KAVRAM OLARAK HIRİSTİYANLIK
Kelime Anlamı
Hıristiyanlık kelimesinin kökü Grekçe “khristos” kelimesine dayanmaktadır. İbranice’deki “maşiah”ın karşılığı olarak Grekçe’de kullanılmakta ve Hz. İsa’nın sıfatı olarak “mesih” anlamını ifade etmektedir. “Khristos” kelimesinden de “Mesih’e bağlı olan” anlamında “khristianos” kelimesi türetilmiştir. “Khristos” Grekçe’den Latince’ye “Cristus”; oradan da Batı dillerine “christ” olarak geçmiştir. “Khristianos” ise Latince’ye “khristianus”, oradan da Batı dillerine “christian” olarak geçmiş ve yine aynı anlamda kullanılmıştır. Türkçe’de kullandığımız Hıristiyanlık kelimesi ise Batı dillerindeki “Christianisme”in karşılığıdır. Khristianos adı muhtemelen Antakya’daki putperestler tarafından verilmiştir.
Kur’an-ı Kerim’in Hıristiyanlığı ifade etmek için kullandığı “nasârâ” kelimesi ise, yaygın olan kanaate göre Hz. İsa’nın doğum yeri olan Kudüs yakınlarındaki “Nâsıra” kasabasına istinâden kullanılan bir isimdir. Hz. İsa bütün hayatı boyunca “Nâsıralı” adıyla anılmıştır. Nâsıra’ya ya da “Nâsûriye’ye mensup olan anlamında “nasrânî” kelimesi kullanılmış, dolayısıyla Hz. İsa’nın yolundan gidenlere de “nâsıralılar” denilmiş, Kur’an-ı Kerim de bu ismi tercih etmiştir.
Hıristiyan kaynaklarında “nâsıralılar” isminin ilk zamanlarda Hz. İsa’yı benimseyenlerin tümüne verildiği, ancak bunun onlarla alay etmek için kullanılan bir lakap olduğu belirtilmektedir. Daha sonra bu lakabın, bir zamanlar Pavlus’u da tedirgin etmiş olan yahudileştirme taraftarlarının geleneklerini sürdüren mezhebe verildiği, M.S. 70 yılında Kudüs şehri ve Süleyman Mabedi yıkılmadan önce Yahudi mesihçilerin Şeria Nehri’nin ötesine kaçıp Pella kentine sığındıkları, bunların torunlarının ise Hz. İsa’dan çok Hz. Musa’nın şeriatına bağlı kaldıkları, bu mezhebin 4. yüzyılın sonuna kadar devam edip sonra kaybolduğu ifade edilmektedir.
Hıristiyanlar için bunların dışında başka isimler de kullanılmaktadır. Bunları şu şekilde sıralamak mümkündür: Şâkirtler, Kardeşler, Azizler, İnananlar, Seçilmişler, Çağırılmışlar, Kilise, Fakirler, Dostlar, Celileliler.
Terim Anlamı
Terim anlamına gelince Hıristiyanlık, Hz. İsa’ya ve İncil’e tâbî olan tüm hıristiyanların dinine verilen genel bir isimdir. Katolik, Ortodoks ve Protestan kiliselerinden teşekkül eden üç büyük mezheple daha küçük çaptaki birçok mezhep ve tarikattan meydana gelen çeşitli cemaatlerin tümünün üst isim olarak kullandıkları bir terimdir.
“Hıristiyan” isminin ilk defa ne zaman kullanıldığına dair kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Bunun için çıkarsamalarda bulunmak gerekir. Örneğin Yeni Ahid’e bu açıdan bakıldığında “Khristianos” isminin sadece Rasullerin İşleri (11: 26; 26:28) ve Petrus’un Birinci Mektubu (4:16) olmak üzere sadece üç yerde geçtiği görülür. Bu cümlelerde anlatılan olaylardan hareketle Hıristiyan isminin ilk defa Antakya’da kullanıldığı ve yaklaşık olarak 60 yıllarına denk geldiği anlaşılmaktadır.
Yeni Ahid’in dışındaki bazı kaynaklarda ise bu ismin ilk olarak ikinci yüzyılın başlarında Antakya’da kullanılmış olduğu ile ilgili bazı rivayetlere rastlanılmaktadır. Rivayete göre o bölgede vali olan Bellin, mîlâdî 106 yılında imparator Taragand’a bir mektup yazmakta ve oradaki hıristiyanlara hangi usullerle işkence yaptığını şu şekilde açıklamaktadır: “Hıristiyan olmakla suçlanan kişi üzerinde şu usûlü denedim. Adamların hıristiyan olup olmadıklarını kendilerine soruyordum. Hıristiyan olduklarını ikrar ederlerse onları ölümle tehdit ederek ikinci ve üçüncü kez aynı şeyi tekrarlıyordum. Hıristiyanlıklarında ısrar ederlerse idam cezasını yerine getiriyordum”.
İster 60 ister 106 yılında olsun, Hıristiyan isminin Hz. İsa zamanında kullanılmadığı kesindir. Çünkü Hz. İsa’nın dünyadan ayrıldığı tarih 30 yıllarıdır. O dönemde genellikle şakirtler, kardeşler, inananlar gibi isimler kullanılmıştır.
TARİHİ GELİŞİMİ
Hıristiyanlık tarihi deyince akla ilk gelen “İsa” ismidir. Hangi isimle anılırsa anılsın Hıristiyanlık her şeyden önce İsa Mesih anlayışı üzerine temellenen bir inanca sahiptir. Ana fikri Yeni Ahid’de bulunan bu inanca göre İsa Mesih hem Tanrı’nın Oğlu, hem de insanlığın kurtarıcısıdır. Tanrı insanlığı günahtan kurtarmak üzere biricik oğlunu yeryüzüne göndermiştir. Görülüyor ki, gerek isminden hareketle ve gerekse bütün hıristiyanları birbirine bağlayan en önemli ortak bir bağ olması dolayısıyla Hz. İsa Hıristiyanlığın merkezine yerleşmiştir. Yani bu din “İsa-Merkezli” bir din karakterini kazanmıştır. Bu sebeple önce Hz. İsa hakkında kısaca bilgi vermekte fayda vardır.
HZ. İSA
DOĞUMU
İncillere Göre Hz. İsa’nın Doğumu
Hz. İsa'nın doğumuna dört İncilden sadece Matta ve Luka'da yer verilmekte ancak her iki İncil’de de bu olay farklı olarak anlatılmaktadır. Matta İncili'ne göre kıssa, Tanrı'nın Oğlu'nun soy ağacı ile başlamaktadır (Matta, 1:1-17). Bu kıssanın devamında geçen “Imdi İsa, Kral Hirodes’in günlerinde Yahudiye Beytlehem’inde doğduğu zaman, işte şarktan Yeruşalim’e müneccimler gelip dediler. Yahudilerin kralı olarak doğan zat nerededir?” (Matta, I,18-25) sözünden anlaşıldığına ve Luka’nın da benzer bir ifadesine (Luka 23:8) göre Hz. İsa Kral Arhelas zamanında doğmuştur. İncillerde kendisine yeni doğan çocukları katletme fiili atfedilen ve Filistin’i Roma adına yöneten Arhelas (Hirodes’in oğlu) M.Ö. 4 ve M.S. 6 yılları arasında iktidarda kalmıştır. Buna göre Hz. İsa’nın M.Ö. 4 ile M.S. 6 yılları arasındaki herhangi bir yılda doğmuş olabileceği ortaya çıkmaktadır. Ayrıca Luka İncilinde Kirinius’un Suriye valisi olduğu sırada Augustus tarafından çıkarılan bir emirle nüfus sayımının yapıldığı ve Hz. Meryem’in de nişanlısı Yusuf ile beraber Nâsıra’dan Beytlehem’e gittiği ve orada ilk oğlunu doğurduğu (Luka, 2:5-7) bildirilmektedir. Augustus’ün M.Ö. 63 ve M.S. 14 yılları arasında yaşadığı düşünülürse buradan da net bir tarih çıkarmak mümkün değildir. Zira bu sayımın hangi tarihte yapıldığına dair bilgi verilmemektedir.
Luka İncili’nde Hz. Yahya’nın ve Hz. İsa’nın doğum sahneleri aynı üslup içerisinde anlatılmaktadır. Hz. Zekeriyya’nın yaşlı karısının Yahya’ya hamile kalması (Luka, 1:11-13), bundan altı ay sonra Hz. Meryem’in Hz. İsa’ya hamile kalması (Luka, 1:26-27) ve her iki doğum anının da birbirine benzer ifadelerle anlatılması dikkat çekicidir. Hz. Yahya’nın yahudilerin Fısıh bayramında doğmuş olduğu rivayeti eğer doğruysa, Fısıh bayramı Nisan’ın 15’inde kutlandığına göre bundan altı ay sonra doğan İsa’nın Ekim ayı içinde doğmuş olması gerekir. Batı Hıristiyanlığında 25 Aralık, Doğu Hıristiyanlığında ise 6 Ocak günleri kutlanmaktadır.
Teologlara Göre Hz. İsa’nın Doğumu
Hıristiyan ilahiyatçıları da Hz. İsa’nın doğumuyla ilgili net olmayan, tahmînî ve dolaylı bazı tarihler vermektedirler. Ritüel kitaplarında aynı zamanda ilâhî olarak da söyledikleri bir pasajda şu bilgiler yer almaktadır:
Dünyanın yaratılışından yüzyıllar sonra; Tufan’dan uzun zaman sonra; İbrahim’in doğumundan iki bin yıl sonra; Musa’dan bin beşyüz yıl sonra; Kral Davut’tan yaklaşık bin yıl sonra; Daniel’in peygamberliğinin yetmişbeşinci yılında; Yüz doksan dördüncü Olimpiyat’ta; Roma’nın kuruluşunun yediyüz elli ikinci ve Imparator Octave Augustus’ün kırk ikinci yaşında ezelî Baba’nın Oğlu ezelî Tanrı İSA-MESİH Yahuda’nın Betlehem (Kudüs) şehrinde Bakire Meryem’den doğdu.
Verilen bu tarihlerden İbrahim, Musa, Davut ve Daniel ile kurulan bağlantı yaklaşık tahminlerden ibarettir. Olimpiyatların M.Ö. VIII. yüzyılda başlayıp dört yılda bir tekrarlandığı hususu tarih kitaplarında yer almaktadır. Ancak başlama yılı ve ayı noktasında net bir bilgi yoktur. Belki İsa’nın yaklaşık doğumundan hareketle yani 194x4=776 olarak olimpiyatların başlama yılını bulabiliriz. İlk olimpiyat oyunu sadece atletizm yarışmaları idi ve bir gün sürüyordu. Buradan hareketle atletizm oyunlarının kış mevsiminden çok yaz mevsiminde yapılabileceği ihtimalinin daha yüksek olduğunu söylemek mümkündür. Yukarıda verilen tarihlerden biri de Roma’nın kuruluşunun 752. yılıdır. Tarihçilerin tespitine göre Roma M.Ö. 753 yılında kurulmuştur. Buna göre Hz. İsa M.Ö. 1 yılında doğmuş olmaktadır. Augutus’ün M.Ö. 63 yılında doğduğu rivayet edildiğine göre, 42. yaşı M.S. 5 yılına tekabül etmektedir. Bu formüle göre ise Hz. İsa M.S. 5 yılında doğmuştur. Yani hiç bir formülde ittifak sağlanamamaktadır.
19. yüzyılın en önemli filozof ve dinler tarihçilerinden biri olan Ernest Renan (1823-1892) “İsa’nın Hayatı” isimli eserinde Hz. İsa’nın doğum tarihinin iyice bilinmediğini, Augustus devrinde Roma’nın 750. senesine doğru ve muhtemelen Milattan bir kaç sene önce vuku bulduğunu belirtmektedir. Bazı yazarlar bu tarihi Milat’tan 10 yıl öncesine kadar götürür. Bu konudaki farklılıkların Ortaçağ’da yaşamış bir hıristiyan keşişin düzenlediği takvimden kaynaklandığı ileri sürülmektedir.
“İsa Meselesi” isimli risalenin yazarı A. Hilmi Ömer’e göre de dinî bir hareketin başında bulunan bir şahsiyet hakkında, bizzat bu şahsın kendisi tarafından değilse de, her halde bu hareketin şahitleri yahut muasırları tarafından bazı vesikalar bırakılması tabii bir hal iken, zamanında yaşayan yahudi ve müşrik müelliflerden hiç birinin İsa’nın hayatına dair en ufak bir malumat bırakmaması çok ilginçtir. Hıristiyanlığın ilk yıllarında, hatta milattan sonra ikinci asırda bile Yunan, Latin, ve Yahudi müelliflerinin İsa hakkında hiç bir bilgi sahibi olmadıklarını göstermektedir. Kısacası Hz. İsa’nın doğumu konusunda ne yıl olarak, ne de gün olarak net bir kanaate varılabilme imkânı yoktur. Batı Kilisesi’nin kabul ettiği 25 Aralık günü muhtemelen antik Roma’nın pagan kutlamalarına dayandırılmış, Doğu Kiliseleri’nin kabul ettiği 6 Ocak tarihi ise, yine muhtemelen Hıristiyanlık öncesi Grekler arasında kutlanan ve Zaman’ın doğumu manasına gelen Aion’un kutlandığı tarihin yerine konulmuştur.
ÇOCUKLUĞU VE GENÇLİĞİ
Hz. İsa’nın çocukluğu hakkında pek fazla bir şey bilinmemektedir. Çocukluğu, kendisinden önce hiçbir şöhreti olmayan ve aynı zamanda doğum yeri olan Galile eyaletinin Nâsıra kasabasında geçmiştir. Bu yüzden bütün hayatı boyunca Nâsıralı adıyla anılmıştır. Luka’nın belirttiğine göre 12 yaşındayken yahudilerin pesah bayramında bulunmak üzere annesi ve annesinin kocası Yusuf’la birlikte Kudüs’e gitmiştir. Mabeddeki bilginler onun din bilgisi ve anlayışı karşısında çok şaşırmışlardır.
Hz. İsa’nın erkek ve kızkardeşleri bulunduğu ve kendisinin en büyük çocuk olduğu tahmin edilmektedir. Kardeşlerinin hiçbirisi hakkında net bir bilgi bulunmamaktadır. Kızkardeşlerinin Nâsıra’da evlenmiş olduklarına dair rivayet mevcuttur. Erkek kardeşi diye gösterilen ve içlerinde Hıristiyanlığın ilk gelişme senelerinde büyük bir ehemmiyet kazanan Yakup adında biri de bulunan dört kişinin onun teyze oğulları olduğu ileri sürülmektedir. Fakat bununla birlikte hem havari hem de Hz. İsa’dan sonra havarilerin reisi olan Yakub’un onun kardeşi olduğuna dair rivayetler ve kanaatler ağır basmaktadır.
GÖREVE BAŞLAMASI
Hz. İsa görevine 30 yaşından sonra başlamıştır. Hz. Yahya Ürdün’de yaşıyordu ve onun teyze oğluydu. O tek Tanrı’ya inananları ve gerçek iman sahibi olanları vaftiz ediyordu. Hz. İsa da “Vaftizci Yahya” ismiyle tanınan Hz. Yahya’ya giderek onun tarafından vaftiz edildi. Bunun ardından, görevini yerine getirmek üzere hazırlanmak için çöle gitti. Şeytan onu burada yoldan çıkarmaya çalıştı. Şeytan, Tanrı’nın oğlu olarak kudretini kullanıp dünyayı bir kral gibi yönetmesini istiyordu. Ama İsa şeytana uymadı ve Galile gölüne döndü. Tebliğini ilkönce Galile’de yapmaya başlamış, ama aynı zamanda Samiriye’ye, Kudüs’e ve Galile’nin kuzey bölgelerine de gitmiştir. O bu gezilerinde kendisini dinleyenlere günahları bağışlama konusunda yetkili olduğunu söylüyordu. Bir süre sonra da etrafında havarileri oluştu ve tebliğinde ona yardımcı oldular.
Havariler: Kelime anlamı “Beyaz giyinenler, insanların ruhlarını din ve ilimle arıtanlar” demektir. Ancak bu ifade zamanla özel bir anlam kazanmış ve Hz. İsa’nın yardımcılarını kasteden bir terim halini almıştır. Tebliğ faaliyetinin başında Hz. İsa bu oniki kişiyi seçmiş ve bunlara havarî ismini vermiştir. Bunların isimleri bazı küçük farklılıklarla Matta (10: 2-4), Markos (3: 16-19), Luka (6: 14-16) ve Resullerin İşleri’nde (1: 13) yer almaktadır: Simon Petrus, Andreas, Yakup (Zebedi’nin oğlu), Yuhanna, Filipus, Bartolomeus, Thomas, Matta, Yakup (Alfeos’un oğlu), Taddeus, Gayyur Simun, Yahuda İskariyot.
MUCİZELERİ
Hz. İsa’nın, tebliğini yaparken en sık başvurduğu konulardan birisi mucizedir. Onun hayatı adeta mucizelerle özdeşleşmiştir. İncilleri bu açıdan taradığımızda onun kırka yakın mucizesinden bahsedildiğini görürüz. Hz. İsa bu mucizelerle havariler üzerinde büyük bir etki göstermiş, aynı zamanda birçok kimseyi inandırarak kendine çekmiştir. İlk mucizesini Kana’da düzenlenen bir evlenme merasiminde ev sahibinin bardağında şarabı tükenince suyu şarap yaparak göstermiştir (Yuhanna 2: 9). Diğer mucizeleri şunlardır:
Beş ekmek ve iki balığı 5000 kadar kadın, erkek ve çocuk arasında paylaştırmış ve bu insanların hepsi açlıklarını gidermişlerdir (Markos 6:38-42). Şeytan ve cinlere hükmedip insanların içinden onları çıkarması (Matta 8: 32), hastaları, kötürümleri iyileştirmesi (Matta 15:30-31), körlerin görmesini sağlaması (Matta 11: 5), ölü kızı diriltmesi (Matta 9: 25), rüzgara ve göle emrederek göldeki fırtınayı durdurması (Luka 8: 23), Petrus’u su üzerinde yürütmesi (Matta 14: 29) İnciller’de söz konusu edilen mucizelerindendir.
SON AYLARI
Hıristiyanlar Hz. İsa’nın hayatının son aylarına “passion” adını verirler. Çünkü bu aylar onun insanlık adına çektiği acıların toplandığı aylardır. Özellikle Kudüs’de çok muhalifi vardı ve oraya gitmenin kendisi için çok tehlikeli olacağını da biliyordu. Ancak bununla beraber tebliğini Kudüs’de yapmakta kararlıydı. Yani o, kendi hayatını feda ederek, başkalarını kurtarmak için dünyaya gelmiş olduğunu söylüyordu. Birçok kimse Hz. İsa’nın Yahudi halkına daha iyi bir hayat sağlayacağına inanıyordu. Hahamlar ise, o mabede geldiğinde hem öfkelenmiş, hem de korkmuşlardı. Zira o, para bozduran ve birtakım şeyler alıp satan kimseleri mabedden kovmuştu. Kudüs’te geçirdiği ilk günlerde halka tebliğini yaptı. Geri kalan zamanlarında da şehrin doğusundaki Bethanya’da derin düşüncelere dalar ve dua ederdi.
Hz. İsa’nın bu faaliyetleri karşısında büyük bir endişe duyan Yahudiler artık onu durdurmanın zamanının geldiğine ve onu ortadan kaldırmaktan başka çare olmadığına karar verdiler. M.S. 30 yılında Yahudilerin en yüksek mahkemesi olan Sanhedrin tarafından Tanrı’ya küfretmekle suçlanıp, ölüm cezasına çarptırıldı. O çağda İsrail Roma’nın işgali altında bulunduğundan, Yahudilerin bu yargıyı infaz etme yetkisi yoktu. Bu nedenle Yahudi din adamları Roma valisi Pontus Platus’a başvurup, Hz. İsa’yı çarmıha gerdirerek idam ettirdiler. Bütün bu olanları talebelerine önceden bildirmiş olan Hz. İsa ise, öldürüldükten sonra üçüncü gün Tanrı’nın gücüyle tekrar dirildi ve kırk günlük bir süre boyunca birçok kişiye göründü ve sonra dünyayı terkederek göğe yükselip Baba’nın sağ yanına oturdu. Kıyamete yakın tekrar yeryüzüne inip, bütün dünyanın Tanrı’nın Krallığı’na boyun eğmesini sağlayacaktır.
KUR’AN’A GÖRE HZ. İSA
Yukarıda vermiş olduğumuz bilgiler tamamen İncillere göredir. Ancak Hz. İsa’nın İncillerden sonra en fazla sözkonusu edildiği kitap Kur’an’dır. Burada onunla ilgili Kur’an’da verilen bilgileri kısaca özetlemeye çalışacağız.
Kur’an’da Hz. İsa onbeş surede doksanüç ayette ismi veya bir sıfatı ile zikredilmektedir. Bu ayetlerde doğumunun müjdelenmesi, dünyaya gelişi, tebliği, mucizeleri, dünyevi hayatının sonu ve Allah katına yükseltilişi ele alınmaktadır. Onun diğer peygamberler gibi kul ve peygamber, kendisine tanrılık nispet etmenin ise küfür olduğu belirtilmektedir. Kendisine Allah tarafından kitap verildiği, İsrailoğullarına gönderilen bir peygamber olduğu, Tevrat’ı tasdik ettiği, bazı hususlarda onu neshettiği, kavmine namazı ve zekatı emrettiği vurgulanmaktadır. Ayrıca onun öleceğinden ve tekrar hayata döneceğinden söz edilmektedir. Ancak buradaki diriliş hıristiyanlıkta’ki gibi çarmıha gerildikten sonraki diriliş değil, kıyamet sonrası diriliştir. Çarmıha da gerilmemiştir. Böylece Hıristiyanlık’ta önemli bir dini inanç olan, insanların günahına kefaret olmak üzere İsa’nın çarmıha gerilmesi hadisesinin İslâm’da kabul edilmediği görülmektedir.
Kur’an’da ayrıca Hz. İsa’nın Allah’tan bir kelime oluşu, Allah’tan bir ruh oluşu, peygamberliği ve mucizeleri, Ruhu’l-Kudüs ile te’yid edilmesi, Hz. Muhammed’i müjdelemesi konularına yer verilmektedir. Buna göre Hz. İsa hiçbir zaman kendisinin tanrı edinilmesini söylememiş ve yalnız Allah’a kulluğu öğütlemiştir. Kur’an teslisi açıkça reddetmekte ve temel prensip olarak tevhidi ortaya koymaktadır.
Burada şu hususa da işaret etmemiz gerekir ki, Kur’an’da ve hadislerde takdim edilen İsa, İncillerde ve Hıristiyan ilahiyatında takdim edilen İsa’dan farklıdır. Hıristiyanlık’ta temel inanç esaslarından olan uluhiyetin bedenleşmesi, İsa’nın çarmıha gerilmesi dolayısıyla kurtuluş fidyesi oluşu Kur’an tarafından reddedilmektedir. Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında başlangıçtan beri ortaya çıkan bu farklı anlayışlar sebebiyle karşılıklı reddiyeler yazılmıştır. Örnek verecek olursak ilk dönemlerden itibaren ortaya çıkan polemik literatürünün temel konularının başında teslis doktrini, Hz. İsa’nın tabiatı, kefaret problemi ve çarmıh hadisesi gelmektedir. Hz. İsa’ya hamile kalması, doğum süreci ve iffetli bir kadın olması gibi özellikleriyle annesi Meryem’e de çok önemli şekilde yer verilmektedir.
HIRİSTİYANLIĞIN YAYILIŞI
Hıristiyanlığın yayılmaya başladığı tarihi M.S. 30 yılına kadar götürmek gerekir. Bu tarihte Hz. İsa, kendisinin Mesih olduğunu ileri sürerek geleneksel Yahudi anlayışının dışında bir din anlayışını yerleştirme amacıyla ortaya çıkmıştır. Dünya dinleri içerisinde yayılışı en maceralı olan ve en uzun süren din belki de Hıristiyanlık’tır. Hz. İsa’nın yaklaşık üç yıllık tebliğ döneminde sadece kendisini anlatmaya çalıştığı, yayılmanın havariler gibi belirli sayıda insanların ona inanmasıyla sınırlı kaldığı, hiçbir yerleşim alanının toplu olarak Hıristiyanlığa geçmediği genel kabul görmüş bir husustur. Onun dünyayı terketmesinden sonra devreye havariler girmiş ve farklı bölgelere giderek kendisinden tevarüs ettikleri öğretileri yaymaya çalışmışlardır. Daha sonra Pavlus’un sahneye çıkması havariler dönemini Pavlus öncesi dönem, Pavlus dönemi ve Pavlus sonrası dönem diye üçe ayırmayı gerektirmektedir.
PAVLUS ÖNCESİ DÖNEM
Yeni Ahid’in Resullerin İşleri kitabının ilk bölümlerinde ve Pavlus’un mektuplarında Pavlus öncesi dönem canlı bir şekilde ele alınmaktadır. Bu metinlerden anlaşıldığı kadarıyla yeni hareketin merkezini Kudüs oluşturmaktadır. Hz. İsa’dan sonra dağılan talebeleri yeniden bir araya gelmişler, dinî hayat bakımından Yahudiliği sürdürmüşlerdir.
Havarilerin isimleri sıralanırken hep en başta yer alan Simun Petrus’un Pavlus öncesi dönemde yayılma konusunda en etkili isim olduğu anlaşılmaktadır. Yeni Ahid’de Pentikost gününde onun konuşmasını dinleyen 3000 kişinin Hz. İsa’ya inanıp vaftiz oldukları belirtilmektedir. Bu ihtida olayından sonra Petrus, ilk Mesih topluluğunun en büyük önderlerinden birisi olmuştur. Onun önderliğinde diğer havarilerin de gayretleriyle Mesih’e inananların sayısı yavaş yavaş artmaya başlamıştır. Özellikle Yahudiye, Galile ve Samiriye’de topluluğun büyümesi devam etmiştir. Her tarafı dolaşarak Lidda, Şaron ve Yafa kentlerine kadar ulaşmıştır. O sadece Yahudilere değil, Yahudi olmayanlara da telkinde bulunmuştur. Kral I. Hirodes zamanında hapse atılmış, mucizevî bir şekilde hapisten kurtulmuş ve 57 yılında Roma’ya gitmiştir. Orada 60 yılında Yeni Ahid kitapları içerisinde yer alan 1. ve 2. mektuplarını yazmıştır. 64 yılında ise imparator Neron’un emriyle baş aşağı çarmıha gerilerek öldürülmüştür.
Hz. İsa’nın havarilerinin çoğunun hayat hikayesi kesin olarak bilinmemektedir. Roma ve Kartaca’daki gibi en büyük Mesih topluluklarını kimin kurduğu net olarak bilinmemektedir. M.S. 30 yılının Pentikost gününden itibaren Hz. İsa’ya inanan, ancak adları bilinmeyen birçok kimsenin Kudüs’ten başlayarak kendi ülkelerine dönüp Mesih’in kurtuluş müjdesini yaydıkları tahmin edilmektedir. Hz. İsa’ya inanan tüccarların da Roma İmparatorluğu’nun her yanına ve sınırları dışına bile onun mesajını ulaştırmış olabilecekleri düşünülmektedir.
PAVLUS DÖNEMİ
Hz. İsa’nın talebelerinin azılı düşmanları vardı. İlk talebelerin en azılı düşmanlarından biri de Tarsuslu Saul (veya Romalı adıyla Pavlus) idi. Soylu bir Yahudi ailesinden gelen ve annesinin babasının Roma vatandaşlığı ayrıcalığına sahip olan Pavlus, M.S. 5-15 yıları arasında Tarsus’ta dünyaya gelmiştir. O, Ferisîler diye bilinen en tutucu Yahudi mezhebine bağlıydı. Hz. İsa uğruna ilk şehid olan İstefehan’ın taşlanmasına katılmıştır. M.S. 33 yılında Hz. İsa’nın Şam’da bulunan talebelerini tutuklamak üzere yahudilerin dinî önderi olan başkâhin tarafından görevlendirilmiştir. Fakat Şam’a doğru giderken, Hz. İsa’nın görüntüsü ile karşılaşıp, ona iman etmiştir. Bu imanın ardından vaftiz olmuş ve Şam’da Hıristiyanlığı yaymaya başlamıştır. Kendisini öldürmek isteyen yahudilerden kurtulmak için oradan kaçıp Arabistan çölüne gitmiştir. Arabistan’da üç yıl kaldıktan sonra M.S. 36 yılında Kudüs’e dönmüş, burada kendisine arkadaşlık eden Barnaba, onu Petrus’la tanıştırmıştır. Yahudi tehditleri sonucu oradan da kaçmak zorunda kalan Pavlus, memleketi Tarsus’a dönmüş ve orada 10 yıl kadar kalmıştır.
O yıllarda bölgenin en büyük şehri olan Antakya’da yahudi olmayan birçok insan Hz. İsa’ya inanmıştı. M.S. 46 yılında Barnaba Antakya’lı yeni iman etmiş kimseleri eğitme işinde kendisine yardım etmesi için Palus’u Antakya’ya davet etti. Pavlus’la Barnaba Antakya’da Hıristiyanlığı yayma konusunda çok başarılı oldular. Antakya’nın önemli bir ticaret merkezi oluşu sebebiyle hem Doğu’ya hem de Batı’ya ilk yayılma buradan oldu. Pavlus bundan sonra Hıristiyanlığın yayılmasında en etkili faktörlerden olan yolculuklarına çıktı. Barnaba’yla birlikte ilk önce Kıbrıs’a gitti. Sonra Yalvaç, Konya, Listra (Hatun Saray) ve Derbe dahil birçok yerde Mesih topluluklarını kurdu. 48 yılında Galatyalılara mektup yazdı. 49 yılında toplanan Kudüs Konsili’nden sonra Pavlus ve Barnaba Antakya’ya döndü. Bundan sonra ikinci yolculuğuna çıktı ve Anadolu’dan geçerek Makedonya’ya ulaştı. Bu arada çeşitli topluluklara mektuplarını yazmaya devam etti. 53 yılında Efes’e gitti, 57’de ise Kudüs’e döndü. Orada yahudiler tarafından tutuklanarak iki yıl göz hapsinde tutuldu. Pavlus yahudiler tarafından yargılanmak istemediğini bildirerek, Roma İmparatorluğu mahkemesine başvurdu. 59 yılında bir bölük asker refakatında Roma’ya götürüldü. Tutuklu bulunduğu yıllarda Filipililere, Koloselilere, Efeslilere ve Filimon’a ünlü mektuplarını yazdı.
Pavlus’un hayatının son zamanlarına ait pek fazla bilgi yoktur. Tahminlere göre o 61 yılında serbest bırakılmış, hıristiyanlığı yaymış olduğu bölgeleri yeniden ziyaret etmiş, ancak sonunda tekrar yakalanıp Roma’da hapse atılmıştır. Oradayken Timoteus’a iki mektup ve Titus’a bir mektup yazmıştır. Muhtemelen 64 yılında ise imparator Neron’un emriyle başı kesilerek idam edilmiştir.
Hıristiyanlığı kabul edişinden sonra üzerinde durduğu iki konu vardır: Yahudi geleneğinin ilgası ve İsa’nın mesihliği. Mesihlik inancını kabul ederek evrenselci bir doktrini benimsemiştir. Yahudi şeriatının yerine “Tanrı’nın izzeti” ve “Tanrı’nın herkese ulaşabileceği” anlayışını koyarak bu evrensel mesajı desteklemiş görünür. Hıristiyanlığın gentile topraklarında hızla yayılmasına vesile olan teolojik doktrin budur. Bu tarihten sonra Hıristiyanlık hem coğrafya hem de doktrin olarak Filistin dışına taşacaktır.
C. PAVLUS SONRASI DÖNEM
Pavlus’tan sonra Hıristiyanlığın yayılmasında en önemli rolü ilk zamanlarda Pavlus’un ve havarilerin vesilesiyle Hıristiyan olan kimseler, daha sonra da Kilise Babaları üstlenmişlerdir. Birinci yüzyılın sonuna gelindiğinde Hıristiyanlık, ilk ortaya çıktığı Kudüs şehrinden çok uzaklara yayılmıştı. Baskı ve zulüm o derece artmıştı ki, tebliğler ancak gizli saklı yapılabiliyordu. Hıristiyanlık için adeta mağara devri başlamıştı. Ashab-ı Kehf o dönemi bu açıdan çok iyi bir şekilde sembolize etmektedir. Ancak bu kadar baskı ve zulüm dahi Hz. İsa’nın yolundan gidenleri tamamen yoketmemiş, bilakis daha da güçlendirmiştir. Doğu’da Mezopotamya, İran ve Hindistan’da, Batı’da ise Galya (Fransa) ve İspanya’da bu inanç duyulmuş ve yavaş yavaş mensup kazanmaya başlamıştır. Roma, İskenderiye, Antakya, Efes, Korint ve Kartaca gibi büyük kentlerde yayılma hızlanmıştır. Anadolu, Suriye, Arabistan ve Yugoslavya’nın birçok yerinde de Mesih Cemaatleri oluşmuştur.
İkinci yüzyılda bir taraftan Hıristiyanlık yayılırken, diğer taraftan Mesela, Ebiyonitler, Gnostikler, Nâsıralılar gibi bazı sapmalar da yaşanmaya başladı. Üçüncü yüzyıla gelindiğinde meşhur kilise babalarından İreneyus (130-200), Tertulliyan (155-222), Kipriyan (200-258), İskenderiyeli Klement (150-215) ve Origen (184-254) Hıristiyanlığın yayılması için mücadele ettiler. İmparator Alexander Severus (222-235) ve Filip (244-249) dönemlerinde Roma hükümeti hıristiyanlara hoşgörüyle davrandı. 38 yıl boyunca rahat bir hayat geçirdiler. Fakat bundan sonra, imparator Dekyus ve Valeryan’ın dönemlerinde yani 250-260 arası korkunç bir zulüm yaşandı. Üçüncü yüzyılın sonlarında meydana gelen en önemli olaylardan birisi, Gregor (Kirkor) adında bir hıristiyanın çabaları sonucu Ermeniler’in hıristiyanlaşmasıdır. Hıristiyanlık tarihinde toplu olarak hıristiyan olan ilk kavmin Ermeniler olduğu ileri sürülmektedir.
313 yılının Mart ayında imparator Konstantin hıristiyanlara tam özgürlük sağlamak, el konulan tüm ibadet yerlerini geri vermek ve uğradıkları tüm zararların karşılığını ödemek için olağandışı bir ferman çıkardı. Bu gerçekten tarihi bir olaydı. Fermanla, imparatorluğun batı kısmında herkese din özgürlüğü tanındı. O hoşgörüden yoksun çağda bu durum şaşılacak bir şeydi. 324 yılında Konstantin Edirne yakınlarında bir meydan savaşında imparatorluğun doğu kısmının başında bulunan Likinyus’u yenerek, imparatorluğun batı ve doğu kısımlarının tek hakimi oldu. Hıristiyanlık bundan sonra artık Roma İmparatorluğu’nun her yerinde tam bir özgürlüğe kavuştu. Hemen ertesi yıl yani 325’te Hıristiyanlık tarihinin ilk ekümenik konsili olan İznik Konsili toplandı ve daha sonraki yıllarda sık aralıklarla konsiller devam etti. 380 yılında ise imparator I. Teodosyus, Hıristiyanlığın devletçe müsaade edilen tek din olduğu şeklinde bir ferman çıkarıp, putperestliği yasakladı. Putperestler canlarını kurtarmak için devlet kilisesine akın ettiler. Artık devlet ve din tamamen birleşti. Roma devletinin uyruğu olmak isteyen herkes, devletin dinine inanmak zorundaydı.
Batı’da İrlanda Kililsesi hür bir kilise idi. 4. Yüzyılda Roma’ya bağlı olarak Vizigotlar; 5. Yüzyılda ise, Bulgarlar, Franklar Hıristiyan oldular. Daha sonra Anglo-Saksonlar bir Roma misyoner hey’eti vasıtasıyla Hıristiyanlığa girdi. 8. Yüzyılda geride kalan Avrupa ülkelerinin hıristiyanlaşması başladı. Alman ve İskandinav ülkeleri hıristiyanlaştı. Saksonlar 8. Yüzyılda zorla hıristiyanlaştırıldılar. Danimarkalılar 9. Yüzyılda hıristiyanlar arasında yer aldılar. Norveç, İzlanda ve İsveç’in Hıristiyanlaşması 1000 yıllarında tamamlandı. Slavlar’ın hıristiyanlığa girmesi, Roma ile Bizans arasında rekabet konusu oldu. Polonya, Bohemya, Moravya ve baltık ülkelerinde Roma; Rusya ve Balkan ülkelerinde Bizans galebe çaldı.
Batı’da Hıristiyanlık, siyasi münasebetler, misyoner faaliyetleri ve bazen de zorla yayıldı. Bu yayılma devresi 11. Yüzyılda İskandinav ülkelerinin hıristiyanlaştırılmasıyla tamamlandı.
Hıristiyanlık Doğu’da ortaya çıkan bir din olmasına rağmen, burada yayılmaya başlaması Batı’dan sonra olmuş ve ilk olarak Habeşistan’a girmiştir. Hıristiyanlığı Habeşistan’a getiren ilk kişi İncil’de (Resullerin İşleri, 8: 26-40) sözü edilen Habeş hadımağasıdır ve 4. yüzyılın ilk yarısında yayılmaya başlamıştır. 6. Yüzyılda Kutsal Kitap Habeşçe’ye çevirilmiş, 7. yüzyılda da Habeş Kilisesi gelişmeye devam etmiştir. Hıristiyanlığın Hindistan’da yayılması da bu asırlarda olmuştur. Özellikle 8. ve 9. Yüzyıllarda Hintli hıristiyanlar bir hayli çoğalmışlardır. Ancak Hıristiyanlık, Hinduizm’e sıkıca bağlı olan Hintliler üzerinde fazla etkili olmamıştır. Çinde ise, 713-763 yılları arasında Hıristiyanlığın tanıtılmasına izin verilmiştir. Ancak 9. ve 10. yüzyıllarda çeşitli baskılar nedeniyle Çin’de hıristiyanların sayısı çok azaldı, fakat buna rağmen Hıristiyanlık orada tamamen yok olmadı.
KUTSAL KİTAPLARI
Kutsal Kitap sözüyle Yahudilerin Eski Ahit ve Hıristiyanların Yeni Ahit kitapları kastedilmektedir. Hıristiyanlar Kutsallık noktasında Eski Ahit’e de büyük değer verirler. Zaten Eski Ahit isimlendirmesi de hıristiyanlara aittir. Yahudiler bu isimlendirmeyi kabul etmezler.
YENİ AHİT
Hıristiyanların kutsal kitap külliyatı olarak kabul edilen Yeni Ahit, 27 kitaptan meydana gelmektedir. Bunlar da kendi aralarında iki gruba ayrılmaktadır:
1. Târihî Kitaplar
Matta, Markos, Luka, Yuhanna ve Luka tarafından yazıldığı ileri sürülen Resullerin İşleri kitaplarıdır.
2. Ta’lîmî Kitaplar
Pavlus’a ve havarilerden bazılarına ait 21 mektuptan ve Vahiy kitabından ibarettir. Bu 21 mektup şöyle tasnif edilebilir:
Pavlus’un 14 mektubu: Bu mektupları da kendi içinde sınıflandırmak gerekir.
Büyük Mektuplar: Bunları yazıldıkları tarihlerle birlikte şu şekilde sıralamak mümkündür: Romalılara (56-57); I. II. Korintoslulara (55, 57); Galatyalılara (52-53); I. II. Selaniklilere (52-53).
Hapishane Mektupları: Efeslilere, Filipililere (56-57); Koloselilere ve Filimona (61 veya 63).
Pastoral Mektuplar: I. ve II. Timoteus’a Mektup, Titus’a mektup. İbranilere Mektubun Pavlus’a ait olduğu tartışmalı olsa da genellikle ona nispet edilmektedir. Tarihi için de 70’den önce denilmektedir.
Diğer 7 mektup: Yakub’un Mektubu, Petrus’un I. Mektubu, Petrus’un II. Mektubu, Yuhanna’nın I. Mektubu, Yuhanna’nın II. Mektubu, Yuhanna’nın III. Mektubu, Yahuda’nın Mektubu. Bu mektupların tarihleri hakkında net bilgiler yoktur.
Vahiy: Bu kitabın Hz. İsa’nın vahyi olduğuna inanılır. Tanrı yakın zamanda olması gereken olayları kendi kullarına göstermesi için ona bu vahyi vermiştir. O da gönderdiği kendi meleği aracılığı ile bunu Yuhanna’ya vermiştir. Yuhanna, gördüğü her şeye Tanrı sözüne ve Hz. İsa’nın bildirisine tanıklık etmektedir. 96 yıllarında Yuhanna tarafından kaleme alındığı kabul edilmektedir. Sembolik ve eskatolojik (âhir zaman haberleri) bilgiler ihtiva eder.
İnciller
İncil kelimesinin aslı, Yunanca Evangelion’dur. Halk Yunancasında “getirdiği bir haberden ötürü bir şahsa verilen müjdelik, mükafat” manasına gelir. Daha sonraki zamanlarda “haber, müjde” manasına kullanılmıştır.
Tarihî kitaplar denilen bu incillerden üçü yani Matta, Markos ve Luka gerek şekil ve gerekse konular itibariyle birbirine çok benzediği için “Sinoptik inciller” olarak adlandırılmaktadır. Şimdi tarihî kitapları kısaca tanıtmaya çalışalım:
Matta İncili
Matta İncili’nin yazarı Levi diye de bilinen Matta’dır. Hz. İsa’nın hayatını, ölümünü ve dirilişini anlatmak için bu kitabı kaleme alan Matta, onun soyağacı ve doğumuna ilişkin bilgileri vermekle sözlerine başlar. Vaftiz oluşunu ve Şeytan tarafından nasıl sınandığını anlattıktan sonra faaliyetlerine geçer. Özellikle Hz. İsa’nın peygamberlerce geleceği bildirilen ve yahudilerce uzun zamandır beklenen Mesih olduğunu göstermek ister. Bunun için İsa’nın gelişiyle gerçekleşen peygamberlik sözlerinden alıntılara yer verir. İsa’nın kurtuluş müjdesinin tüm milletler için olduğunu ayrıca vurgular. Sık sık Eski Ahid’e atıfta bulunarak Yahudi karakterini muhafaza etmesi dikkat çekmektedir. Matta İncili’nin Kudüs’ün tahribinden önce 65-70 yıllarında önce A’ramice yazılıp sonra Yunanca’ya adaptasyonu yapıldığı ileri sürülmektedir.
Markos İncili
Markos İncili’nde yazar adından bahsedilmemektedir. Havarilerden sonraki ilk Hıristiyan yazarların tümü bu kitabın yazarının isminin Markos olduğunu belirtmektedirler. Tarihçi Eusebyus, Papias’ın M.S. 140 yıllarında yazdığı bazı metinlerden şu alıntıyı yapmaktadır: “Petrus’un çevirmeni olan Markos, Petrus’la birlikte dolaşmış ve onun hatırladıklarının tümünü titiz bir şekilde yazıya geçirmiştir”.
Markos’un bu kitabı İtalya’da yazdığına dair bazı kanıtların bulunduğu ifade edilmektedir. O sırada Pavlus ve Petrus Hz. İsa’nın sözlerini Roma’da yaymakla meşguldürler. Bu da M.S. 50’li yılların sonlarına ya da 60’lı yıllara rastlamaktadır. Buradan hareketle Markos’un da İncilini 60 yıllarında yazdığı sonucu çıkarılmaktadır. Bu da onun dört İncil içerisinden ilk yazılanı olduğunu göstermektedir. Hz. İsa’nın hayatını anlatan ilk dört İncil içerisinde en kısa olanıdır. Bazı Kutsal Kitap kritikçileri tarafından kelime hazinesinin fakir, cümle kuruluşlarıınn düzgün olmadığı ileri sürülmektedir.
Kitab’ın muhtevasına gelince, o Hz. İsa’nın doğumundan, soyağacından çocukluğundan daha ziyade yaptıklarını ele alır, bunları kısa ve öz bir şekilde yazar. Anlatım canlı ve hareketlidir. Özellikle insanların ona gösterdikleri ilginin üzerinde yoğunlaşır. Onu “Tanrı Oğlu”, “İnsanoğlu” ve Yahudilerin uzun zamandır bekledikleri kurtarıcı kral olan Mesih diye tanıtır. yahudi din adamlarının kışkırtmasıyla gerçekleşecek ölümünden ve dirilişinden sık sık söz eder.
Luka İncili
Luka İncili sinoptik İncillerin üçüncüsüdür. Genç yaşında Pavlus’u tanıyan ve artık ondan ayrılmayan Antakya’lı gayr-ı yahudi Luka tarafından yazılmıştır. Yazılış tarihi genel olarak 80’li yıllardır. Hem şifahî ve hem de yazılı kaynaklarının olduğu belirtilmektedir. Şifahî kaynaklarının Antakya’daki dostları, Hz. İsa’ya tabî olan dindar kadınlar, Hz. Yahya’nın bazı şakirtleri ve özellikle de Hz. Meryem olduğu ifade edilmektedir. Yazılı kaynakları ise muhtelif İncil denemeleri, Markos İncili, A’ramca Matta İncili ve Yunanca Matta İncili’nin bazı kaynaklarıdır. Pavlus da onun için önemli fikir kaynaklarından biridir.
Luka İncili’nin amacı Hz. İsa’nın hayatını doğru ve ayrıntılı biçimde anlatmaktır. İlk önce Hz. Yahya’nın ve Hz. İsa’nın doğumuna ait bilgileri vermekle başlamaktadır. Ardından, Hz. İsa’nın mesajını duyurduğu, öğretisini yayıp mucizeler gösterdiği döneme geçmektedir. Daha sonra, Onun giderek artan baskılara rağmen Kudüs’e bile bile ölüme gidişi anlatılmaktadır. Bunu ise, dirilişi ve göğe alınışını tasvir eden bölümler izler.
Yuhanna İncili
90-110 yılları arasında Efes veya Antakya’da yazıldığı tahmin edilen bu İncil, havarilerden biri olan Yuhanna’ya nispet edilmektedir. Havarilerden sonra gelen ilk Hıristiyan yazarlardan birisi olan İreneyus gibi bazı yazarlar da bunu belirtmektedirler. Yuhanna’nın Hz. İsa’ya en yakın olan üç havariden birisi olduğu söylenmektedir. Diğer ikisi ise Petrus ve Ya’kup’tur. Bunun için Yuhanna’ya sevilen öğrenci denir.
Yuhanna İncili diğer üç İncil’e göre farklı bir üslup ve içeriğe sahiptir. Örneğin, Hz. İsa’nın doğumunu anlatarak başlayacağına, onun başlangıçtan beri Tanrı’yla birlikte bulunmuş, beden alıp insanların arasında yaşamış Tanrı sözü olduğunu açıklamakla başlar (1: 1-18). Kitapta daha az sayıda mucizeden söz edilir ve bunlar Hz. İsa’nın bildirisini doğrulayan belirtiler diye anılır. Birkaç yerde örnekten söz edilmekle beraber (10: 6; 16: 25), benzetme kelimesi hiç geçmez. Bunların yerine Hz. İsa’nın konuşmalarına yer verilir. Yuhanna Galile’de geçen olayların ancak bir bölümünü anarken, Kudüs’te geçen olaylara daha çok yer verir. Tutuklanmasından önceki son gece anlattıkları (bölüm 13-16) ve duası (bölüm 17) bunların en önemlileridir. Hz. İsa’nın ölüp dirildikten sonra izleyicilerine birkaç kez görünmesine bu kitapta daha fazla yer verilir (bölüm 20-21).
İnciller Arasındaki Bazı Çelişki ve Tutarsızlıklar
İncillerin ilk yazılanı dahi Hz. İsa’nın yeryüzünden ayrılmasından 35 sene sonraya dayanmaktadır. İlk nüshaların dahi Yunanca olduğu düşünülürse, Yunanca bilme ihtimali hiç olmayan Hz. İsa’nın bu kitaplarla arasında bir irtibatın olmadığı ortaya çıkmış olur. Renan’ın ifadesiyle Hz. İsa’nın ana dili,
O zamanlar Filistin’de konuşulan İbrânî diliyle karışık Suriye lehçesiydi. Yunan kültüründen hiç nasip almamış olmasının bir sebebi de, bu kültürün Filistin bilginlerince yasak edilmiş olmasıydı. Dolayısıyla İbrânîce’yle karışık Suriye Lehçesi konuşan bir kişinin, daha sonraları Yunanca olarak ortaya çıkmış İncil metinleriyle nasıl irtibatı olabilirdi.
Yeni Ahit’in günümüzde elde mevcut en eski nüshaları da Yunanca’dır ve bunların en eski iki nüshası şunlardır:
Sina Kodeksi (nüsha): Bu nüsha 1844 yılında Sina mağarasındaki bir manastırda bulunmuştur. 1933’te Sovyetler Birliği bu nüshayı 100.000 sterlin karşılığında İngiltere’deki Britich Museum’e satmıştır. Bunun yazılış tarihi 331’dir. 346 sayfadır.
Vatikan Kodeksi: 325 yılına aittir. Bu da Vatikan Kütüphanesindedir.
325’te yapılan İznik konsilinde kabul edilen incillere aynı zamanda Kanonik İnciller de denir ve sahih kitaplar anlamında kullanılır. Bunlar Matta, Markos, Luka ve Yuhanna kitaplarıdır.
Kanonik İncillerin Hz. İsa’nın risaletini ne derece aktardığını ölçmek için şu noktaları göz önünde bulundurmak lazımdır:
Bu incillerde Hz. İsa’nın hayatı, risaleti, yaptıkları ve söyledikleri hakkında hiçbir şey yazılmamıştır. Hz. İsa’nın sözleri hakkında yer yüzünden çekildikten hemen sonra yazılan ilk eserler, İsa’da aşırılığa gidişin başladığı yıllarda yazılmıştır. Mesela; onun tanrı olduğunu kabul edip, tanrı oğlu olduğunu söyleme gibi. 65-110 yılları arasında yazılan bu kitaplara yazarları tamamen kendi düşüncelerini aksettirmişlerdir. Bu kitaplara kendiliklerinden ekleme ve çıkartma yapıp gayet serbest davranmışlardır. Bu incil yazarlarından hiçbiri Hz. İsa’yı ne görmüş ne de işitmiştir. Matta ve Yuhanna’nın havari oldukları konusu de ihtilaflıdır. Hz. İsa’nın konuştuğu dil Aramice olmasına rağmen, bu dili kullanan hiçbir İncil’e rastlanmamıştır. Yazıldıklarından sonra en çok bir asır boyu hiçbir resmi yetki taşımadıklarından ve onları da koruyacak bir makam da bulunmadığından dolayı çeşitli mezhep üyelerince amaçları doğrultusunda değiştirilmiş olması kaçınılmazdır. İncillerin eldeki ilk nüshaları 4. yüzyıla aittir. Bu arada geçen zaman içinde ne gibi değişikliklerden geçtiği belli değildir. Ne bu nüshalar, ne de ilk yazılanlar belirli bir senetle Hz. İsa’ya dayanmamaktadır. Mesela, Luka, İncili’nin başında Teofilos adlı bir dostuna hitap eder ve bu kitabı onun için yazdığını açıklar. Buradan bu sözlerin Hz. İsa’ya değil, doğrudan doğruya Luka’ya ait olduğu açıkca anlaşılmaktadır. İlk üç asırda yazılmış olan çok sayıdaki İnciller bir tarafa, İznik konsili’nin de bire indiremediği dört İncil’i ele alalım. Kilise tarafından kanonik ve vahiy eseri sayılan bu dört İncil arasındaki fark sadece lafız ve ifade farkı olsa, bunların orjinal İncil’in farklı birer tercümesi olarak kabul edilmesi mümkün olurdu. Ancak aralarında büyük farklar, fazlalık veya noksanlıklar, hatta ihtilaf ve tenakuzlar vardır. Bu da bir yana aynı İncil’in aynı bölümünde bile zıtlıklara rastlanabilmektedir. Aşağıda Yeni Ahit’i oluşturan kitaplardaki bazı tutarsızlıklardan vereceğimiz örnekler bunu daha iyi ortaya koyacaktır:
İnciller arasında Hz. İsa’nın nesebi konusunda ittifak yoktur. Matta ve Luka’da onun soyağacı tamamen farklı isimlerden oluşur ve Hz. Meryem’in kocası Yusuf’un babası Matta’ya göre Yakub, Luka’ya göre ise Heli’dir. İslâm alimlerinden Cüveynî bu çelişkiye dikkat çekmekte ve “Meryem’in kocası Yusuf’un annesini acaba iki erkek mi hamile bıraktı?” diye sormaktadır.
Matta İncili’nin 16. Babının 18-19. cümlelerinde Petrus Hz. İsa’yı “dinin temeli, göklerin hükümranlığının elinde olduğu bir zât” diye tavsif ederken, yine aynı bölümün 22-23. cümlelerinde o “lanetli, şeytan, dinden uzak” ifadelerine yer verilmektedir.
Markos İncili’nde “İncil” Allah’a (“Allah’ın İncili” şeklinde) (bkz., Markos 1: 14), Pavlus’un Romalılara Mektubu’nda ise Hz. İsa’ya (“Oğlumun İncili” şeklinde” (Romalılara 1: 8-10) nispet edilir.
Hz. İsa için hem “Allah’ın Oğlu”, hem de “Yusuf Oğlu”, “Davut Oğlu”, “Adem Oğlu” deyimleri kullanılmaktadır.
İlk üç İncil’e göre Hz. İsa’nın esas memleketi Galile (Matta 13: 54-58;
Markos 6: 4; Luka 4: 29), Yuhanna’ya göre Yahudiye’dir (Yuhanna 4: 3, 43-45).
Matta ve Luka’ya göre Hz. İsa Betlehem’de doğmuştur (Matta 2:1, Luka 4: 4-15). Markos ve Yuhanna’da bu konuda bir açıklık bulunmamaktadır ve İsa’nın Galile’den geldiği belirtilmektedir (Markos 1: 19; Yuhanna 7: 42).
Matta’ya göre oruçlu olup Hz. İsa’ya soru soranlar Yuhanna’nın talebeleri (Matta 9: 14; Markos’a göre yazıcılar ve Ferisîlerdir (Markos 2: 18).
Hz. İsa Eriha’dan çıktığında Matta’ya göre iki (Matta 20, 30); Markos’a göre bir kör (Markos 10: 46), gözlerinin açılması için kendisine başvurmuştur.
Matta ve Markos’ta Hz. İsa’nın görevi Vaftizci Yahya hapse atıldıktan sonra (Matta 4: 12-17; Markos 1: 14-15), Yuhanna’da ise hapisten önce başladığı kaydedilmektedir (Yuhanna 3: 22-26, 4: 1-3).
Hz. İsa’nın Kudüs’e giderken sıpaya binmesi, bindirilmesi şeklinde birbirine tezat teşkil eden ifadeler yanında, konuyla ilgili farklı anlatımlar göze çarpmaktadır (bkz. Markos 11: 7; Matta 21: 5; Luka 19: 30-35; Yuhanna 12: 14).
Matta’da Hz. Yahya’nın bir yerde çekirge ve yaban balığı yediği, bir başka yerde ise yeyip içmediği söylenmektedir (bkz. Matta 3: 4; Markos 9: 1-8).
Hıristiyanların kanonik olarak kabul ettiği kutsal kitapların dışında apokrif (uydurma) dedikleri başka kitaplar da vardır. Bunlardan Barnabas’a ait olduğu söylenilen ve aynı isimle anılan İncil, özellikle müslümanlar tarafından öne çıkarılmaktadır. Bununla ilgili kısa bilgi vermekte fayda vardır.
BARNABAS İNCİLİ
Barnabas incili en son 17. yüzyıla kadar gelmiş, sonra kaybolmuştur. Papa tarafından, Hıristiyanlarca bulundurulması yasaklanmıştır. Barnabas çok erken dönemlerde şehir şehir dolaşarak Hz. İsa’nın dinini yaymaya çalışmıştır. İlk dönemlerde Barnabas Pavlus’la görüşüp onunla beraber olmuş daha sonra onun durumunu anlayınca ondan ayrılmıştır. Barnabas, incilini kanonik incillerin ilkinden de önce yazmıştır. Muhammed Ataurrahim adlı bir araştırmacı Pavlus üzerinde derinlemesine çalışıp şunları çıkarmıştır: Barnabas, zamanının çoğunu Hz. İsa’nın 3 yıllık peygamberlik süresinde yanında geçirmiştir. Barnabas İsa’nın havarisidir ve Hz. İsa’dan bizzat duyularak yazılan tek incildir. Matta, Markos, Luka ve Yuhanna gibi 4 incil sahibinin aksine, o Hz. İsa’yı görmüş ve öğretisini direkt ondan almıştır. Daha sonra 325 yılında toplanan İznik konsilinde mevcut olan 300 İncil 4’e indirildi. Bu 300 İncil arasında Barnabas İncili de bulunmaktaydı. Barnabas İncili burada yasaklanıp 4 incil dışında İncil bulunduranların öldürüleceğine dair kanun çıkarıldı.
Günümüzde Barnabas İncili ismiyle bir kitap insanların elinde mevcuttur. Türkçe’ye de çevrilmiş olan bu kitabın gerçekten Barnabas’a ait olup olmadığı konusunda kesin bir bilgi bulunmamaktadır.
İNANÇ ESASLARI
Hıristiyanlık’taki iman ikrarına giren esasların nelerden oluştuğu İncil metinlerinde açık bir şekilde yer almamakla beraber, bu prensiplerin ilk Havariler Konsili’nden itibaren tespite başlandığı, son şeklini ise 4. ve 5. yüzyıllardaki konsillerde aldığı yaygın bir kanaat halindedir. Bununla beraber inançlar konusunda gerek kiliseler, gerek mezhepler arasında bazı ortak ana unsurlar bulunduğu gibi farklı anlayışlar da vardır. Günümüz hıristiyanlarının da hemen büyük bir kesiminin kabul ettiği “Havariler İman Esasları”, “İznik-İstanbul İman Esasları” ismiyle daha genel hale getirilmiştir. İznik ve İstanbul ekümenik konsillerinde tespit edilen bu esaslar Doğu’nun ve Batı’nın bütün büyük kiliselerinde ortaktır. Bu esasları şu şekilde sıralamak mümkündür:
Göğün ve yerin, görünen ve görünmeyen kâinatın yaratıcısı, kâdir-i mutlak baba olan tek bir Tanrı’ya;
Bütün asırlardan önce babadan doğan, Tanrı’nın biricik oğlu tek bir Rab İsa Mesih’e, O’nun Tanrı olduğuna, Tanrı’dan doğduğuna, nur olduğuna, nurdan doğduğuna, gerçek Tanrı olduğuna, gerçek Tanrı’dan doğduğuna, tevlid edildiğine, yaratılmadığına, Baba ile aynı tabiatta olduğuna, her şeyin O’nun vasıtasıyla yapıldığına, biz insanlar ve bizim kurtuluşumuz için semadan indiğine;
Kutsal Ruh vasıtasıyla bakire Meryem’de bedenleştiğine ve insan olduğuna;
Bizim için Pontus Platus zamanında çarmıha gerildiğine, ızdrap çektiğine, mezara konduğuna;
Kutsal yazılara uygun olarak üçüncü gün dirildiğine;
Ve göğe yükseldiğine, Baba’nın sağ tarafına oturduğuna;
Ölüleri ve dirileri yargılamak üzere ihtişam içinde geri geleceğine ve saltanatına son olmayacağına;
Rab olan ve hayat veren Kutsal Ruh’a, O’nun ve Oğul’dan neş’et ettiğine, Baba ve Oğul’la birlikte aynı tapınma ve ihtişama layık olduğuna, peygamberler vasıtasıyla konuştuğuna;
Kiliseye, birliğine, kutsallığına, evrensel ve havarilere ait oluşuna inanırım;
Günahların affı için bir tek vaftizi kabul ederim;
Ölülerin dirilmesini;
Ve gelecek dünyayı beklerim.
TESLİS
Oniki maddeden oluşan bu iman esaslarının yanında Hıristiyanlığın en önemli inançlarından birisi de “Teslis”tir. Teslis (trinite), Yunanca “trias”dan gelip ilk olarak 2. asır sonunda Antakya’lı Theophine tarafından kullanılmıştır. Hıristiyanlık’ta teslisin İncillerdeki delili olarak şu iki cümle zikredilmektedir: “Ve İsa vaftiz olunup hemen sudan çıktı, ve işte gökler açıldı ve Tanrı’nın ruhunun güvercin gibi inip üzerine geldiğini gördü ve işte göklerden bir ses dedi: Sevgili Oğlum budur, ondan razıyım” (Matta 3: 16-17). İkincisi ise şudur: “İmdi siz gidip bütün milletleri şakirt edinin, onları Baba, Oğul ve Kutsal Ruh ismiyle vaftiz eyleyin, size emrettiğim her şeyi onlara öğretin” (Matta 28: 19).
Yıllarca hatta asırlarca süren tartışmalar sonunda teslis inancı “üç uknumda tek Tanrı”, “bir üçtür, üç birdir” gibi formüllerle ifade edilmeye başlandı. Şimdi “tek bir Tanrı’nın üç ayrı tezahürü” şeklinde tanımlanan “teslis”in unsurlarını açıklamaya çalışalım:
1. Baba
Hıristiyanlık’ta Teslisin birinci unsuru Baba’dır. O, en mükemmel ve sonsuz saf bir ruhtur. Her şeyin yaratıcısı ve sahibidir. Sonsuzdur, her yerde vardır ve her şeyi bilir. Her şeyi görür, kimse onu göremez. O’nun özü sevgidir. Baba Tanrı bu sevgiyi biricik oğlu İsa’yı, insanları günahtan kurtarmak için dünyaya göndermekle göstermiştir. Tanrı’nın özü, Baba Tanrı, Oğul Tanrı ve Kutsal Ruh Tanrı olarak görünürse de yine o birdir. Bölünmez bir özdür, cevherdir. Çünkü bu cevher ruhtur. Ruhta bölünme kabiliyeti yoktur. Bunun için de Tanrı birdir. Tanrı mukaddes üçlüktür.
2. Oğul
Hz. İsa’ya tanrılık isnadının teslis fikrinin kabulünden önce mi yoksa sonra mı olduğu konusu yeterince açık değildir. Fakat Yuhanna İncili’nde kelâm ve Tanrı fikrinin iç içe olduğuna bakılırsa, İsa’nın tanrısal konuma yükseltilişi daha önce olmuştur. Tanrı’nın bedenleşmiş olabileceği fikrine ait en erken metinlerden biri Filipililere Mektup’ta (2: 6-11) görülür. Burada onun varlık öncesi yönü vurgulanmaktadır.
Hz. İsa’nın bir yandan varlık öncesi yönünün vurgulanması diğer yandan ise Tanrı’nın ezelî ve ebedî kelâmı (logos) olarak kabul edilmesi, onun tanrılaştırılmasına giden kapıyı aralamıştır. Buna göre o, tanrı olarak yeryüzüne inmiş ve insanlar arasında dolaşmıştır. Baba ile İsa (Oğul) arasındaki fark 381’de İstanbul’da toplanan konsilde şöyle açıklanmıştır: “Tanrı Baba doğmamış, doğurulmamıştır. Oğlu İsa ise doğmuş, doğurulmuştur. Kutsal Ruh, Tanrı’dan çıkmıştır”. Daha sonra 431’deki Efes Konsili’nde Meryem, Tanrı’nın anası, Tanrıdoğuran (Teotokos); İsa ise gerçek bir Tanrı, ilâhî-beşerî iki tabiata sahip bir insan ve Baba ile aynı cevherden olduğu kabul edilmiştir. Baba Tanrı insanlara sevgi ve merhametini göstermek için İsa Mesih suretinde yaklaşmış ve aralarında yaşamıştır. Böylece Tanrı’nın inayeti insanlara İsa Mesih vasıtasıyla ulaşmıştır. İsa gerçek Tanrı’dır, zira o çeşitli mucizeleriyle, ölmesi ve sonra dirilmesiyle “Tanrı” olduğunu göstermiştir. Yani o hem Tanrı, hem Tanrı’nın Oğlu ve hem de gerçek insandır. Ancak bu karara İsa’da tek tabiat bulunduğunu, yani onda ilâhî tabiatla beşerî tabiatın birleştiğini savunanlar itirazda bulunmuş ve daha sonra bunlar Monofizit olarak adlandırılmışlardır.
3. Kutsal Ruh
Hıristiyanlığın ilk yüzyıllarında dinî metinleri kaleme alan yazarlar, Kilise ile Kutsal Ruh’un birbirinden ayrılamayacağını ısrarla belirtirler. “Kilise’nin olduğu yerde Tanrı’nın Ruhu da vardır ve Tanrı’nın Ruhu nerede varsa, orada Kilise vardır” derler. Bu anlayışa göre Kutsal Ruh, Kilise’ye hayat veren güçtür. İsa Mesih’in armağanları Kutsal Ruh aracılığıyla Kilise’ye sunulur. Vaftiz anında insanın ruhuna girer ve onunla yaşamaya başlar. İnsanı kutsar.
Birkaç asır süresince bu şekilde yüce vasıflarla anılan Kutsal Ruh zaman içerisinde Teslis’in üçüncü uknumu olarak kabul edilmiştir. Kutsal Ruh’un Baba ve Oğul gibi Tanrı olduğuna 381’de toplanan İstanbul Konsili’nde karar verilmiştir. Bu karar şu cümleleri ihtiva etmektedir: “Kilise, Baba Tanrı’ya ve Oğul Tanrı’ya imanını belirttiği gibi, Kutsal Ruh’a da imanını belirtir. Peder’le Oğul, birbirlerini sonsuz bir aşkla sever. Bu aşk her ikisinde tam anlamıyla belirir. Sonsuza dek her ikisinde de tamamen eşittir. Peder’le Oğul’dan türeyen bu sevgi bir kişidir. Ezelî ve ebedî Kutsal Ruh’tur”.
Kutsal Ruh Katoliklere göre hem Baba’dan hem de Oğul’dan, Ortodokslara göre ise, Oğul yoluyla Baba’dan çıkmıştır. Baba ile aynı cevherden fakat ayrı bir mahiyet olarak kabul edilmektedir. Baba’nın bütün kudret ve iradesini kendinde taşımaktadır. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh tek bir cevherde toplanmış üç ayrı şahıstır; hepsi de ebedidir. Baba Tanrı yaratıcı, Oğul Tanrı (İsa Mesih) kurtarıcı ve Kutsal Ruh da takdis edicidir.
Teslisin Hıristiyanlığa nasıl girmiş olabileceği konusunda bazı yorumlar yapılmaktadır. Bu yorumlardan birisine göre, Hz. İsa’nın işkence çekerek dünyadan ayrılmasıyla başsız kalan Hıristiyanlığa çevrenin tesir etmesi kolay oldu. Zira hıristiyan olanlar sadece müşrik çevreden geliyordu. Sonra İskenderiye Okulu’nun temsil ettiği Yunan felsefesini iyi bilen Pavlus dine girip meydan kendisine kalınca Hıristiyanlığı tevhidden teslise götürecek tohumları atmaya başladı. Bu anlayış halka da uygun geldi. Çünkü halk genel olarak taassub sebebiyle Yahudilik’ten ve ilkelliği sebebiyle putperestlikten hoşlanmıyordu. Atalarından devraldıkları kültür miraslarına da aykırı düşmeyen bu yeni sentezde onlar çeşitli arzularını tatmin etme imkanı bulmuşlardı. Pavlus’tan sonraki Kilise yetkilileri bu yönde daha da ileri gittiler. Neticede İskenderiye Okulu ile Yeni Hıristiyanlık arasındaki kültür alışverişi tamamlanmış oldu.
Burada Teslis inancı bağlamında Hıristiyanlık’ta Meryem anlayışından da bahsetmek gerekir. Zira bazı hıristiyanî anlayışlarda Meryem, Teslis’in üçüncü uknumu sayılmış, yani “Tanrı Anası” (Teotokos) konumundan “Tanrı” konumuna yükseltilmiştir. Ancak bu genel kabul görmüş bir anlayış olmamış, marjinal kalmıştır. Meryem “Tanrı Anası” olarak vasfedilmesine rağmen hiçbir Hıristiyan tarafından “Tanrı Karısı” olarak adlandırılmamıştır. Tanrı’nın özel lutfuyla Meryem’in hiçbir günah işlemediğine inanılmaktadır. Hıristiyanların büyük bölümü yani Katolikler ve Ortodokslar Meryem’e atfedilen kutsal yerleri ziyaret ederler. Kiliselerde onun resimlerine yer verirler. Meryem figürlerine saygı gösterirler. Kendi hidayetleri için şefaatçi olmaya çağırırlar. Yeryüzü hayatı sona erince onun göğe yükselerek Oğlu ile beraber olduğuna inanılır. O, ruh ve bedeniyle göğe yükselmiştir.
KONSİLLER
Hıristiyan inançlarının oluşmasında en önemli rolü oynayan “Konsil” teriminin anlamını vererek konuya giriş yapmaya çalışalım: “Kilise hayatının ortaya koyduğu tüm problemleri çözmek ve tartışmak üzere bir araya gelen piskoposlara veya yüksek düzeydeki din adamları kuruluna konsil adı verilmektedir. Bir başka ifadeyle konsil, kilise yönetimidir. Bazı hıristiyan ilahiyatçıları konsilin tarihini miladî 50 yılına doğru Kudüs’te havarilerin yaptıkları toplantıya kadar götürürler. Bu ilk konsil mahiyetindeki toplantıda hıristiyanların, yahudi şeriatı kurallarına riayet konusu tartışılmıştır. Şüphesiz bu açıdan Kudüs toplantısının çok özel bir karakteri vardır. Çünkü yahudi-hıristiyan çizgi ile pavluscu hıristiyan çizginin ayrıldıkları nokta burada başlamıştır.
Hıristiyanlık tarihinde ilk piskoposlar toplantısı 2. asrın ikinci yarısına kadar çıkmaktadır. Sinod veya konsil olarak adlandırılan bu piskoposlar kurulu, genelde birtakım dinî ve sosyal amaçlarla toplanmışlardır. Cemaat içerisinde ortaya çıkan problemler bazen mahalli kadroların çözemeyeceği boyutlara ulaşmıştır. O zaman bölge ve Eyaletin kilise şefleri devreye girerek ortaya çıkan problemler konusundaki tecrübelerini toplu halde belirtmişlerdir. Bu durumda toplanan meclislere Bölge veya Eyalet Konsilleri adı verilmektedir. Esasında konsiller iki önemli gruba ayrılmaktadır. Bunlar Özel Konsiller ve Genel Konsiller diye isimlendirilmektedir. Özel konsillerden sadece muayyen bir ülkenin dinî problemini çözmek üzere o ülke piskoposlarının yaptığı toplantıya Milli Konsiller denir. Bir eyaletteki dinî problemin çözüme ulaştırılması için o eyaletten piskoposların yaptığı toplantıya ise Bölge Konsilleri adı verilir. Ancak Hıristiyan inançlarının oluştuğu konsiller Genel Konsillerdir.
Genel Konsiller
Genel konsillere Ökümenik Konsiller de denir. Bu konsillerde kilisenin bütün temsilcileri bulunur. Genel konsiller papa tarafından davet edilerek toplanır. Bizzat papa veya temsilcileri tarafından yönetilir. Bu konsillerde alınan kararların geçerli olabilmesi için bu kararların papa tarafından onaylanması gerekir. Hıristiyanlık tarihinde 21 konsil bulunmaktadır. Bunların tümü Katolikler tarafından benimsenir. Ortodokslar ilk yedi konsili, Protestanlar ise Reform’a kadar olanları kabul eder.
YAŞAYAN DÜNYA DİNLERİ
Prof.Dr. Ali ERBAŞ
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder