27 Mayıs 2022 Cuma

Gündelik Hayatımızda Ev ve Çevresi – 12

 Vazo


Arkeologların son teknik olanaklar çıkana kadar tarihöncesi buluntuları tarihlendirme ve adlandırmalarında, kültürleri tanımlamalarında en önem verdikleri veri grubunu oluşturan, hatta kültürleri keramik ve akeramik olarak ayırmalarına yol açan vazolar bugün biblo kategorisinde değerlendirilebilir. Latince vas, Fransızca vase’dan adını alan vazomuzun, Hacı Bektaş taşı, lületaşı gibi belirli yörelerin özel taşından toprağından üretilenleri bir yana, tarihe geçmiş ve bugünkü Paşabahçe’yi yaratan, dünya çapında ün kazanan türü çeşm-i bülbiil’dür. Sözcük Burhân-ı Katı’da renkli kumaş anlamıyla bulunmaktadır. Vazo Venedik’ten getirilirken III. Selim devrinde İtalya’da ustalık öğrenen Mevlevi Mehmet Dede Beykoz’da açtığı tezgâhlarda Kuran tezhibinden esinlenen, bülbül gözü gibi harelenmesinden adını alan ürünlerini vermeye başladı. Çizgili ve hareli, yakut, zümrüt, lal renginde, süt mavi, ince bardak, fincan, testi, kâse ve vazolarla ölümsüzleşti.

Çin porselen ve vazolarının dünyaya egemen olduğu, Çin’den ithal eşyanın Osmanlı yerli üretimini baltaladığı ‘fağfur’ dönemini andıktan sonra, hem yeni renklendirme teknikleri, hem yeni malzeme özellikle plastik türevlerini akılda tutarak daha önemlisi yeni sanat anlayışları ile vazoların, natürmort ressamlarının konusu olmaktan çıkacak kadar biçim değiştirdiklerini hatırlatarak vazo konusunu bağlayalım.



Saksı


Çiçek dikilen saksı Avrupa’dan gelmiş ve en beğenilen cinsleri Saksonya ürünü olduğu için Saksonya’ya ait anlamında saksı adıyla anılarak bütün türün adı haline gelmiştir. Saksının tarihi çiçeklerin bahçeden taşınmasının da tarihidir. Dünyanın yedi harikasından biri olarak belleklere kazılan Babil’in asma bahçeleri İÖ 6. yüzyıla ait kabul edilmektedir ve park-bahçe kültürüyle zevk ve ihtişam anlayışının çakışmasını simgeleyen bir gösterge olarak dikkat çekmemiştir. Bugün park-bahçe kültüründe Japon, Ingiliz sistemlerinden söz edilirken, Hint kıtasının Ingiltere’ye etkisi veya Ahmet Haşim’in “Acem bahçesinden muradının ne olduğu üstünde durulmuyor. Babil bahçelerinin de II. Nabukadnezar tarafından Iranlı karısının memleket özlemini dindirmek için yaptırıldığı söylenmektedir. Fransa mutfağının uluslararası düzeyde kendisini kabul ettirebilmesi için merkezi Fransa devleti ve burjuvalaşan Fransa’da Fransız aristokrasisi ile sarayının önemini teslim etmek gerektiği gibi, Ingiliz bahçesinde de Britanya Imparatorluğu’nu görmek gerekir. Osmanlı/Türk mutfağının sanayiden beslenemeyen imparatorluk-saray kültürü nedeniyle sistemleşememesi gibi, Osmanlı lale çılgınlığı da tarihe mal olup, lale Hollanda’yla özdeşleşmiştir.


Osmanlı-Istanbul çiçekçiliğinde, çiçek bahçe (bağçe) ve bostandan aynlmaz. Çiçek aynı zamanda ilaç ve şerbet anlamına gelmektedir. Fatih’le başladığı kabul edilen ‘has bahçe’ uygulaması Lale Devri (1718-1730) ile doruğuna çıkmış ve çiçekçilik şükûfeciyan adı altında esnaf örgütlenmesine ve narh ve mezadı ile nizamnameye kavuşturulmuş, sünbülname, şükûfe-name, revnak-ı bostan adlarıyla edebiyatını yaratmıştır ama, Osmanlı yönetici sınıfının çiçek hediye etme anlayışı çok daha eskiye gitmektedir.

Cuma selamlıklarında padişaha çiçek sepetleri sunulması gelenek olduğu gibi, düğünlerde, tebrik ve bayramlarda şekerleme ve meyve sepetleriyle birlikte çiçek sepeti, vazo ve laledanlıkla çiçek vermek âdetti, ilaç, şerbet, reçel yapımı yanında, bu geniş sektör İstanbul’da, bülbül dinleme korularında olduğu gibi, estetik ihtiyaç için geniş bahçelere yayılmıştı.


19. yüzyılda çiçekçilik eski önemini kaybetti. Sabuncakis, Kamelya, Fulya gibi köklü çiçek evleri yaşamlarını sürdürüp Mısır Çarşısı gibi belirli pazarlar korunsa da çiçekçi dükkânlarının sayısı azaldı. Çiçekçilik Arnavutların ve Çingenelerin ilgi alanı haline gelirken, haremlik selamlıktı, aşçılı arabacılı konakların emekçilerinden olan Arnavut bahçıvanlar konaklar ve bahçeleri ile birlikte ortadan kalktı. Şehirler büyüyüp avlulu evler apartmanlara dönüştükçe, bahçedeki ağaçlarla birlikte çiçekler de yok oldu. Tipik Türk evi olarak karikatürlere giren, cumbasında teneke saksılar bulunan evlerin yerini ise çiçekli balkonlar aldı. İstanbul çiçekçi esnafı 1960’lı yıllarda köklü çiçek ve tohumcularla kesilmiş sap çiçekçiler olarak ikiye ayrılırken, şehir varoşlarında, mahalle pazarlarında toprak saksı üretip satanlar da plastik saksıların çıkmasıyla devirlerini tamamladılar. 

Saksı sözcüğünün yalnızca bugünkü saksı anlamına sonradan indirgendiği, sürahi, kadeh, kupa, kâse, vb. cam eşyaya saksonya, bugün billuriye dediğimiz bu tür eşyayı satanlara saksonyacı denilmesinden anlaşılmaktadır. 1875 yılında Abdülmecid’in kızı Refia Sultan Kalpakçılar Caddesi’ndeki Saksonyacı Mardik Krakırian’dan alışveriş etmektedir. Refia Sultan’ın terekesinden çıkan eşyaya saksonya adı verilirken, bu eşyanın Saksonya yapımı olmaması da sözcüğün ne kadar tür adı haline geldiğini gösterir. Örneğin, terekeden çıkanlar arasında “Paris-kâri saksonya desti, Paris-kâri saksonya çay takımı” görülmektedir, yani bunlar Paris işidir (Ali Akyıldız; Mümin ve Müsrif Bir Sultan Kızı Refia Sultan, 1998).



Biblo


Küllüğe eskiden tabla denirdi, tozluk diyenler de vardı. Evin kadınları sigara içmez, çocuklar gizli içer, erkekler de evde oturmadığından, bir misafir küllüğü evin ihtiyacını karşılardı. Şimdi o dönemde sigara içen kadınlar evin büyükhanımı yaşına geldiler, torunlar dışında sigara içmeyen yok ve bir dönem şirketlerin reklam diye dağıtabildikleri plastik ve metal, tenekeden küllükleri eve kimse sokmaz. Küllük biçimlerindeki değişime bakarsak, evdeki biblo nitelikli küçük süs eşyasının evrimini de hatırlayabiliriz.


Fransızca bibelot sözcüğü 1432 yılına tarihleniyor, biblocu 1484, biblocu dükkânı ise 1751 tarihli. Fransız bebekleri, Alman, Çek porseleni biçimiyle yaygınlaşan bibloların konuları 18. yüzyıl kıyafetli Avrupalı aşıklar, eski Yunan esintili heykelciklerden oluşuyordu. Topkapı Sarayı’nda bulunan ve özel olarak üretilen Alman Meissen damgalı porselen yeniçeri biblolar 1730-40 tarihini taşıyor. Aristokrasinin kişiye özel sanatkârane işlerinden sonra porselen ve camda seri üretim, burjuva evlerinin büfe-vitrin anlayışına hizmet vermeye başlıyor. Duvara asılan zenci erkek ve kadın başları herhalde Türkiye’de her eve giren ilk biblolar. Hediyelik eşya kavramı geliştikçe kimliğin biblolara yansıtılması konu çeşitliliğini artırdı. Artık her türlü malzemeden üretilen biblolar eleştirel, esprili, siyasal da olabiliyor ve işyerlerinde de önemli yer tutuyor.



Paspas


Eskiler “hoş-amedi etmek” derlerdi, şimdi “hoş geldiniz” deniyor ama fiil hali yok. Şehirli nüfus çarşıdan paspas almaya başladığında üstlerinde  “hoş geldiniz” veya “welcome” yazardı. Oysa bugün halen işyerleri için söz konusu olan ve plastik sıkma kapları çıksa da, ev hanımlarını tatmin etmeyen paspaslamak ve paspas eskiden beri gemicilerin işiydi. Paspaslamak, gemilerde eski halatların tellerini açarak yapılan ve halat süngeri denilen paspaslarla gemilerdeki ıslak yerleri, su birikintilerini silip kurulamaktır (Pars Tuğlacı, Okyanus). Henri ve Renee Kahane’yle Tietze’nin muhteşem The Lingua Franca In The Levant sözlüğünde iki kullanım tanık gösterilerek paspasın gemici işi olduğu ve papaz sözcüğünden geldiği anlatılır. Evliya Çelebi 1640’da “gemi üzerindeki büyük yapağı çuvallarını, papaz hasırlarını, balık turşusu fıçılarını (...) denize attılar” ve Halil Efendi Bulak baskısı Kanuname-i Bahriyeli Cihâdiye adlı eserinde 1827’de “bütün dış yüzü beher yevm ala’s-sabah kum ve ma-i derya ile gusl olunup papazlar ile tals ve teybis oluna” demektedirler. Yaklaşık 140 yıllık bir sürede ‘papaz hasırı’nın ‘papaz’a dönüştüğü anlaşılıyor ve Lingua Franca Arapça ve Yunancada da aynı sözcüğün bulunduğunu gösteriyor. Ancak papaz’ın nasıl ve ne zaman paspas’a, sert ve sık dokunmuş ayakkabı sileceğine ve paspaslama fiiline dönüştüğüne dair bilgi yok.


Kudret Emiroğlu’nun

GÜNDELİK HAYATIMIZIN TARİHİ

kitabından alıntılanmıştır.


Hezil Çayı Irak Sınırı / Silopi

 


Safranbolu

 


26 Mayıs 2022 Perşembe

İnkalar

 Kolomb öncesi Amerika'nın son ve en büyük medeniyeti inkalardı. Yaklaşık 5-10 milyon insan merkezi bir yönetim sistemi altında idare ediliyordu. And bölgesinin neredeyse tamamına hakim durumundaydılar.

İnkalar öncelikle başkentleri Cuzco' da bir devlet kurdular.  Daha sonra rakip Peru Devleti Chimu'yu ele geçirdiler. Yönetici hanedanın tarihi 1200'lere kadar dayanıyordu. Pachacuti Inca Yupanqui (1438- 1471 yılları arasında iktidarı elinde tutmuştur) liderliğinde gerçekleşen fetihler inka imparatorluğu'nun Kuzey Ekvator, Peru ve Bolivya'ya ve 1529'lardan itibaren Arjantin ve Şili'nin kimi bölümlerine dek yaylımasını sağlamıştır.

Pachacuti ve halefleri oldukça etkin bir  merkezi  yönetim  sistemi geliştirmişlerdi. Katı bir sosyal hiyerarşileri bulunuyordu. Bu merkezi yönetim yeni binaların ve kasabaların inşasını ve hatta sanat üretimi ya da çömlekçiliği dahi kontrol edebiliyordu. Yazı sistemleri olmamasına rağmen inkalar, bilgileri depolayıp listeleyebilen quipu adında bir alet geliştirmeyi başardılar.

İnka teknolojisi oldukça ileriydi. Atölye ve  üretim  merkezleri vardı. Metal ürünler, tekstil ve seramik üretiminde çok ileriydiler. İnkalar aynı zamanda oldukça geniş bir karayolu ağı ortaya çıkarmışlardı (Yaklaşık 25.000 kilometre. Antik medeniyetler arasında bu ölçekte bir yol sistemi kurmalarıyla Roma imparatorluğu'ndan sonra ikinci sırada gelmektedirler). İnkalar, tekerleği bilmemelerine rağmen ,  ulaklardan  ve  koşuculardan  oluşan bir sistem kullanarak mesajlarını iletebiliyorlardı. Tarım tepeleri teraslama yöntemine dayanıyordu. İnka dini, resmi devlet kültü olan güneş tanrısı inti'e dayanıyordu. içlerinde toplu halde ibadet edilmemesine rağmen çok sayıda tapınak inşa etmişlerdi. İnkalar pek çok dini seremonileri dışarıda yapıyorlardı. Azteklerden farklı olarak yalnızca yeni bir yönetici tahta çıktığında insan kurban ediyorlardı.

1525' ten itibaren inkalar arasında bir iç savaş yaşanmaya başladı.

Kısa bir süre sonra Francisco Pizarro komutasındaki ispanyol güçleri sahile ulaştılar. İnka lideri Atahualpa 1533 yılında idam edildi. ispanyollar başta ondan çok sayıda altın ve gümüş elde etmek için yararlanmış , daha sonra onu tutuklamışlardı. 1537 yılında inka imparatorluğu parçalara ayrıldı.

Alıntıdır.


Mem-U Zin / Cizre

 


Nuh Aleyhisselam'ın Kabri / Cizre

 


DÎNİ SÖZLÜK “A”

  

 

 

ÂDİL:

 

1. Adâletli; hakkı gözeterek iş yapan, zulüm ve haksızlık etmeyen.

 

Cennet'te bir derece vardır ki, oraya ancak üç zümre nâil olacaktır (kavuşacaktır). Âdil hükümdâr, akrabâyı ziyâret eden (kimse), sabırlı ve çocuklarına yaptığı harcamaları başlarına kakmayan hâne reisi. (Hadîs-i şerîf-Deylemî)

 

Cennet'te öyle bir köşk vardır ki, etrâfı kalelerle ve yeşilliklerle çevrilmiştir, ayrıca beş bin de kapısı vardır. Orada ancak nebî, sıddîk, şehîd ve âdil hükümdâr barınır. (Hadîs-i şerîf-Deylemî)

2.    Îtikâdı doğru olan, büyük günâh işlemeyen ve küçük günâha devâm etmeyen yâni İslâmiyet'e uymaya çalışan sâlih müslüman.

 

Bid'at sâhibleri yâni îtikâdda Ehl-i sünnetten ayrılmış olan yetmiş iki fırkanın hepsi, ehl-i kıble oldukları, her ibâdeti yaptıkları hâlde, âdil değildir. Çünkü (bunlar), ya mülhid (dinden çıkmış) olarak îmânlarını kaybetmişler, yâhud bid'at sâhibi oldukları için büyük günâha girerek âdil olma vasfını kaybetmişlerdir. (Abdülganî Nablüsî)

 

Eshâb-ı kirâmın hepsi, Resûlullah efendimizin sohbetinde bulunmuşlar ve O'na yardımcı olmuşlardır. Hepsi âlim ve âdil idi. (Abdülazîz Dehlevî)

 

Ramazân-ı şerîf ayı, Ramazân hilâlinin görülmesi, buna iki âdil kimsenin şâhidlik etmesi ve hâkimin (kâdının) îlân etmesi ile başlar. (Abdülazîz Hulvânî)

 

ÂDİYÂT SÛRESİ:

 

Kur'ân-ı kerîmin yüzüncü sûresi.

 

Âdiyât sûresi, Mekke-i mükerremede nâzil oldu (indi). Medîne-i münevverede nâzil olduğu da bildirilmiştir. On bir âyet-i kerîmedir. "Yemîn ederim (Allah yolunda savaş için sür'atle) koşan atlara" meâlindeki birinci âyet-i kerîmede koşan atlar mânâsına olan "âdiyât" kelimesi sûreye isim olmuştur. Sûre, Peygamber efendimizin harbe gönderdiği bir süvârî kuvvetinin gecikip, münâfıkların (kalbleri ile inanmadıkları hâlde ağızları ile inandık diyenlerin), onların öldürüldükleri haberini yayması üzerine, hayatta olduklarını hattâ zafer ve ganîmet (mallar) kazandıklarını müjdelemek üzere nâzil olmuştur (inmiştir). Sûrede ayrıca, insanların nankörlüğünden, mala, servete düşkünlüklerinden, öldükten sonra başlarına gelecek acıklı hallerden bahsedilmekte, Allahü teâlânın insanın her hâlinden haberdâr olduğu hatırlatılmaktadır. (İbn-i Abbâs, Taberî)

 

Allahü teâlâ Âdiyât sûresinde buyurdu ki:

 

"Muhakkak ki insan Rabbinin ni'metlerine çok nankördür. Hiç şüphesiz o (Allahü teâlâ veya veya insan) buna şâhiddir. Gerçek o (insan) mal sevgisinden dolayı pek katıdır, cimridir. (Âyet: 6-8)

 

ÂD KAVMİ:

 

Hûd aleyhisselâmın kavmi. Bu kavim Nûh aleyhisselâmın torunlarından Âd'ın evlâdından çoğaldıkları için bu adı almışlardır. Bu kabile, Yemen'de Hadramûd bölgesinde, Umman ile Aden arasında Ahkâf denilen yeri yurt edindi. Yemen ile Şâm arasında yerleştikleri de rivâyet edilmiştir.

 

Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyruldu ki:

 

Âd kavmine, kardeşleri Hûd'u peygamber olarak gönderdik. Hûd (aleyhisselâm)onlara; "Ey kavmim! Allahü teâlâya ibâdet edin. İbâdet edilecek O'ndan başkası yoktur. Hâlâ O'nun azâbından korkmayacak mısınız?" dedi" (A'râf sûresi: 65)

 

Kur'ân-ı kerîmde Hûd aleyhisselâm için "Âd kavminin kardeşi" buyrulması din kardeşliği sebebiyle değildir. O kavmin içinden yetiştiği, onlarla aynı soydan geldiği içindir. Çünkü dînî inanç ve ibâdetleri bakımından Hûd aleyhisselâmın, kavmi ile bir yakınlığı ve benzerliği olmamıştır. (Senâullah Dehlevî)

 

ADN CENNETİ:

 

Yedi kat göklerin üzerinde yaratılan sekiz Cennetten derece bakımından en yüksek olanı.

 

Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki:

 

İmân ehli, altın bilezikler ve inci ile süslenecekleri Adn ismindeki Cennetlere girerler.

 

(Fâtır sûresi: 33)

Allahü teâlâ Adn ismindeki Cenneti, günâh işleyecekleri zaman, Allahü teâlânın büyüklüğünü düşünüp, O'ndan hayâ ederek günahtan kaçınan kimseler için hazırladı. (Hadîs-i şerîf-Dürret-ül-Fâhire)

 

Adn Cenneti'ne peygamberler, şehîdler ve sıddîklar girecektir. Peygamber efendimizin derecesi olan Vesîle, Adn Cenneti'ndedir. (İmâm-ı Birgivî)

 

ÂFÂK:

 

İnsanın dışı ve dışındaki şeyler. Ufk'un çokluk şeklidir.

 

Âfâk ve enfüste zâhir olan (görünen) şeyler, Hak teâlânın varlığını ve her şeye kâdir olduğunu gösteren âyetler (işâretler, deliller)dir. (Muhammed Ma'sûm)

 

ÂFÂKÎ:

 

1. İnsanın dışındaki şeyler.

 

Akla, hayâle gelen her şey, hattâ keşif ile anlaşılan bilgiler, ister âfâkî olsunlar, ister enfüsî olsunlar, yâni insanın içinde bulunsunlar hepsi mâsivâdır, Allah'tan başkadır, mahlûktur. (İmâm-ı Rabbânî)

 

2. Uzak memleketlerden hac ibâdetini yapmak için gelenler.

 

Haccın vâciblerinden biri de; âfâkî olanların, Mekke'den ayrılacağı son gün tavâf-ı sadr yâni vedâ tavafı yapmasıdır. Bu tavaf hayızlı kadına vâcib değildir. (Burhâneddîn Merginânî)

 

Âfâkî olanların Mekke'ye varınca hemen Mescid-i Harâm'a girip, tavâf-ı kudum yapmaları sünnettir. (İbn-i Âbidîn)

 

AFÎF:

 

Temiz, iffetli, nâmuslu, haramdan (günahtan) sakınan.

 

ÂFİYET:

 

1. Sağlık, sıhhat, bedende hastalık bulunmaması.

 

Allahü teâlâdan âfiyet isteyiniz. Îmândan sonra âfiyetten daha büyük nîmet yoktur. (Hadîs-i şerîf-Müsned-i Ahmed bin Hanbel)

 

Yâ Rabbî! Senden sıhhat ve âfiyet ve emânete hiyânet etmemek ve güzel ahlâk ve kadere rızâ göstermeyi istiyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Merhametin hakkı için bunları bana ver. (Hadîs-i şerîf-Edeb-ül-müfred)

 

Dert ve belâ gelince, Allahü teâlâya sığınmalı, kurtarması ve âfiyet vermesi için duâ etmeli, O'na yalvarmalıdır. Allahü teâlâ duâ edenleri, sıhhat, selâmet ve âfiyet istiyenleri sever. (Ahmed Fârûkî)

 

2. Günah işlememek.

 

Yâ Rabbî! Bana ilim ver, hilm (yumuşaklık) ile zînetlendir. Takvâ (haramlardan sakınmak) ihsân eyle. Âfiyet ile beni zînetlendir. (Hadîs-i şerîf-Berîka)

 

Büyüklerden biri, hep duâ eder, Allahü teâlâdan bir günlük âfiyet isterdi. Adamın biri bu zâta; "Sen hergün âfiyette değil misin?" dedi. "Allahü teâlâdan öyle bir gün istiyorum ki, sabahtan akşama kadar Allahü teâlâya hiçbir günah işlemiyeyim. Âfiyetle geçen gün böyle olur." buyurdu. (İmâm-ı Rabbânî)

 

AFOROZ:

 

Hıristiyanlık ve yahûdîlikte, dinden ve cemâatten uzaklaştırma cezâsı.

 

Galile, Kopernik ve Newton dünyânın döndüğünü İslâm âlimlerinin kitaplarından öğrenip açıklayınca, papa tarafından aforoz edildiler. (Yeni Rehber Ansiklopedisi)

Alman imparatoru IV. Henri, papa tarafından aforoz edilince, af dilemek için Vatikan'a geldi. Günlerce karlar üzerinde bekleyip papadan özür diledi. (Yeni Rehber Ansiklopedisi)

DÎNİ SÖZLÜK “M”

  MEFHAR-İ MEVCÛDÂT:   Mahlûkâtın (yaratılmışların) övündüğü Muhammed aleyhisselâm.   Mefhar-i mevcûdât efendimizin, güzel huylarınd...