılır.

Hakikî (gerçek) nemâ: Bir malın ticaretle, doğum yoluyla veya tarımla artmasıdır. Ticaret malları, hayvanlar ve toprak ürünleri böyledir.

Takdirî (hükmî) nemâ: Bir malın kendisinde nemâ imkânının bizzat (potansiyel olarak) mevcut olmasıdır. Altın, gümüş ve parada olduğu gibi.

Bugünkü anlamda nemâ, malın sahibine gelir, kâr, fayda temin etmesi, yahut kendiliğinden çoğalma ve artma özelliğine sahip bulunmasıdır. Böyle mallara "nâmî mallar" denilir. Hz. Peygamber'in ve ilk dört halifenin uygulamalarını dikkatle izleyen fakihler, bu devirlerde üzerlerinden zekât tahsil edilen malların artıcı vasfa sahip olduklarını tesbit etmişler ve bu vasfı zekâtın vücûb şartı saymışlardır.

Beş sınıf mal zekâta tâbidir. Bunlar; para (altın, gümüş vb.), ticaret malları, toprak ürünleri, hayvanlar, define ve madenler. Bu mallar incelendiğinde hepsinin nâmî (artıcı vasıfta) oldukları görülür.

Altın ve gümüş başta olmak üzere para artıcı vasıftadır. Çünkü mübâdele aracı, değer birimidirler. Çalıştırıldıklarında gelir getirir, kâr sağlarlar. Saklanmaları ve yatırımdan alıkonulmaları halinde tasarruf aracı özelliklerini korurlar. Bunların zekâta tâbi kılınması, sahiplerinin dikkatlerini çekmiş ve paranın yatırıma sevkedilmesini teşvik etmiştir.

Ticaret kâr sağlamak, gelir elde etmek için yapılır. O halde ticarete konu olan her mal artıcı vasıftadır.

Toprak ürünleri ve hayvanlar da bizzat kendileri nâmî vasfa sahiptir. Toprak ürünleri emek karşılığı toprağın verdiği yeni bir gelirdir. Madenler de böyledir. Hayvanlar ise doğurmak, gelişmek, et ve süt vermek suretiyle artıcı vasıf kazanmaktadırlar.

Zekâta tâbi mallarda nemâ şartı arandığından, bu şartı taşımayan mallar, meselâ binek hayvanları, çalıştırılan hayvanlar, oturulan evler ve ev eşyaları, meslek kitapları, meslekî aletler ve benzeri mallar zekâta tâbi değildir.


3. İhtiyaç Fazlası Olma.


Zekâta tâbi mallarda aranan şartlardan biri de o malın, mükellefin kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin temel ihtiyaç maddelerinin (havâic-i asliyye) dışında olmasıdır.

İslâm'da diğer bedenî ve malî yükümlülüklerde olduğu gibi zekâtta da mükellefin değişik açılardan durumu göz önünde bulundurularak kişilere mâkul, taşınabilir ve anlamlı mükellefiyetler yüklenmiştir. Bu anlayışın bir uzantısı olarak, mükellefin temel ve tabii ihtiyaç maddeleri zekât matrahı dışında tutulmuştur. Kur'an'daki "....afvı infak ediniz." (el-Bakara 2/219) âyetini İslâm bilginleri, 'kazandığınız meşrû maldan kendinizin ve aile fertlerinizin tabii ihtiyaçlarından fazlasını infak ediniz' şeklinde anlamışlardır. Hz. Peygamber de zekâtın varlıktan verileceğini beyan etmiştir (Buhârî, "Zekât", 18).

Bir kimsenin zekâtla mükellef tutulabilmesi için zengin olmasının gerektiği açıktır. Bununla birlikte, hangi tür mal ve alacağa sahip olmanın zenginliğin göstergesi sayılacağı hususu, zekât müessesesine bakış açısıyla ilgili olduğu gibi, toplumların telakkileri ve sosyoekonomik şartlarıyla da yakından alâkalı bir konudur. Buna bağlı olarak, hangi tür malların temel ihtiyaç maddeleri sayılacağı ve bunu belirlemede ölçünün ne olacağı hususu da İslâm bilginleri arasında tartışmalı kalmıştır.

Esasen ihtiyaç gizli ve kişiseldir. Kişilerin dünyadaki arzu ve ihtiyaçlarına bir sınır getirmek de imkânsızdır. Bununla birlikte fakihler, temel ihtiyaç maddelerinin belirlenmesini kişilerin şahsî tercihlerine bırakmayı uygun görmeyip birtakım objektif ve açık ölçüler getirmek istemişlerdir. Çünkü İslâm'ın aslî ibadetlerinden biri ve sosyal adaleti gerçekleştirmenin de en tabii vasıtası olan zekât mükellefiyetin şartlarını kişilerin dindarlık, diğerkâmlık ve fedakârlık duygularına bırakmak yerine bazı objektif ölçüler belirlemek düzenli ve dengeli bir hak ve görev dağılımı açısından vazgeçilmez bir önem taşımaktadır.

Hanefîler'e göre, kişi ve aile fertleri için gerekli bir yıllık gıda maddeleri, giyecekler, sanat ve meslek aletleri, oturulan ev, ev eşyası, binek aracı, ilim için edinilen kitaplar aslî ihtiyaç sayılır.

Temel ihtiyaçlar kişinin hayatını korumak ve insan onuruna yakışır bir şekilde sürdürmek için muhtaç olduğu şeylerdir. Bir kimsenin yeme, içme, barınma, sağlık, iş ve meslek edinme, seyahat, dinlenme ve eğitim gibi tabii ve temel ihtiyaçlarını içinde yaşadığı toplumun genel iktisadî seviyesine göre lüks ve aşırı sayılmayacak ölçüde gidermesi mümkün ve meşrû görünmektedir.

Aslî ve tabii ihtiyaç kavramının ve bu konudaki ölçülerin zamanın, çevrenin ve şartların değişmesi ile değişebileceği doğrudur. Ancak insanın her arzu ettiği şey de zaruri ihtiyaç değildir. İsrafın yaygınlaştığı, insanların âdeta her şeyin en iyisini tüketme yarışına girdiği ve lüks eşyanın neredeyse ihtiyaç haline geldiği günümüzde temel ihtiyaç maddelerinin belirlenmesinin kişilerin kendi sosyal çevresine, kültür ve alışkanlıklarına ve kendi tesbitine bırakılmayıp bu konuda toplumun ortak değerlerine ve toplumdaki asgari geçim ve hayat standardına göre bir belirlemeye gidilmesi gerekir. Klasik dönemde fakihlerin ileri sürdüğü ölçüler de bir bakıma -o dönemler itibariyle- böyle bir işlev görmüştür.


4. Nisab.


Sözlükte "sınır, işaret, asıl ve kök" anlamlarına gelen nisab kelimesinin terim anlamı; zekâtın vücûbuna alâmet ve ölçü olmak üzere tesbit edilen belirli bir miktardır.

Zengin olmanın asgari sınırı veya asgari zenginlik ölçüsü diyebileceğimiz nisab, zekâta tâbi her mal için, Hz. Peygamber tarafından gösterilmiştir. Bu asgari sınırlar bir açıdan o dönem İslâm toplumunun ortalama hayat standardını ve zenginlik ölçüsünü göstermekle birlikte ileri dönemlerde de şer`î belirleme (mukadderât-ı şer`iyye) sayılarak zekât nisabı adıyla aynen korunmuştur. Bu itibarla fakihler, toprak ürünleri hariç, zekâta tâbi bütün mallarda nisabın şart olduğunda görüş birliğine varmışlardır. Hadislerde nisab miktarları şu şekilde gösterilmiştir:

Gümüşte nisab miktarı 200 dirhem, altında 20 miskal, hayvanlarda 5 deve, 30 sığır, 40 koyun, toprak ürünlerinde ise (cumhura göre) 5 vesktir (=buğdayda 653 kg.). Ebû Hanîfe'ye göre ise toprak ürünlerinin azı da çoğu da zekâta tâbidir. Toprak ürünlerinin zekâtında nisab aranmaz.

Nisab miktarlarının belirlenmesinde kullanılan bu malların, o dönemin en yaygın zenginlik aracı olduğu açıktır. Nisabın bu mallar üzerinden belirlenmesi usulü, sosyal ve ekonomik şartların fazla değişmediği ileriki dönemlerde de aynen korunmuş ve bu nisab miktarları "belirlenmiş şer`î ölçüler" olarak nitelendirilmiştir. Kaynaklar yukarıda ayrı ayrı sayılan ve bugün için aralarında önemli bir değer farkı ortaya çıkmış bulunan nisab miktarlarının Hz. Peygamber döneminde birbirine denk olduklarını belirtir. O dönemde değişik mallar için belirlenen bu nisab miktarının bir ailenin yıllık ortalama harcamaları tutarı, âdeta asgari geçim standardı olduğu düşünülecek olursa, günümüzde nisab miktarının karı, koca ve çocuklardan oluşan en küçük bir ailenin yıllık asgari harcamaları tutarı olarak belirlenmesi ve böyle bir ölçünün esas alınması isabetli olur. Aylık ücretlendirmenin geçerli olduğu kesimler için yıllık ortalama yerine aylık ortalama geçim standardının esas alınması ve buna göre bir çözüm getirilmesi yerinde olur.

Zekât müslümanların zenginlerinden alınır, fakirlerine verilir. Böyle bir malî mükellefiyetin konabilmesi için toplumda zenginlik sınırının, daha doğrusu asgari hayat ve geçim standardının belirlenmesine ihtiyaç vardır. Modern vergi sistemlerinin, asgari geçim indirimleri tesbit ederek bunları vergi kapsamı dışında saymaları da böyle bir noktadan hareketledir. İslâm dini bu durumu kendine özgü ve âdil bir şekilde çözüme kavuşturarak toplumda nisab adı altında böyle bir belirlemeye gitmiş, nisabın üstünde gelir ve serveti olanlardan zekât alıp, nisabın altında gelir ve servet sahiplerini zekâttan muaf tutmuştur.


5. Yıllanma.


Zekâta tâbi mallarda aranan şartlardan biri de, o malın üzerinden bir kamerî yılın geçmiş olması şartıdır ki buna fıkıh ilminde "havelânü'l-havl" tabir edilir.

Hz. Peygamber, "Üzerinden bir -kamerî- yıl geçmedikçe, o malda zekât yoktur" (İbn Mâce, "Zekât", 5) buyurmuştur. Fakihler, Hz. Peygamber ve Hulefâ-yi Râşidîn devirlerindeki zekât uygulamalarından hareketle altın ve gümüş para, ticaret malları ve hayvanlarda zekâtın farz olması için "havelânü'l-havl"i şart koşarlar. Toprak ürünlerinin zekâtı hasat mevsimi ödeneceğinden onlarda bu şart bahis konusu değildir. Madenlerin ve definelerin zekâtı ise elde edildikleri zaman ödenir; bunların üzerinden bir sene geçme şartı aranmaz.

Zekâta tâbi olan malların, "havelânü'l-havl" şartına göre iki grupta toplandığı görülmektedir. Birinci grupta zekâtın farziyeti için "üzerinden bir kamerî senenin geçmesi" şartı aranan para, ticaret malları ve hayvanlar, ikinci grupta ise bu şartın aranmadığı toprak mahsulleri, maden ve defineler yer alır.

Zekât mallarından üzerinden bir yıl geçme şartı arananlarla, böyle bir şart koşulmayan mallar arasındaki farkın yorumu şöyle yapılmaktadır: Havelânü'l havle tâbi mallar ancak bir senede nemâlanır, yani artar, çoğalır, kâr ve gelir getirir. Hayvanlar bu müddet içinde yavrulamak suretiyle çoğalır. Ticarî yatırımlar kâra dönüşebilir. Toprak ürünleri ise hasat mevsimine kadar kendileri gelişme gösterir. Bundan sonra artık eksilmeye doğru gider. Çoğalsın diye elde bulundurulmaz. Madenler de yerden çıkarılıp işlenmekle kâr elde edilir. Bu yönüyle madenler, toprak ürünleri gibidir.

Zekât mallarının bir kısmında sene geçme şartının arandığı bir kısmında aranmadığı konusunda görüş birliğine varan fakihler, zekâtın vücûb sebebi olan nisabın bu sene içinde ne zaman bulunması gerektiği, ayrıca yeni kazanılan mallarda (mâl-i müstefâd) süre şartının aranıp aranmayacağı konularında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.

Hanefîler'e göre; bir malda zekâtın farz olabilmesi için, o malın hem sene başında ve hem de sene sonunda nisaba ulaşmış olması şarttır. Bir kimse sene başında nisab miktarına ulaşan bir mala sahip olsa, bu mal sene içinde nisabın altına düşse, hatta tamamen tüketilse, fakat sene sonunda yine nisab miktarına ulaşsa, sene sonu hesabıyla zekâta tâbi olur. Meselâ demir ticareti yapan bir tüccarın deposunda sene başında yüz ton demir varken, sene içinde bunların bir kısmını satış yoluyla tüketse ve yerine elli ton demir alsa, sene sonundaki bu demir ile kasa mevcudunun zekâtını vermekle mükelleftir.

Şâfiîler'e ve Hanbelîler'e göre; nisabın bütün sene boyunca bulunması gerekir. Bir mal sene içinde nisabın altına düşerse, ona zekât vâcip olmaz. Bir kimse sene başında nisab veya nisab miktarını aşan bir mala sahip olsa, sene içinde satış ve hibe gibi yollarla bu mal nisabın altına düşse, o kimse nisab miktarı mala sahip olana kadar zekâtla mükellef değildir. Zekât miktarı mala sahip olduğu zaman sene geçme şartı tekrar başlar. Ancak sene içinde elde edilen ticarî kârlarla, sene içinde doğan hayvanlar bundan müstesnadır. Bunlar ana mallara tâbidir.

Mâl-i müstefâd; önceden yok iken sonradan ferdin mülkiyetine geçen maldır. Maaş, ücret, ikramiye, geçici kazançlar, bağışlar, miras yoluyla edinilen servet vb. mâl-i müstefâd kapsamına girer. Bu tür gelirlerle ilgili başlıca hükümler şunlardır:

Mâl-i müstefâd: Ticaret mallarının kârı, hayvanların yavruları gibi sahip olunan malların nemâlandırılması sonucu ise, eldeki eski mala eklenir. Bir yıl şartı da, eldeki eski malın üzerinden bir yıl geçmesi ile gerçekleşmiş olur. Bu konuda fakihler arasında görüş ayrılığı yoktur.

Mâl-i müstefâd eldeki malın cinsinden değil ise cumhura (fakihlerin çoğunluğuna) göre ayrı hükümdedir. Ne nisabı tamamlamak ne de yıl şartının gerçekleşmesi için eldeki mala eklenir. Meselâ nisab miktarı deveye sahip olan bir kimse, yıl içinde sığır satın alsa, sığır için de ayrıca bir yıl beklemesi gerekir.

Mâl-i müstefâd; ticarî kârlar ve hayvan ürünlerinin dışında, fakat elde bulunan nisab miktarı malın cinsinden ise; Hanefîler'e göre bu mal eldeki mala eklenerek hepsinin üzerinden bir yıl geçince zekâta tâbi olur. Meselâ 5 milyon liralık demir stoku bulunan tüccarın sene içinde eline satış veya bağış yoluyla 50 milyon liralık demir geçse, sene sonunda 55 milyon liralık mal varlığının zekâtını vermesi gerekir.

Bu konuda Hanefîler'in görüşü ağırlık taşır. Çünkü özellikle günümüzde ticaret sektöründe bir sene içinde pek çok mal el değiştirmekte, kâr ve zarar sene sonu hesaplarında ortaya çıkmaktadır. Hangi malın ticareti yapılırsa yapılsın zekâtın matrahı sene sonundaki mal varlığı olmalıdır.


6. Borç Karşılığı Olmama.


Zekâta tâbi mallarda aranan "tam mülk" ve "aslî ihtiyaçlardan fazla olma" şartlarının bir gereği de zekâta tâbi olan malın borç karşılığı olmamasıdır. Ancak âlimler, özellikle zâhirî mallarda (açık mallarda) borcun zekâtın gerçekleşmesine mani olup olmayacağı konusunda farklı fikirler ileri sürmüşlerdir.

Fakihlerin çoğunluğu "el-emvâlü'l-bâtına" (gizli mallar) adı verilen para ve ticaret mallarının zekâtında borcun etkili olacağında ittifak etmişler, "el-emvâlü'z-zâhire" (açık mallar) denilen toprak ürünleri, hayvanlar ve madenlerde ise borcun, zekâtın vücûbuna mani olup olmadığında ihtilâfa düşmüşlerdir.

Hanefîler'e göre borç üç nevidir:

Şahıslara olan borçlar.

Allah hakkı olarak vâcip olup kullar tarafından istenen borçlar. Zekât bu nevidendir.

Kullar tarafından istenmeyen fakat Allah için yerine getirilmesi gereken borçlar. Nezir ve kefâret bu çeşit borçlardandır.

İlk iki grupta toplanan borçlar zekât mallarının nisabını düşürürlerse, bu mallarda zekât gerçekleşmez. Üçüncü grupta toplanan borçlar, zekâtın gerçekleşmesine mani değildir. Ayrıca borç hangi neviden olursa olsun, toprak ürünlerinde zekâtın vücûbuna mani değildir.

İmam Şafiî'ye göre borç hiçbir malda zekâtın vücûbuna engel olmaz. İmam Mâlik'e göre ise sadece parada zekâtın vücûbuna engeldir, nisabı düşürürse zekât farz olmaz.

Fakihler arasındaki bu ihtilâf, onların zekâtın sırf ibadet mi yoksa malda fakir için gerçekleşen bir hak mı olduğu noktasında farklı değerlendirmelere sahip olmasından kaynaklanmaktadır.


B) GEÇERLİLİK ŞARTLARI


Yukarıda zekâtın vücûb şartlarından, yani bir kimsenin zekâtla mükellef olabilmesi için şahsı ve malı yönünden aranan şartlardan söz edildi. Şimdi ise, üzerine böyle bir mükellefiyet terettüp eden müslümanın yapacağı ifanın geçerli olabilmesi için gerekli şartlar, yani klasik ifadesiyle zekâtın sıhhatinin şartları üzerinde durulacaktır. Zekâtın, fakihlerce ısrarla üzerinde durulan iki önemli sıhhat şartı vardır. Bunlar da mükellefin ibadet niyeti ve yapılan ödemenin ehline temlikidir.


a-) Niyet


Zekât esasen malî bir ibadettir ve namazla birlikte İslâm'ın iki temelini teşkil eder. Namaz bedenî ibadetlerin, zekât da malî ibadetlerin simgesi konumundadır. Âyet ve hadislerde zekâtın çok defa namazla birlikte zikredilmiş olması da böyle bir anlam taşır. Zekât sadece bir borç değil aynı zamanda ondan istifade edecek kişilerin bir hakkıdır da. Bu sebeple devletin toplama ve dağıtma yükümlülüğünü üstlendiği bir nevi vergi olarak da nitelendirilir. Devlet onu mükelleflerden gerektiğinde zorla tahsil eder. Bunlar zekât mükellefiyetinin toplumu ve üçüncü şahısları ilgilendiren yönüdür. Bunlara ilâve olarak bir de zekâtın ibadet olması, Allah'ın emrine itaat edilerek, O'na kulluğun bir nişanesi olarak yerine getirilmekte oluşu sebebiyle mükellefin niyet ve kastını, onun iç dünyasını ilgilendiren yönü vardır. Bu sebeple de İslâm bilginleri, zekâtta ibadet bilinç ve niyetinin bulunması gerektiğini, ancak bu takdirde zekâtın mükellef açısından geçerli olacağını belirtirler.

Zekâtın bu iki yönünü birlikte değerlendiren fakihler diğer ibadetlerde olduğu gibi zekât borcunun ödenmesinde de niyetin şart olduğunda görüş birliğine varmışlar, fakat bu niyetin ne zaman yapılacağında, mükellef adına başkası tarafından yapılıp yapılamayacağında (niyâbet), ayrıca devlet tarafından zorla tahsil edildiğinde zekât borcunun ödenmiş olup olmayacağında farklı görüş ileri sürmüşlerdir.

Hanefîler'e ve Şâfiîler'e göre; kaide olarak niyetin ödeme anında bulunması gerekir. Çünkü zekât ibadettir ve ibadetlerde niyet şarttır. Fakat ödemeler parça parça yapıldığı için, kolaylık olsun diye niyetin, zekât borcunun çıkarıldığı anda bulunması da yeterlidir. Bu oruçta niyetin önceden yapılması gibidir.

Zekât verilirken hükmen niyet edilmiş olması da yeterlidir. Meselâ mal sahibi niyet etmeden zekât borcunu verdikten sonra henüz mal fakirin elinde iken niyet etmesi, yahut vekile vermesi anında niyet ettiği halde vekil zekât borcunu öderken niyet etmemesi gibi durumlarda niyet hükmen var sayılır. Çünkü emreden kişinin niyeti esastır.

Hanefî mezhebinde müftâ bih (kendisiyle fetva verilen) görüşe göre zekât memuru açık mallardan (el-emvâlü'z-zâhire) zekâtı zorla almış ise, mükellefin üzerinden zekât borcu düşer, gizli mallardan zorla zekât alındı ise zekât borcundan mükellef -niyet etmemiş ise- kurtulamaz.

Şâfiîler'e göre; tercih edilen görüş -Hanefîler'de olduğu gibi- niyetin zekât borcunu çıkarma anında yapılabileceğidir. Çünkü niyeti zekât borcunu hak edenlere verirken şart koşmak güçlük doğurur. Onun için malında vekil tayin eden kişinin devir esnasında zekâta niyet etmesi yeterlidir.

Şâfiîler çocuk ve akıl hastasının mal varlığından velî ve vasîlerinin zekât ödemekle mükellef oldukları görüşündedir. Bu durumda veli veya vasî onlar adına zekât öderken niyet edeceklerdir.

Mâlikîler'e göre mükellef zekât malını ayırırken, bu malın verilmesinden az önce veya verilirken niyet edilmesi câizdir. Hanbelîler'in görüşü de buna yakındır. Onlara göre mal sahibinin niyeti esas olup zekât memurunun niyeti onun yerine geçmez.


b) Temlik


Zekâtı, ona ehil olanlara vermek yani onların mülkiyetlerine geçirmek (temlik) şarttır. Bu şart iki unsur içerir; birincisi temlik işlemi, ikincisi ise temlikin yapıldığı şahsın zekâtı almaya ehil oluşu. Fakihlerin temlik terimine genelde bir malın mülkiyetini zekât alacak şahsa doğrudan nakletme işlemi şeklinde dar bir anlam verdiklerini belirtmek gerekir. Bu itibarla bir kimse zekât niyetiyle bir fakir veya yetimin karnını doyursa bu zekât borcunu ortadan kaldırmaz. Ancak zekâta niyet edilerek, onlara gıda maddeleri verilse zekât ödenmiş olur. Çünkü zekât niyetiyle fakire, yetime mal vermek temliktir. Böylece onlar kendi malından yemiş olur.

Klasik dönem İslâm hukukçularının büyük çoğunluğuna göre cami, okul, yol, köprü, çeşme yapımı gibi hayır kuruluşlarına zekât verilmez; ölü kefenleri alınmaz ve ölülerin borçları zekâtla ödenmez. Çünkü bu durumlarda temlik gerçekleşmez; yani zekât, borcu ödenen kişinin mülkiyetine geçmemektedir. Hayır kurumlarına zekâtın dışında bağışlar şeklinde yardımlar yapılmalı, zekât ise sadece fakirlere verilmelidir. Çünkü İslâm dininde imkânı olan müslümandan sadece zekât borcunu vermesi değil, bunu da aşarak Allah'ın kendisine verdiği malını hayırlı faaliyetlere sarfetmesi istenmektedir.

İslâm'ı yaymak, korumak, müslümanlara düşmanlarından zarar gelmesini önlemek amacıyla yapılan harcamalar zekât yerine geçer. Çağımızda yoksullara ve âcizlere bakmak için kurumlar oluşturulmuştur. Bu kurumlara da zekât verilir ve bu vekâleten veya dolaylı temlik sayılır.

Temliki dar mânasıyla alan fakihler bir fakiri zekâta mahsup olmak üzere bir dairede oturtmakla da zekât borcunun ödenmiş olmayacağını, çünkü bunun temlik sayılmayacağını ileri sürmüşlerdir. Ancak evin kullanımının ekonomik bir değerinin bulunduğu, fakirin evde oturduğu müddetçe onun kullanım (menfaat) mülkiyetine sahip olduğu ve bu açıdan temlikin gerçekleştiği düşünülürse araya göstermelik bir para alışverişinin girmesine gerek olmadığı görüşü daha doğrudur.

Zekât usul (baba, anne, dede, nine) ve fürûa (çocuk ve torun) verilemez. Çünkü zekât verenle usul ve fürûu arasında çok sıkı bir mülkiyet bağı ve menfaat ortaklığı vardır. Dolayısıyla burada tam anlamıyla temlik gerçekleşmez. Aynı şekilde kişi zekâtını karısına da veremez. Ebû Hanîfe'ye göre kadın da zekâtını kocasına veremez.

Fakir bir kimsede alacağı olan zengin ona, "Alacağımı sana zekât olarak veriyorum" dese temliki dar ve formel (şeklî) mânada anlayan fakihlere göre bu şekilde zekât borcu ödenmiş olmaz. Çünkü zengin zekât borcunu fakirin eline teslim etmedikçe temlik gerçekleşmez ve borçtan kurtulmaz. Ancak temliki geniş mânasıyla alırsak bu da bir nevi temliktir, zekât yerine geçer. Bunun için de borçlu, borcunu alacaklıya ödeyip sonra tekrar zekât olarak ondan alması şeklinde bir şeklî ve dolaylı işleme gerek yoktur.

Yapılan bir harcamanın veya ödemenin fıkhen zekât sayılabilmesi için fakihlerce ileri sürülen niyet ve ehline temlik şartları netice itibariyle hem zekâtı verenin bilinçli ve iradî şekilde hareket etmesini sağlamaya hem de fakirin haklarını korumaya mâtuf tedbirler olarak anlaşılmalıdır. Fakihlerin temlik terimini dar mânasıyla ve şeklî bir işlem olarak yorumlamaları da esasen fakirin hakkını gözetmeye yönelik bir çaba olmakla birlikte bu yaklaşım bazan gülünç hilelerin de yolunu açmaktadır. Doğru olanı, temlike geniş mâna verilmesi ve dolaylı temliklerin yeterli sayılmasıdır.

Borçlu, zengin alacaklısına "Bana zekâtını ver, senin borcunu ödeyeyim" dese alacaklı da zekâtını ona verse, zekât borcunu ödemiş olur. Borçlu onu aldıktan sonra kendi borcunu ödemek zorunda değildir. Ama borç yerine, aldığı zekâtı verirse borcunu ödemiş sayılır.

Temlikin gerçekleşmesinde gözetilen ikinci husus ise, temlikin zekâtı hak edenlere yapılmasının şartıdır. Bu itibarla zekât zenginlere ve onların küçük çocuklarına verilemez. Çünkü onlar zekâta ehil değildir. Zenginin yetişkin çocuğu, nafakası babasına ait de olsa, zengin sayılmaz. Zenginin fakir karısı da böyledir.

Hz. Peygamber kendi soyuna zekât verilmesini yasakladığı için zekât Hâşimoğulları'na da verilemez. Böylece Hz. Peygamber bir devlet gelirini hak da etseler- sülâlesine yasaklayan tek tarihî şahsiyettir. Belki de o, bu uygulaması ile zekât mallarına göz diken kötü kişilerin çeşitli istismarlarına mani olmak istemiş ve zekât gelirlerini Hâşimoğulları'na yasaklamıştır. Hâşimoğulları; Hz. Ali, Abbas, Ca`fer Tayyâr, Akil ve Hâris b. Abdülmuttalib soyundan gelenlerle bunlar tarafından hürriyete kavuşturulan kişilerdir.




Diyanet Vakfı Yayınlarının İlmihal Kitabından alıntılanmıştır.

Dünyaya Yön Veren Müslüman Bilim Adamları-34

  Abdurrahmân el- Mansûr el- Hâzini (d.?-ö.1155 (H.550)) 10. yüzyılda Horasan da yer çekimi, terâzilerle alâkalı çalışmalar yapan fizik, ast...