24 Eylül 2021 Cuma

Gazi Antep Hayvanat Bahçesi








 

Ley Hatları

 Ley Hatları – William Bloom, Marko Pogacnik


Jeolojik somut Dünya’nın, hayli elektriksel ve ince bir elektro manyetik özün (yüksek frekanslı enerji hali) yalnızca bir formundan (düşük frekanslı enerji hali) ibaret olduğunun farkına varmadan, yeryüzünün yüzeyini saran enerji ağını anlayıp kavramak mümkün değildir. İnsan vücudu nasıl içsel, devingen ve çok boyutlu bir benliğin gözle görünür olmasını sağlayan bir araçsa, jeolojik yeryüzü de aynı işi görmektedir ancak bu daha ince, devingen ve daha elektriksel bir iç ruhun sunum aracıdır.


Ley hatları, yeryüzünün jeolojik yapısının devingen fiziksel ilkesi olan enerji matrisini oluşturur. Ley hatları, yeryüzü ruhunun büyülü bedeninin temel yapısıdır. Daha iyi anlamak için yeryüzünü yoğun bir fiziksel varlıktan çok, iç içe geçmiş elektrik enerjisi hatlarından oluşan, enerji ağlarıyla örülü bir küre olarak düşünmek yararlı olabilir.


Bu hatların uzunluğu sekiz kilometreden yaklaşık üç bin kilometreye kadar değişebilmektedir; genelde düz olmalarına karşın uzun mesafelerde hafifçe dalgalanabilirler; genişlik ve enerji şiddetinde de farklılık gösterirler. Hatların bir kesiti alındığında, hattın kum saati biçiminde olduğu ve en dar kısmının yeryüzünün yüzeyiyle kesiştiği noktada ortaya çıktığı görülür. Ley hattı yeryüzünün hem altında hem de üstünde uzanmaktadır.


Ley, bir çift girdabın içsel oluşumuna sahiptir. Bu iki yönlü girdap yeryüzüne enerji verir ve aynı anda enerjinin özel bir niteliğini de ley hattından atmosfere yansır. Çift girdaba gönderilen enerji farklı yoğunluklardadır; bir kısmı duygu, mantık, ruh ve bunun gibi insana özgü niteliklere karşılık gelir. Aslında bu girdap olgusu, yeryüzü ruhunun insan biçiminde ortaya çıkma arzusunun bir göstergesidir. Yeryüzü ruhunun özü ya da şuuru, insanlarda doğrudan ortaya çıktığında mutluluk hissi uyandıran oldukça yüksek frekanslı bir enerji halinde varlığını belli eder. Leylerin girdap benzeri yapısındaki devingenlik, yeryüzünün kendi biçimini korumak için kullandığı gücün, diğer bir deyişle, hedef veya arzunun bir sonucudur.


Ley hattının içerdiği çift girdabın aynı zamanda enerjinin özel bir niteliğini de yansıttığını söylemiştik. Peki Ley niye bir çift girdaba sahiptir ve bu özel nitelik nedir? Bu iki soruyu yanıtlamak için yeryüzü ruhunun, hayli yoğun bir fiziksel yaşam biçimini almasındaki hedefi kavramak gerekir. Elbette ki bu hedef, insan biçimine girmedeki amaç ile benzerlikler taşımaktadır. Yeryüzü ruhunun hedefi, zaman ve titreşimsel deneyim aracılığıyla yeryüzünü meydana getiren enerji alanlarına yeni bir enerji niteliği dağıtmaktır. İnsanoğlu, enerjinin bu yeni niteliğiyle “koşulsuz sevgi” olarak iki sözcükle özetlenebilecek bir biçimde tanışır.


Aslında insan deneyiminde koşulsuz sevgi adını verdiğimiz şey, gezegensel bir ruh ya da insana özgü çok boyutlu bir benlik veya ruh aracılığıyla yaşam ve yaşam gücü olarak bildiğimiz şeylerin ortaya çıkmasını sağlayan evrensel bir ilkedir. Koşulsuz sevginin insan biçimini alırken sahip olduğu güç, yokluğu durumunda yaşamın kendisinin de; gelişim, değişim, ahenk ve hareketin de var olamayacağı devingen ve evrensel bir ateştir.


Yeryüzü ruhunun yaşam gücü ley hatları ve ley merkezleri aracılığıyla yansır. Ley ağlarından yansıyan bu yaşam gücü olmasaydı mineral, bitki, hayvan veya insan gibi farklı doğal oluşumların hiçbirinde gelişme gerçekleşemezdi. Birtakım Doğu öğretilerinde bu güce fohat ya da prana adı verilmektedir. Yeryüzünün, ley ağı sayesinde yansıyan yaşam gücü, aynı pranik alanın parçaları olmaları nedeniyle güneşinkiyle de sıkı sıkıya bağlıdır. Bu nedenle güneş, yeryüzünün ley ağı ve yeryüzündeki doğal oluşumların hepsinin sahip olduğu sağlık ya da yaşam gücü arasında eşi görülmemiş yakın bir ilişki vardır. Tarih boyunca insanların içgüdüsel, sezgisel ya da şuurlu bir biçimde yeryüzünün ley ağına ilgi göstermiş olmalarının nedeni de budur. Böylelikle insanlar gerek fiziksel gerekse ruhsal sağlıklarını korumanın yanında, kendilerini çevreleyen doğal oluşumların gelişimini de sürdürmeyi ve zenginleştirmeyi başarmışlardır. Bu arada yeryüzü ile aralarındaki ilişkiyi de tanıma fırsatı bulmuşlardır.


Ley ağını tam anlamıyla kavramak için göz önüne alınması gereken iki büyük etken daha vardır.

Her şeyden önce yeryüzü, kendisinden yayılan enerji ve etkinlik ile aynı oranda enerjiye sahip tek tip ve durağan bir enerji küresi değildir. Farklı etkinlik düzeyleri ile farklı enerji duyarlılık ve yayılım merkezlerine sahiptir.


İkincisi, yeryüzü ve güneş sistemi çok daha büyük bir galaksinin ve evrensel sistemin parçalarıdır ve bu sistem içerisinde yeryüzünün varlığı ve gelişimi için hayati önem taşıyan sıkı ve duyarlı enerji ilişkileri yer alır.


Dolayısıyla ley ağı sadece insan biçimindeki yeryüzü ruhunun enerjisini taşımakla kalmaz, aynı zamanda yeryüzünün ve üzerinde yaşayanların gelişimi için gerekli olan galaksiye ait diğer güçlerin de alıcılığı ve dağıtımı görevini üstlenir. Galaksiye ait bu güçlerin en bilinenleri burçlar kuşağındaki takımyıldızlar ve güneş sisteminin diğer gezegenleriyle özdeşleşenlerdir; daha az bilinen ancak aynı oranda önem taşıyan bir diğeri de Pleiades, Büyük Ayı ve Sirius gibi yıldızlarla olan ilişkilerdir. Ancak gelen bu enerjilere duyarlılık ve tepki gösterenin yalnızca ley ağı olmadığını da eklemek gerekir; hem tekil hem çoğul yaşam biçimleri ve özellikle de insan yaşamı gelen bu enerjilere karşı aynı şekilde duyarlı ve tepkilidir.


Görüldüğü gibi ley ağı mineral, bitki, hayvan ve insan gibi oluşumların sahip olduğu güçle ortak çalışır. Her bitkinin ya da her hayvanın sahip olduğu enerji de dolayısıyla hem yeryüzündeki bitkiler aleminin ya da insanlar aleminin tümünün, hem de bir bütün olarak yeryüzünün genel enerji sisteminde yer alır. Dolayısıyla parçalar ve bütün arasında hayati ve devingen bir bağımlılık vardır; bu bağımlılık koşulsuz sevgi adını verdiğimiz bu yeni enerji niteliğini taşıyan yeryüzü ruhunun, sistemin tümü aracılığıyla insan biçimini almasıyla kendini belli eder. Bu karşılıklı bağımlılık aynı zamanda galaksiyi ve evreni de birleştirir.


The New Age, An Anthology of Essential Writings adlı kitaptan çeviren: Sema Özçallı


kaynak: bilyay.org.tr

Niçin yağmur yağıyor?



Herhalde siz de haberlerin sonunda hava durumunu merakla izliyorsunuzdur. Acaba yarın yağmur yağacak mı? Şemsiyemi yanıma alayım mı? Yağmur günlük yaşantımızın çok önemli bir parçasıdır. Bazı yerlerde kuraklıktan yağmur duasına çıkılırken, bazı yerlerde de caddelerde sandallarla dolaşılıp, sel basan evlerden, eşyaları kurtarmaya uğraşırlar. Peki nasıl oluyor da başımıza böyle göklerden sular geliyor?

Aslında mekanizma basit. Güneş ışığının etkisi ile yeryüzünden su buharlaşıyor, yani gaz haline geçiyor. Bu durumda havadan hafif olduğundan atmosferde yükseliyor. Yükseldikçe hava soğuyor ve hava basıncı azalıyor. Su buharı soğudukça havadaki toz parçacıklarına tutunarak su damlası haline dönüşüyor ve bunların milyonlarcası havada birleşerek gözümüze bulut olarak görünüyorlar. Bulutları oluşturan bu su damlacıkları hemen yakınlarındakilerle sürekli birleşiyorlar, büyüdükçe büyüyorlar, ağırlıkları artıyor, yeterli ağırlığa ulaşınca yer çekiminin etkisi ile yere düşmeye başlıyorlar. Yeryüzünden buharlaşıp, bulut oluşturup sonra yağmur olarak yeryüzüne dönen su buharının havada geçen bu macerası ortalama 8 gün sürüyor.

Ancak bulutun içindeki su damlacıklarının tümü yağmur olarak yeryüzüne inmiyor. Bir bulutun en fazla yarısı yağmur olarak yağabilir ve bu da normalde 30 dakika sürer ama bulut devamlı olarak yeniden oluştuğundan yağmur saatlerce, hatta günlerce sürebilir. Bu arada rüzgara bağlı olarak bulutlar devamlı hareket ettiklerinden yağmur çok geniş bir alana yağabilir. Bugüne kadar dünyamızda tespit edilmiş en yoğun yağış 26 Kasım 1970'de Guadaloupe'de olmuş, sadece bir dakikada 3.81 santimetre yağmur yağmıştır.

Atmosferde, yani başımızın üzerindeki havada 13 milyar ton su buharı bulunuyor. Bunun hepsinin bir anda yeryüzüne indiğini düşünebiliyor musunuz? Dünyamızda yağmurun çoğu, yani yüzde 78'i okyanusların üzerine yağıyor. Bu da çok normal, çünkü havanın içindeki su miktarının kaynağı hemen hemen aynı oranda okyanuslardan geliyor.

Yağmur damlalarının yarı-çapları 0.5 milimetreden 6.35 milimetreye kadar değişebiliyor. 5.0 milimetre yarı-çapındaki bir yağmur damlasının 1800 metre yükseklikteki bir bulutun çıkıp başınızın üstüne düşmesi için geçen zaman yaklaşık 3 dakikadır. Yani aslında şemsiyenizi açabilmeniz için yeterli süre vardır.

Suni yağmur yaratabilmek için günümüzde bazı teknolojiler geliştirildi ki, temeli su damlacıklarının yapışabilmesi için çekirdek görevi yapabilecek tozları bulutun içine gönderebilmektir. Bunun için bulut uçak veya helikopterden gümüş iyodür ile bombalanıyor. Bu işte de en iyi olan İsrailliler. Onlar bu yöntemle yağmur miktarını yüzde 13 oranında artırabilmişler. Yağmurun oluşabilmesi için ana etkenlerden biri olan toz parçacıklarının, yani hava kirliliğinin artması ise tam tersi etki yapıyor, bu durumda damlacıklar küçülüyor ve yağmur olarak yere düşmeyi başaramıyorlar.

alıntıdır.

Gazi Antep Hayvanat Bahçesi







 

Uydu

 

Uzaydaki yörüngeye hakim olma yarışı



Prof. Dr. John Zarnecki, uzay bilimleri profesörü, Gezegen ve Uzay Bilimleri Araştırma Enstitüsü, Açık Üniversite


Efsanevi bilimkurgu yazarı ve fütürist Arthur C. Clarke'ın, 1945'te Wireless World (Kablosuz Dünya) adlı dergide yayınlanan "Dünyadışı Yayınlar" makalesi, sabit yörüngeli uyduların dünyanın yörüngesine girip telekomünikasyon bağlantıları gibi çalışacaklarını savunuyordu. Clarke bu fikri hayata geçirmek için roket teknolojilerini, kablosuz iletişimi ve radarı birleştirmeyi hayal ediyordu. Uydunun icadı Clarke'a atfedilse de, kimilerine göre o dönemde uydu fikri zaten genel bilinçte yer alıyordu. Ne olursa olsun 12 yıl sonra ilk yapay uydu yörüngeye girdi ve Clarke'ın hayali gerçek oldu.


Sputnik 1 içinde bir radyo vericisinin bulunduğu, sadece 58 cm uzunluğunda boş bir çelik toptu, ama 4 Ekim 1957'de yeryüzünün yüzlerce kilometre üstünde dolanan radyosu yayına başlayınca, insanlık için yeni bir çağı, uzay çağını başlattı. Uydu başta düşünüldüğünden çok daha küçük bir cihazdı. Uydu göndermede ABD'yi geçmeye çalışan roket dahisi ve Sovyet uzay programının fikir babası Sergei Korolev, patronlarının isteğine uymayıp çok daha küçük ve basit olan Sputnik 1 uydusunu yaptı.


15 Mayıs 1957'deki ilk fırlatma denemesi, yan roketlerden birinde çıkan yangın yüzünden uçuşa 100 saniye kala fiyaskoyla sonuçlandı. Başarısızlıkla sonuçlanan yüzlerce

denemenin ardından Ruslar nihayet 4 Ekim 1957'de planlandığı gibi havalanan uyduları ile dünyanın yörüngesini ilk kez tam olarak dolandılar. Bunu da ABD'den önce gerçekleştirmiş oldular.


Fiyasko


ABD, Sovyetler Birliği'nin yaklaşmakta olan zaferinin farkında bile değildi. CIA, Sputnik 1'in o akşam tepelerinde dolandığını anladığında, programı önceden haber alamadığı için çılgına dönmüştü.


Sonraki iki ay içinde ABD atağa geçti. Planları, Vanguard TV3 roketiyle greyfurt büyüklüğünde bir uydu göndermekti, ama 6 Aralık günü yapılan fırlatmadan sadece iki saniye sonra roket alev alarak patladı. Uydu ateş topundan kaçmayı başardı ve kendini dinlemeye ayarlı radyolara sinyal vermeye başladı.


Utanç içindeki ABD'nin bu fiyaskoyu telafi etmesi için etkili bir atağa ihtiyacı vardı. ABD Uydu Komitesi üyeleri birkaç hafta önce özel bir kuruma ihtiyaçları olduğunu vurgulamıştı, bundan sekiz ay sonra da NASA kuruldu.


Roket Köpeği


Sputnik 1'in başarısından sonra Sovyet Başbakanı Nikita Kruşçev hemen Korolev'i çağırıp kutladı ve ona başka bir görev verdi: Yörüngeye başka bir şey göndermek. Korolev'in zaten kafasında Sputnik 2 fikri vardı ve tasarımı çoktan hazırdı. 3 Kasım 1957'de, ABD'nin Vanguard TV3 girişiminden bir ay kadar önce Sputnik 2 göğe yükseldi. Bir öncekinden büyük olan bu uydu çıplak gözle görülebiliyordu

ve gökyüzünde çizgi çizerken güneş ışığını yansıtıyordu. Bu uydunun en büyük özelliği ise yüküydü.


İçinde Laika vardı. Bu açık renk dişi köpek radyo vericisinin bulunduğu kürenin altındaki basınçlı bir modülün içindeydi. Açık renkli olması, uydudaki kameralarca gözlenip denetlenmesini kolaylaştırıyordu. Dişi olduğundan giysilerinin tasarımı daha basitti.


Sokakları dolaşırken bulunan bu melez köpek, uydunun Dünya yörüngesine girmesiyle beraber, uzay çağının ulusal ikonuna dönüşmüştü bile. Modüle, on gün sonra Laika'yı öldürmek üzere hazırlanan zehirli yiyecek konmuştu, ama işler yolunda gitmedi. Koruyucu yalıtım koptuğu ve ısı kontrol sistemi çöktüğü için, Laika kalkıştan sadece altı saat sonra sıcak ve basınç yüzünden hayatını kaybetti. Kamuoyunun bunu öğrenmesi için 45 yıl geçmesi gerekti. Ekipten Oleg Gazenko sonradan şöyle diyecekti: "Zaman geçtikçe bu duruma daha fazla üzülüyorum. Uçuştan, köpeğin ölümüne değecek kadar şey öğrenemedik."

ABD, uyduların işe yarar şeyler için kullanılması gerektiğine karar verdi. 31 Ocak 1958'de sonunda Explorer 1 uydusunu gönderdi. Uydunun içinde ısı sensörü, parçacık dedektörü, uyduyla çarpışan herhangi bir göktaşının sesini kaydetmek için bir de mikrofon vardı. Jet Fırlatma Laboratuvarı'ndan William Pickering, Wernher von Braun ve James Van Allen ertesi sabah basın toplantısında coşkulu bir şekilde alkışlandı.


1960'larda uydular çeşitli görevleri yerine getirmek üzere tasarlandı. Mayıs 1960'ta başlayan Project Echo iletişim için radyo sinyallerinin yön değiştirmesini test etti. İlki 28 Şubat 1959'da uzaya gönderilen Discoverer uyduları casus uçaklarının yerini alarak "gökyüzündeki gözler" oldular.


Bu yeni bir iletişim ve gözetleme çağının başlangıcıydı.

Nitekim uzay çağında uzay yarışı başlamıştı.


Not: Dünyayı değiştiren 100 fikir kitabından alınmıştır.


ATASÖZLERİ - B

 

- Bağa bak üzüm olsun, yemeye yüzün olsun. 

- Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur. 

- Bakmakla usta olunsa (öğrenilse) köpekler (kediler) kasap olurdu (kasaplığı öğrenirdi). 

- Balık baştan kokar. 

- Balım olsun, sinek Bağdat’tan gelir. 

- Balı, parmağı uzun olan yememiş (yemez), kısmeti olan yemiş ( yer). 

- Barutla ateş, bir yerde durmaz (olmaz). 

- Başa gelen çekilir. 

- Başını acemi berbere teslim eden, pamuğunu cebinden eksik etmez (etmesin). 

- Baş yastığı baş derdini bilmez. 

- Bez alırsan Musul’dan, kız alırsan asilden. 

- Bıçak yarası unutulur ama, dil yarası unutulmaz. 

- Bilmemek ayıp değil, sormamak ayıp. 

- Bin dost az, bir düşman çok. 

- Bin nasihattan bir musibet yeğdir. 

- Bir baş soğan bir kazanı kokutur. 

- Bir elin nesi var, iki elin sesi var. 

- Bir elinin verdiğini öbür elin duymasın. 

- Bir fincan (acı) kahvenin kırk yıl hatırı (hakkı) vardır. 

- Bir korkak bir orduyu bozar. 

- Bir kötünün yedi mahalleye zararı vardır. 

- Bir selam bir hatır yapar. 

- Bol bol yiyen, bel bel bakar. 

- Bugünkü (akşamın) işini yarına (sabaha) koyma (bırakma). 

- Buğday ekmeğin yoksa, buğday (tatlı, faideli) dilin de mi yok? 

- Bülbülü altın kafese koymuşlar “ah vatanım” demiş. 

- Bülbülün çektiği dili belasıdır. 

- Büyük lokma ye, büyük söyleme. 


Gazi Antep Hayvanat Bahçesi







 

DÎNİ SÖZLÜK “M”

  MEFHAR-İ MEVCÛDÂT:   Mahlûkâtın (yaratılmışların) övündüğü Muhammed aleyhisselâm.   Mefhar-i mevcûdât efendimizin, güzel huylarınd...