25 Mayıs 2022 Çarşamba

Göbekli Tepe / Şanlı Urfa

 


Fıstık Bahçesi / Nizip

 


GÖK-TÜRK DEVLETİNİN YÜKSELİŞ DEVRİ-3

  Gök-Türk Devleti Döneminde Ülkenin Batı Tarafı ve İstemi Yabgu


(552-576) yılında Juan - juanları ortadan kaldırmak suretiyle Gök-Türk devletini tesis eden Bumın Kağan, ülkenin batı kısımlarının idaresini kardeşi Istemi'ye vermişti. İstemi de yabgu unvanıyla 552-576 yılları arasında devletin batı kanadını doğudaki Büyük Kağan'a bağlı olarak idare etti. Bundan dolayı İstemi Yabgu ve oğlu Tardu'nun 582 yılında resmen ikiye ayrılana kadar olan faaliyetlerini  Gök-Türk devleti içinde mütalaa etmek gerekmektedir. Kaynakların ifadesine göre bugünkü Doğu Türkistan'ın doğu ucunda bulunan Hami şehrinden, Karadeniz'e kadar uzanan geniş saha İstemi Yabgu'nun idaresinde idi . Onun yazlık ve kışlık olmak üzere iki merkezi vardı. Güney merkezi şimdiki Karaşar (Yen-ch'i) şehrinden kuzeye yedi günlük mesafede idi. Görüldüğü gibi çok geniş bir sahaya hakim olan İstemi Yabgu, ağabeyi Bumin ve onun oğullarının doğuda devletin sınırlarını genişlettiği sırada, batı bölgelerinde büyük çapta fütühat hareketine girişmişti, ilk önce Altay Dağlarının batısından başlayarak Hazar Denizine kadar uzanan sahada dağınık vaziyette yaşayan Töles ve On Ogur boylarını itaati altına aldı. Sogd'lu-larla meskun olduğu bilinen Batı Türkistan şehirlerinin çoğunun İstemi Yabgu'nun eline geçmesiyle Çin'den Akdeniz'e ulaşan ipek yoluna Gök-Türkler hakim oldular. Ancak bu sırada Türk asıllı bir başka devletle de komşu haline gelinmişti. Kaynaklarda Akhun ve Eftalit (Çince Ye-ta) adıyla zikredilen söz konusu devlet m.s. 350 yılından beri Kuzey Afganistan ve Maverâünnehir havalisinde hüküm sürüyor, ipek yolu ticaretini elinde bulunduruyordu. Gök-Türklerin kısa zamanda rakip olarak ortaya çıkması her İki Türk devletini hakimiyet konusunda birbirleriyle mücadeleye sürükledi. 556 yılında İstemi kumandasındaki Gök-Türk ordularının baskılarına maruz kaldı. Gök-Türk ordularının baskılarına uğrayan Akhun'lar, daha önce 545 yılında münasebet tesis ettikleri Çin'deki Batı Wei imparatoruna 555 ve 558 yıllarında da elçilik heyeti göndermişlerdi. Çin'e giden son iki elçilik heyetinin İstemi'nin baskısına karşı zor durumda kalan Akhunların yardım istediklerini, müttefik arayışı içinde olduklarını söylemek mümkündür . Ancak, çok geçmeden Mukanın idaresindeki kuvvetler tarafından mağlup edilen Akhun devleti 557 yılında yıkıldı. Çin kaynaklarının adını Mukan olarak verdiği Gök-Türk orduları kumandanının yanında İsteminin de olması, kuvvetle muhtemeldir. Bundan önce siyasî platformda da faaliyetlere girişen istemi, Sasanî şehinşahı Anuşirvan ile anlaşıp kızını İran hükümdarına verdi ve evlilik ittifakı kurdu. İstemi'nin kızının adı İslâm kaynaklarında (Taberî-, Mesudî vb.) Fâkim olarak geçmektedir . Bu kız Sasanî imparatoriçesi olmuştu. Gök-Türk orduları kuzey doğudan saldırırken, Sasanî kuvvetleri de batıdan hücuma geçerek, Akhun devletini kolayca yıktılar. Yıkılan Akhun devletini toprakları Ceyhun nehri sınır olmak üzere, Gök-Türkler ve Sasanîier arasında paylaşıldı. Nedcede Maveraünnehir, Fergana'nın bir kısmı, Kaşgar, Hoten ve Batı Türkistan'ın önemli şehirleri GökTürk devletine bağlandı. Dolayısıyla meşhur ipek yolu ve bu yolda ticaret yapan Soğd'lular İstemi Yabgu'nun eline geçmişti.





Akhunların ortadan kalkmasıyla Gök-Türk devleti batıda tam anlamıyla Sasanî imparatorluğuyla sınır olurken, aynı zamanda siyasî olarak çağının dünyasının iki büyük devleti Bizans ve Sasanîlerle temasa geçmiş, onlarla bir seviyeye yükselmişti. Bundan sonra Sasanî hükümdarı Anuşirvan, Batı Gök-Türklerine vergi vermeye başlamıştı. Bununla birlikte yeni siyasî gelişmeler olmaya başladı. Sasanî imparatorluğu Maveraünnehir ticaret yolunu tamamen eline geçirmek istiyordu. Bu sebeplen ülkesinden Akdeniz ve Bizans limanlarına yapılan ipek ticaretini durdurdu. Bu şekilde Gök-Türklere bağlanmış olan tüccar Soğd kavmini ekonomik zorluklara sokacak, hem de Gök-Türkleri ipek transit vergisinden mahrum edecekti. Ayrıca İstemi'nin gönderdiği elçileri hile ile öldürttü. Bu esnada batıda askerî harekata devam eden İstemi, sınırlarını Hazar Denizine kadar ulaştırdı. Daha önce gönderilmiş iki elçilik heyetine de iyi davranmayan Anuşirvan, birinci heyetin getirdiği ipekleri hemen satın alıp, elçilerin gözü önünde yakmış, elçiler geri dönmüş, ikinci elçilik heyetini de gizlice zehirleterek öldürmüş; İran sıcağına dayanamadı klan için kendileri öldükleri yalanını yaymıştı. İstemi, bu yalana inanmamış olmasına rağmen yine de Sasanî'lerle münasebetlerini hemen kesmedi. Soğd'lu Maniakhin tavsiyesine uyarak, yeni bir müttefik arama yoluna gitti. 567 yılına adı geçen Soğd'lu başkanlığında bir heyeti Hazar Denizinin kuzeyi, Kafkasya üzerinden Bizans başkenti istanbul'a gönderdi . Eskiden beri Sasanî'lerle Bizans'ın arasını İyi olmadığını Soğd'lular biliyorlardı. Kurulacak Bizans-Gök-Türk ittifakı neticesinde Sasanîier zor durumda kalabilirlerdi. Gök-Türk elçileri ellerinde bir Türkçe (İskitçe) mektupla vardıkları İstanbul'da çok iyi karşılandılar. Bizans'a ilk defa bilinmeyen bir ülkeden elçi geliyordu. Elçiler yanlarında çok kıymetli hediyeler de getirmişlerdi. İstemi'nin gönderdiği mektup, imparator II. Justinos'a okundu. Tarihte Orta Asya­ 'dan Bizans'a gönderilen bu ilk elçilik heyetinin başarısı, İmparator Justinos'un hemen cevap verme ihtiyacı duymasından gayet iyi anlaşılmaktadır. 569 yılı Ağustos'u başında bir Bizans elçilik heyeti ittifak anlaşması yapmak üzere Gök-Türk ülkesine doğru yola çıktı. Bizans elçilik heyetinin başında Zemerkos bulunuyordu. Türk elçileriyle beraber hareket eden Bizanslılar, Karadeniz, Kafkaslar, Hazar Denizi ve Aral Gölü arasından Talaş nehri boyundan Tanrı dağları silsilesindeki Ak-dağ (Bizans Ek-tağ, Türkçe Altın Dağ ve Çince Pai-shan) da bulunan İstemi Yabgu ile Bizans, Sasanilere karşı sağlam bir İttifak anlaşması yaptılar. Hatta bu sırada İsteminin yanına gelen bir Sasanî elçisine yüz gösterilmemişti. Bizans elçisinin dönüşünde verdiği hatıraları Gök-Türk hayatı hakkında zengin bilgiler ihtiva etmektedir.



Başarıya ulaşan İstemi'nin politikası neticesinde Bizans-Sasanî savaşları 571 yılında başladı. Bu arada batıya doğru Gök -Türk ilerleyişi devam ediyordu; Kafkasların kuzeyindeki Kuban Irmağı havzası, sonra Azerbaycan, Gök-Türklerin eline geçti6 Ancak, Bizanslıların yaptıkları ittifaka uygun hareket etmemeleri üzerine ilerleme durdu. Bizanslıların anlaşmayı bozan bu davranışları 576 yılında İstemi'nin ölümü sıralarında imparator II. Tiberius tarafından gönderilen elçi Valendnos'u Aral Gölü havalisinde karşılayan Türk-Şad tarafından suçlanmasından anlıyoruz. Aslında elçilik heyeti daha evvel yapılmış olan askeri ittifakın yenilenmesi için gönderilmişti. Bizans elçisi, Türk- Şad (Turksanthos)'a aşırı nezaket göstermiş; ancak, şad "Bizanslıların yalancılığını ve imparator ile aynı ip üzerinde oynadıklarını; on diliniz var ama, hileniz birdir" diyerek on parmağını ağzına soktu. Sonra kendilerinden kaçan Avar'ları (Varhonitaiar) kabul ettiklerini ve Pannonia'ya yerleştirdiklerini, şimdi nasıl olur da ittifaktan bahsettiğini, Avar'ların eninde sonunda atlarının altında çiğneneceklerini belirtti. Türk-Şad, ayrıca Gök -Türk elçilerinin neden Kafkasya'nın güç ve tehlikeli yollarından götürüldüklerini, kendilerinin aslında Dnyeper, Tuna ve Meriç nehirlerinin nerelerden aktıklarını bildiklerini açıkladı. Alan ve Utigur (Otuz Ogur)ların Gök -Türkler tarafından itaat altına alınışının Bizanslıların göz Önüne getirmelerini ve doğudan batıya bütün kavimlerin efendilerinin Gök-Türkler olduğunu iyice bilmeleri gerektiğini söyledi.




Bundan başka Bizans elçileri, Gök-Türkleri en büyük yasları sırasında rahatsız etmişlerdi. Çünkü o sırada İstemi Yabgu ölmüştü ve matemi tutuluyordu. Üstelik yas törenine uymayıp yüzlerini bıçakla kesmemişlerdi. Türk - Şadin tepkisini daha fazla çekmemek için, elçiler bütün bu hakaretlere razı oldular. Aslında bu konuyla ilgili belgeler kaybolduğu için daha fazla bilgi sahibi olunmamaktadır.


Yas töreni bittikten sonra da Türk - Şadın Bizans elçilerine tehditleri devam etti. Kırım'da Kerç (Bosforos) kalesinin fethedileceğini söyledi. Türk - Şadi kızdıran bir başka olay da Azerbaycan'da Türk ilerleyişini durdurmak için Sabar Türkleri kütlelerinin Bizans tarafından ortadan kaldırılmasıdır. Bundan sonra Bizans elçi Ak-Dağ'da bulunan Tardu'nun yanına gitti. Dönerlerken, yine Türk - Şadin kumandarılarından Bukan (Bukhanus, Bohan), Kırım'daki Bizanslılara ait Kerç kalesini zapt etti. Bu Gök-Türklerin batıda ulaştığı en son noktadır.


İstemi'nin ölümünden sonra yerine oğlu Tardu geçti. Ancak onun hakkında sarih bilgileri ancak, 581 yılından sonra bulabiliyoruz.


Taspar Kağan'ın Ölümü ve Taht Mücadelesi


Böylesine büyük bir devletin tahtına oturan ve kağanlar kağanı seviyesine yükselmiş Taspar, on sene bu durumunu sürdürdükten sonra 581 yılının sonunda hastalandı. Bir süre hastalığı iyileşmedi. Ölmeden önce hastalığı sırasında, oğlu An - lo'ya "eskiden ağabeyinin kendi oğlu yerine, onun tahta çıkmasını vasiyet ettiğini, dolayısıyla onun hareketine vefa göstermek için, öldükten sonra Mukanin oğlu Ta-lo-pien'in geçmesini" istediğini söyledi.


Kuvvetli bir devletin hükümdarı olmasına rağmen Taspar Kağan, Türk milletinin karakterine hiç de uymayan Budizm dinine meyl etmişti. Aslında devrinde Orta Asya'nın ve dünyanın en büyük devletinin Budizm sayesinde kazanabileceği hiç bir şey yoktu. Bilakis Gök-Türk devleti bu dinden zarar gördü . Diğer taraftan Ch'i devleti yıkılınca ülkesine kaçan prens Kao Chao-i'den de yeteri kadar faydalanıldığı söylenemez. Bu prens sayesinde Gök-Türk devleti lehine Chou'lardan çok daha fazla taviz koparılabilinir, Sui hanedanının kuvvetli bir şekilde ortaya çıkması önlenebilirdi . Üstelik Taspar, Gök-Türk devleti geleneğine uymayan ağabeyinin dahi veliaht olarak göstermediği, annesi Türk olmayan Ta-lo-pien'i tahta vasiyet etmekle devletin iç huzurunu bozmuştu.



Tasparın ölümü akabinde devlet adamları onun vasiyeti doğrultusunda Ta-lo-pien'i kağan olarak tahta geçirmek istediler. Ancak, millet annesinin Türk olmaması sebebiyle, onu kağanlığa kabul etmedi. An-lo ise tamamen Gök-Türk soyundan geliyordu. Devlet meclisinde bu tartışmalardan bir netice çıkmayınca, Kara Kağan'nın oğlu She-t'u devlet meclisine gelerek, "eğer Tasparin oğlu An-lo'nun tahta geçmesi halinde, ona itaat edeceğini, Ta-lo-pien geçerse devleti korumak gerektiğini, uzun mızrağı keskin bıçağı ile sınırlarda bekleyeceğini" bildirdi Bu şekilde Ta-lo-pien'in kağanlığa layık olmadığını bir kez daha ortaya koyuyordu. Ayrıca She-t'u'nun kuvvetli, cesur ve kahraman bir şahsiyel olması diğer devlet adamları üzerinde etkili oldu. Ona karşı gelmeye cesaret edemediler. Neticede An-lo'nun tahta çıkmasına karar verildi. Töreye uygun olarak tamamen Türk soyundan gelen Tasparin oğlu An-lo kağan seçildi. Tahta geçmeyen Ta-lo-pien, An-lo'nun kağanlığını bir türlü kabul etmiyordu. Devamlı elçi göndererek, An-lo yu hakaretlerle rahatsız edip, korkutuyordu. Neticede An-lo ülkede tam kontrolü sağlayamaması üzerine devlet meclisi yeniden toplandı. Yapılan müzakerelerde dört kağan oğlu içinde en bilge en muktedirin She-t'u olduğuna karar verdiler ve ittifak halinde onda birleştiler. Arkasında hep beraber She-t'u'yu tahta davet ettiler.



Neticede She-t'u, kağan olarak Gök-Türk devleti tahtına oturdu. Bu duruma hiç itiraz etmeyen An-lo, ona bağlılığını bildirdi. Sonra Tola nehri kenarına gitti ve orada İkamet etmeye başladı. Arkasından kendini She-t'u'ya bağlı olarak İkinci Kağan ilân etti. Hükümdar olduktan sonra She-t'u, İl küllüg şad Baga Işbara Kağan unvanını aldı, Bir diğer unvanı Sha-po-lio(lüe) idi; Çin kaynaklarında kağan olduktan daha çok bu unvanıyla zikredilmiştir.


Kağan olamadığı için çok öfkeli olan Ta-lo-pien, kuzey taraflara çekildi. Kendi kendine A-po Kağan unvanını aldı. Işbara Kagani da huzursuz etmek için yine ona elçi göndererek "kendisinin ve Işbara'nın her ikisinin de kağan oğlu olduğunu, sadece onun tahtsız kaldığı halde, Işbaranın olağanüstü saygı değer bir makamda oturduğunu" söylüyor ve "neden böyle?" diye soruyordu Işbara, onun idare ettiği boylarıyla beraber kuzeye çekilmesinden endişelenmişti. Bundan sonra artık kaynaklarda A-po ismiyle zikredilmeye başlayan Ta-lo-pien, hemen dış destek aramaya başlamış ve 582 yılının ekim ayında, Çin'e elçi göndererek , hediye sunmuştu.



Bu arada otuz yıldan beri devletin kağanından hiç bir konuda ayrılmayan Batı Gök-Türkleri, Tardu liderliğinde yeni bir yola girmişlerdi. Bunu artık Işbara Kağan ile aralarında ihtilaf başlamasından anlıyoruz.


Gök-Türk devletinde söz konusu hadiseler cereyan ederken, Çin hanedan değişikliğine sahne oldu. 581'de Chou devleti yerini 589 yılında üç yüz elli yıl sonra bütün Çin'i birleştirecek olan Sui hanedanına bıraktı. Bu devletin kurucusu Yang Chien birbiri arkasına kazandığı zaferlerle Çin'in tek hakimi olarak yükseldi. Kısacası Gök-Türk devleti taht ve diğer iç mücadelelerle sarsılırken, Çin'de vaziyet aksine gelişiyor, tam birlik sağlanıyordu. Sui imparatoru tahta geçtiğinde, Gök-Türklerden tebrik heyeti beklemiş, ancak onlar aksine Chou'larla daha önceden müttefik olunduğu için kin duyduklarından kendilerine böyle bir heyet gönderilmemişti.



Ahmet Taşağıl'ın Göktürkler adlı kitabından alıntılanmıştır.


Niçin her insanın sesi farklı?

 İnsan sesi, daha doğrusu insan konuşması oluşurken katkıda bulunan o kadar çok şey vardır ki, bunlar bir araya gelince iki insanın konuşmasının aynı olma ihtimali yok denecek kadar azdır. Hatta her bireyin konuşması o kadar kendine özgüdür ki, telefonda sesin alttan ve üstten belirli frekansları yok edilmesine rağmen, açar açmaz "merhaba" deyişinden karşımızdaki kişiyi tanıyabiliriz.

Sesimizin oluşmasının ana nedeni şüphesiz ses tellerimizdir. Ses tellerimizin boyu sesimizin kalınlığını belirler. Ne kadar uzunsalar ses o kadar ince çıkar. Kadınların erkeklere göre avantajları ses tellerinin daha uzun olmalarıdır. Tabii ki ses tellerimiz sesimizin tınısını tek başlarına belirleyemezler. Dudağımız, dişlerimiz, dilimiz olmasaydı ortaya anlaşılmaz rahatsız edici bir gürültü çıkardı.

Konuşurken nefes veririz. Bu nefes konuşmanın karakteristiğini etkileyen en az 11 noktadan geçer. Ayrıca kişinin karakteri, havanın akışı ve hızı, ağız ve dudak yapısı da konuşmada etkin faktörlerdir. Ancak tüm konuşma olayının organizatörü beyindeki bir bölgedir. Burada düşüncenin ana yapısı oluşturulur, kulak ve gözlerden gelen sinyallerle birleştirilir ve boğaza sinyal olarak gönderilir.

Hayvanlarda ise beyinde böyle bir bölge yoktur. Bazı papağan, muhabbet kuşu hatta karga türlerinin konuşmaları onların ezberleme ve tekrar edebilme yetenekleridir. Bilinçli bir konuşma söz konusu değildir. Genetik olarak insana en yakın olan şempanzelerin bile dil ve damak yapıları nedeni ile insan gibi konuşmaları mümkün değildir.

Dünyanın dört bir yanında farklı lisanlar konuşuluyor ama tüm bu insanlar ağızlarında benzer sesler çıkarıyorlar. Her iki dudakları ile "p" ve "b", dudak ve dişleri ile "f" ve "v", dilin ön kısmı ile "t" ve "d", dilin arka kısmı ile de "k" ve "g" seslerini çıkarıyorlar.

Dilin ilk insanlarda, işbirliği daha doğrusu kültür ve bilgileri gelecek nesillere aktarma ihtiyacından doğduğu sanılıyor. Günümüze kadar altı bin dil geliştirilmiş. Dünyadaki bütün dillerin tek ortak yanı, en çok kullanılan kelimelerin daha az sayıda harfle yazılmalarıdır. Altay dilleri ailesine giren Türkçe'mizde bazı ilginç özellikler var. Bir kere cisimleri dişi ve erkek olarak ayırmıyoruz, ses uyumu var ve bir ad veya fiil kökünden değişik eklerle yeni kelimeler türetebiliyoruz.

İnsan yüzündeki kaş, göz, burun, ağız ve diğer şekillerin çok az fark göstermelerine rağmen hepsi birleşince nasıl bir insan diğerine benzemiyorsa, oluşumunda katkıda bulunan şeylerin çeşitliliği açısından konuşmamız da öyledir.


Alıntıdır.


Habur Sınır Kapısı / Silopi

 


24 Mayıs 2022 Salı

TÜRK MİTOLOJİSİ'NDE GEÇEN KİŞİLER, KAVRAMLAR VE TANRILAR - 18

 ARÇURA/ARÇURl


Orman cini. Ormanlarda yaşayan şeytani, kötücül varlık. Uzun saçlı, kara görünümlü, tüm vücudu kıllarla kaplıdır. İkisi önde ikisi arkada dört gözü bulunur. Üç kolu ve üç bacağı vardır. Saçları yere değecek kadar uzundur. Öldürmez ama insana bedenen zarar verir. Erkek veya kadın türleri vardır. Bu varlığın rahatını bozmak tehlikelidir. Kurban ister. İnsanları gıdıklayarak öldürdüğü iddiaları da vardır. Kızıl gözlüdür. Gece at sırtında dolaşmayı sever. Geceleri su kıyısında saç tarayan kızlar tarafından sıklıkla görülür. İstediği şekle kabulgar (biçim değiştirir). Göz açıp kapayana kadar bir anda aksakallı bir adam, balık (özellikle yayın balığı), kuş, keçi vs. şekline girebilir. Kahkahalar atarak ve tokat şaklaması gibi seslerle konuşarak insanları çağırır. Eğer bu sese dönüp bakan olursa o kişiye zarar verir. Onun kır sakallı bir yaşlı veya yakışıklı bir genç kılığında dolaştığına inanılır. Bazen üç eli, üç ayağı ve üç gözü olduğu söylenir. Bu organların hepsinin biri önde, ikisi arkasındadır. Ormanın içinde kahkaha atar ve yakaladığı insanların dişlerini çekerek söker.

ARDOV


Su cini. Su kaynaklarında yaşadığına inanılır. İnsana zararı yoktur. Uzaklaşması için, ölü gömüldüğünde  mezarın  başında  üç  gün ışık yakılır. Geceleri atları kaçırır ve sabaha kadar koşturup kan ter içinde bırakır. Uzun boylu, sarışın ve çok güzel bir kadındır. Bir kuyuya veya dereye girip kaybolur. Tatarlarda Artavaz adlı varlık bulunur ve onun hatırı için demircilerin örse fazladan bir kez vurduğu söylenir.



ARIG


Temizlik tanrıçası. Temizliği, namusu ve iffeti simgeler. Beyaz giysileri vardır. Pek çok arı kovanına sahiptir ve arı aynı zamanda temizliği simgeler. Arı kovanlarına koruyucu ruhlar (iyeler) gönderir.



ARSI


Kısırlık cini. İnsanların içine girer. Özellikle kadınları kısırlaştırıdar ve bu varlıklar yüzünden çocukları olmaz.



ASAR


Tanrılar yurdu. Tanrıların yaşadığı "gökyüzü" demektir. Aynı sözcük ilah anlamına da gelir. Azeri ulus adının buradan türediğini ileri süren bazı görüşlerde  mevcuttur.  Tibet ve Moğol metinlerinde de yer alan, hatta İskandinav Mitolojisi'nde dahi benzer bir sözcükle "Aesir" şeklinde tanrılar topluluğunu ifade eden ortak bir unsurdur. Asan sözcüğü de Tibetçede göksel tanrıları tanımlamakta kullanılır. Moğolcada "asar" çadır demektir. Türklerde göğün büyük bir çadır olarak algılanması fikrinin bir başka örneğidir. Çok tanrılı dinlerin neredeyse tamamında tanrılar topluluğunun insanlardan uzak bir yerde (genelde göklerdeki bir dağda) yaşadığı inancı yaygındır. Fars kültüründeki "Asman'' adlı gök tanrıçasıyla da alakalı görünmektedir. Asman (Asuman) Farsçada gökyüzü manası taşır. Azerbaycan sözcüğünün kökeni konusunda değişik görüşler bulunmaktadır. Bunların arasında dikkate değer iki tanesi şöyledir:

1. Asanların adından kaynaklanır ve "Asar Yurdu" demektir. Asarlar aslında gök halkıdır ve tanrısal varlıklardır fakat kavga ettikleri için yeryüzüne sürülürler. Yeryüzü meyvelerini yiyince de tanrısal vasıflarını yitirip insana dönüşürler.

2. Diğer bir görüşe göreyse o bölgede büyük bir devlet kurmuş olan ve Hazar Gölü'ne de adını veren Hazarların adından kaynaklanmaktadır. Buna göre doğru biçim Hazarbay (Hezerbey) ulus adı Hazarbaycan ise (Xazarbaycan) ülke adıdır.



AŞAPATMAN


Tıp tanrıçası. Yaşlı ve bilge görünümlü bir kadındır. Sahip olduğu sihirli güçler yardımıyla, insanların üzerinden sayrılıkları (hastalığı) kovar. Gelecekten haberler verebilen, insanları beladan koruyan bir varlıktır. Çevresi sık ormanlarla kaplı bir gölün içinde yaşar. Görünüşü; gümüş renkli saçları olan, tek gözlü, tek bir altın (veya inci) dişi bulunan bir kadın olarak da betimlenir. Çok uzaktaki bir diyarda, denizler, ormanlar ve dağlar arasında bir ülkede oturur. Su ve ateş ona yardım eder. Aşapatman yeryüzünde denge, huzur ve düzeni sağlayan bir varlıktır. Belalardan korunmak için okunan Arpağ (efsun) dualarında Aşapatman'ın da adı geçer. Şamanlar ve baksılar onu yardıma çağırırlar. Özellikle kadın falcıların, kamların, baskıların, şamanların koruyucusudur.



Bahattin Uslu’nun Türk Mitolojisi adlı kitabından alıntılanmıştır.

DÎNİ SÖZLÜK “M”

  MEFHAR-İ MEVCÛDÂT:   Mahlûkâtın (yaratılmışların) övündüğü Muhammed aleyhisselâm.   Mefhar-i mevcûdât efendimizin, güzel huylarınd...