24 Eylül 2021 Cuma

Niçin yağmur yağıyor?



Herhalde siz de haberlerin sonunda hava durumunu merakla izliyorsunuzdur. Acaba yarın yağmur yağacak mı? Şemsiyemi yanıma alayım mı? Yağmur günlük yaşantımızın çok önemli bir parçasıdır. Bazı yerlerde kuraklıktan yağmur duasına çıkılırken, bazı yerlerde de caddelerde sandallarla dolaşılıp, sel basan evlerden, eşyaları kurtarmaya uğraşırlar. Peki nasıl oluyor da başımıza böyle göklerden sular geliyor?

Aslında mekanizma basit. Güneş ışığının etkisi ile yeryüzünden su buharlaşıyor, yani gaz haline geçiyor. Bu durumda havadan hafif olduğundan atmosferde yükseliyor. Yükseldikçe hava soğuyor ve hava basıncı azalıyor. Su buharı soğudukça havadaki toz parçacıklarına tutunarak su damlası haline dönüşüyor ve bunların milyonlarcası havada birleşerek gözümüze bulut olarak görünüyorlar. Bulutları oluşturan bu su damlacıkları hemen yakınlarındakilerle sürekli birleşiyorlar, büyüdükçe büyüyorlar, ağırlıkları artıyor, yeterli ağırlığa ulaşınca yer çekiminin etkisi ile yere düşmeye başlıyorlar. Yeryüzünden buharlaşıp, bulut oluşturup sonra yağmur olarak yeryüzüne dönen su buharının havada geçen bu macerası ortalama 8 gün sürüyor.

Ancak bulutun içindeki su damlacıklarının tümü yağmur olarak yeryüzüne inmiyor. Bir bulutun en fazla yarısı yağmur olarak yağabilir ve bu da normalde 30 dakika sürer ama bulut devamlı olarak yeniden oluştuğundan yağmur saatlerce, hatta günlerce sürebilir. Bu arada rüzgara bağlı olarak bulutlar devamlı hareket ettiklerinden yağmur çok geniş bir alana yağabilir. Bugüne kadar dünyamızda tespit edilmiş en yoğun yağış 26 Kasım 1970'de Guadaloupe'de olmuş, sadece bir dakikada 3.81 santimetre yağmur yağmıştır.

Atmosferde, yani başımızın üzerindeki havada 13 milyar ton su buharı bulunuyor. Bunun hepsinin bir anda yeryüzüne indiğini düşünebiliyor musunuz? Dünyamızda yağmurun çoğu, yani yüzde 78'i okyanusların üzerine yağıyor. Bu da çok normal, çünkü havanın içindeki su miktarının kaynağı hemen hemen aynı oranda okyanuslardan geliyor.

Yağmur damlalarının yarı-çapları 0.5 milimetreden 6.35 milimetreye kadar değişebiliyor. 5.0 milimetre yarı-çapındaki bir yağmur damlasının 1800 metre yükseklikteki bir bulutun çıkıp başınızın üstüne düşmesi için geçen zaman yaklaşık 3 dakikadır. Yani aslında şemsiyenizi açabilmeniz için yeterli süre vardır.

Suni yağmur yaratabilmek için günümüzde bazı teknolojiler geliştirildi ki, temeli su damlacıklarının yapışabilmesi için çekirdek görevi yapabilecek tozları bulutun içine gönderebilmektir. Bunun için bulut uçak veya helikopterden gümüş iyodür ile bombalanıyor. Bu işte de en iyi olan İsrailliler. Onlar bu yöntemle yağmur miktarını yüzde 13 oranında artırabilmişler. Yağmurun oluşabilmesi için ana etkenlerden biri olan toz parçacıklarının, yani hava kirliliğinin artması ise tam tersi etki yapıyor, bu durumda damlacıklar küçülüyor ve yağmur olarak yere düşmeyi başaramıyorlar.

alıntıdır.

Gazi Antep Hayvanat Bahçesi







 

Uydu

 

Uzaydaki yörüngeye hakim olma yarışı



Prof. Dr. John Zarnecki, uzay bilimleri profesörü, Gezegen ve Uzay Bilimleri Araştırma Enstitüsü, Açık Üniversite


Efsanevi bilimkurgu yazarı ve fütürist Arthur C. Clarke'ın, 1945'te Wireless World (Kablosuz Dünya) adlı dergide yayınlanan "Dünyadışı Yayınlar" makalesi, sabit yörüngeli uyduların dünyanın yörüngesine girip telekomünikasyon bağlantıları gibi çalışacaklarını savunuyordu. Clarke bu fikri hayata geçirmek için roket teknolojilerini, kablosuz iletişimi ve radarı birleştirmeyi hayal ediyordu. Uydunun icadı Clarke'a atfedilse de, kimilerine göre o dönemde uydu fikri zaten genel bilinçte yer alıyordu. Ne olursa olsun 12 yıl sonra ilk yapay uydu yörüngeye girdi ve Clarke'ın hayali gerçek oldu.


Sputnik 1 içinde bir radyo vericisinin bulunduğu, sadece 58 cm uzunluğunda boş bir çelik toptu, ama 4 Ekim 1957'de yeryüzünün yüzlerce kilometre üstünde dolanan radyosu yayına başlayınca, insanlık için yeni bir çağı, uzay çağını başlattı. Uydu başta düşünüldüğünden çok daha küçük bir cihazdı. Uydu göndermede ABD'yi geçmeye çalışan roket dahisi ve Sovyet uzay programının fikir babası Sergei Korolev, patronlarının isteğine uymayıp çok daha küçük ve basit olan Sputnik 1 uydusunu yaptı.


15 Mayıs 1957'deki ilk fırlatma denemesi, yan roketlerden birinde çıkan yangın yüzünden uçuşa 100 saniye kala fiyaskoyla sonuçlandı. Başarısızlıkla sonuçlanan yüzlerce

denemenin ardından Ruslar nihayet 4 Ekim 1957'de planlandığı gibi havalanan uyduları ile dünyanın yörüngesini ilk kez tam olarak dolandılar. Bunu da ABD'den önce gerçekleştirmiş oldular.


Fiyasko


ABD, Sovyetler Birliği'nin yaklaşmakta olan zaferinin farkında bile değildi. CIA, Sputnik 1'in o akşam tepelerinde dolandığını anladığında, programı önceden haber alamadığı için çılgına dönmüştü.


Sonraki iki ay içinde ABD atağa geçti. Planları, Vanguard TV3 roketiyle greyfurt büyüklüğünde bir uydu göndermekti, ama 6 Aralık günü yapılan fırlatmadan sadece iki saniye sonra roket alev alarak patladı. Uydu ateş topundan kaçmayı başardı ve kendini dinlemeye ayarlı radyolara sinyal vermeye başladı.


Utanç içindeki ABD'nin bu fiyaskoyu telafi etmesi için etkili bir atağa ihtiyacı vardı. ABD Uydu Komitesi üyeleri birkaç hafta önce özel bir kuruma ihtiyaçları olduğunu vurgulamıştı, bundan sekiz ay sonra da NASA kuruldu.


Roket Köpeği


Sputnik 1'in başarısından sonra Sovyet Başbakanı Nikita Kruşçev hemen Korolev'i çağırıp kutladı ve ona başka bir görev verdi: Yörüngeye başka bir şey göndermek. Korolev'in zaten kafasında Sputnik 2 fikri vardı ve tasarımı çoktan hazırdı. 3 Kasım 1957'de, ABD'nin Vanguard TV3 girişiminden bir ay kadar önce Sputnik 2 göğe yükseldi. Bir öncekinden büyük olan bu uydu çıplak gözle görülebiliyordu

ve gökyüzünde çizgi çizerken güneş ışığını yansıtıyordu. Bu uydunun en büyük özelliği ise yüküydü.


İçinde Laika vardı. Bu açık renk dişi köpek radyo vericisinin bulunduğu kürenin altındaki basınçlı bir modülün içindeydi. Açık renkli olması, uydudaki kameralarca gözlenip denetlenmesini kolaylaştırıyordu. Dişi olduğundan giysilerinin tasarımı daha basitti.


Sokakları dolaşırken bulunan bu melez köpek, uydunun Dünya yörüngesine girmesiyle beraber, uzay çağının ulusal ikonuna dönüşmüştü bile. Modüle, on gün sonra Laika'yı öldürmek üzere hazırlanan zehirli yiyecek konmuştu, ama işler yolunda gitmedi. Koruyucu yalıtım koptuğu ve ısı kontrol sistemi çöktüğü için, Laika kalkıştan sadece altı saat sonra sıcak ve basınç yüzünden hayatını kaybetti. Kamuoyunun bunu öğrenmesi için 45 yıl geçmesi gerekti. Ekipten Oleg Gazenko sonradan şöyle diyecekti: "Zaman geçtikçe bu duruma daha fazla üzülüyorum. Uçuştan, köpeğin ölümüne değecek kadar şey öğrenemedik."

ABD, uyduların işe yarar şeyler için kullanılması gerektiğine karar verdi. 31 Ocak 1958'de sonunda Explorer 1 uydusunu gönderdi. Uydunun içinde ısı sensörü, parçacık dedektörü, uyduyla çarpışan herhangi bir göktaşının sesini kaydetmek için bir de mikrofon vardı. Jet Fırlatma Laboratuvarı'ndan William Pickering, Wernher von Braun ve James Van Allen ertesi sabah basın toplantısında coşkulu bir şekilde alkışlandı.


1960'larda uydular çeşitli görevleri yerine getirmek üzere tasarlandı. Mayıs 1960'ta başlayan Project Echo iletişim için radyo sinyallerinin yön değiştirmesini test etti. İlki 28 Şubat 1959'da uzaya gönderilen Discoverer uyduları casus uçaklarının yerini alarak "gökyüzündeki gözler" oldular.


Bu yeni bir iletişim ve gözetleme çağının başlangıcıydı.

Nitekim uzay çağında uzay yarışı başlamıştı.


Not: Dünyayı değiştiren 100 fikir kitabından alınmıştır.


ATASÖZLERİ - B

 

- Bağa bak üzüm olsun, yemeye yüzün olsun. 

- Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur. 

- Bakmakla usta olunsa (öğrenilse) köpekler (kediler) kasap olurdu (kasaplığı öğrenirdi). 

- Balık baştan kokar. 

- Balım olsun, sinek Bağdat’tan gelir. 

- Balı, parmağı uzun olan yememiş (yemez), kısmeti olan yemiş ( yer). 

- Barutla ateş, bir yerde durmaz (olmaz). 

- Başa gelen çekilir. 

- Başını acemi berbere teslim eden, pamuğunu cebinden eksik etmez (etmesin). 

- Baş yastığı baş derdini bilmez. 

- Bez alırsan Musul’dan, kız alırsan asilden. 

- Bıçak yarası unutulur ama, dil yarası unutulmaz. 

- Bilmemek ayıp değil, sormamak ayıp. 

- Bin dost az, bir düşman çok. 

- Bin nasihattan bir musibet yeğdir. 

- Bir baş soğan bir kazanı kokutur. 

- Bir elin nesi var, iki elin sesi var. 

- Bir elinin verdiğini öbür elin duymasın. 

- Bir fincan (acı) kahvenin kırk yıl hatırı (hakkı) vardır. 

- Bir korkak bir orduyu bozar. 

- Bir kötünün yedi mahalleye zararı vardır. 

- Bir selam bir hatır yapar. 

- Bol bol yiyen, bel bel bakar. 

- Bugünkü (akşamın) işini yarına (sabaha) koyma (bırakma). 

- Buğday ekmeğin yoksa, buğday (tatlı, faideli) dilin de mi yok? 

- Bülbülü altın kafese koymuşlar “ah vatanım” demiş. 

- Bülbülün çektiği dili belasıdır. 

- Büyük lokma ye, büyük söyleme. 


Gazi Antep Hayvanat Bahçesi







 

23 Eylül 2021 Perşembe

SOSYAL YAŞAMIN MÜKEMMEL ÖRNEKLERİ

 İnsanoğlu Dünya’da ve hatta Kainatta olan her varlığa ve olaylara genelde kendi gözlüğüyle ve bakış açısıyla bakar. Bu da olaylara ve diğer canlılara karşı benmerkezli bir bakış açısı oluşturmasına neden olur. Her canlının dünyayı ve olayları kendisi gibi görüp algıladığı yanılgısına düşmesine sebep olur. Yine genel kanıyla Dünyanın en akıllı, en sosyal, en ileri varlığının kendisi olduğunu, diğer canlıların tekdüze bir yaşamı olduğunu, doğar, yaşar, ölür tekdüzeliğinde bir çizgiye oturtma hatasına düşer. 

Dünya üzerindeki canlıların büyük çoğunluğu kendi yapılarına göre sosyal bir düzen içinde yaşamaktadırlar. Hayatta kalmak ve türün devamı için bir arada yardımlaşarak yaşamayı gerektirmektedir. İnsanoğlu’da bir arada yaşama ve yardımlaşıp dayanışma sonucunda bu günkü medeniyet düzeyine ulaşmıştır. Sosyal barışı genelde kuramamış, her daim bireylerin ve birimlerin içsel ihtiras ve hırsları neticesinde barış her zaman bozulmuştur. 

Birlikte yaşayarak insanların kurduğu düzenden daha mükemmelini oluşturmuş canlılardan karıncalar hayret ve takdirle müşahade edilmesi gereken canlılardır. Yüzbinlercesi hatta milyonlarcası bir arada yaşamasına rağmen ne bir isyan hareketi ne de bir yönetim zafiyeti görülür. Belki büyük çoğunluğumuzun kaale bile almadığı veya evlere dadanan baş belası böcekler olarak gördüğü bu küçük yaratıkların insanı hayrete düşürecek ve kıskandıracak kadar mükemmel bir sosyal düzenleri vardır. Bir tanesi bile “ben bugün çok çalıştım, biraz dinleneyim” ya da “hep ben çalışıyorum, yeter artık birazda başkası çalışsın” demezler. İnsanlar zaruri olan durumlarda bile bir işi sonuna kadar sürdürebilecek iradeyi çoğu zaman kullanamazlar. Oysa karıncalar itirazsız büyük bir çaba ve irade ile yaptıkları işi mutlaka sonuçlandırırlar. Karınca topluluklarının (kolini) bu derece dayanışma içinde olması, insanlar için ibret alınması ve üzerine düşünülmesi gereken bir husustur. Sadece kendi çıkarlarını düşünen ve çıkarları uğruna diğer bireylerin haklarına fütursuzca tecavüz edebilen insanlara göre, karıncaların bu özverili, benmerkezcilikten uzak ve bireyi değil toplumu düşünen yaşam şekilleri çok daha ahlaki bir yapıdadır. Karıncalar aralarında kraliçe, savaşçı, bahçıvan, çocuk bakıcısı, amele, temizlikçi gibi statülere (kast) ayrılıyor; her bir karınca görevinin gereği olarak belli konuda uzmanlaşıyor. Karıncaların diğer canlıları kıskandırarak görev bölüşümü ve toplum örgütlenmeleri bireylerin yaşları ve cinsiyetlerine göre bir hiyerarşik düzende işliyor ve hiçbir birey veya kast kendi görevini aksatmıyor. Ölümü pahasına da olsa üzerine aldığı görevi yerine getirmek için hiçbir fedakarlıktan kaçınmıyor. Daha genç olan bireyler yuvada kalıp çocukların bakım işini üstlenirken, yaşlılarda yuvanın korunması ve besin temin etme gibi işlerle ilgileniyorlar. Kraliçe, kış uykusundan uyandığında hava sıcaklığı müsait olmadığından sadece kısır dişi askerler ve erkek karıncalar doğurur. Hava ısındıkça kendisine işçiler tarafından kastların eksikleri rapor edilir ya da kendisi bizzat yuvayı dolaşarak eksikleri belirler ve ona göre kız evlat, tahıl ezici veya savaşçı gibi kastlarda ihtiyaç hasıl olan yerlere göre yumurta yapıyor. Karıncaların birbirleri arasındaki iletişim yetenekleri de detaylı incelenmesi gereken apayrı bir konudur. Karıncalar iletişimde ses ve kokuyu mükemmel olarak kullanırlar ve sayıları yüzbinlerden milyona varan kolonilerde iletişim konusunda bir aksaklık olmadan hayatlarını idame ettirirler. İnsanoğlunun iletişim konusunda hala mükemmeli yakalayamadığını, aynı dili konuşsalar bile anlaşamadıklarını görünce milyonlarca karıncanın kullandığı sistemin bizlere örnek olup yeni çığırlar açabileceğini daha iyi idrak ederiz. Karıncalar kimyasal salgılar aracılığıyla alarm verebiliyor ve besinlerin yerini birbirlerine bildirebiliyorlar. Bu kimyasal iletişim sistemini tehlike anında devreye sokuyorlar ve bu alarmı algılayan karıncalar larvaları kapatarak kentin daha güvenli alt bölümündeki tünellerine kaçıyorlar. Muhafızlar ise bu anda yuva ağzında savunma durumuna geçiyor yani her birey ne yapması gerektiğini çok iyi biliyor. İdrak ve düşünceden yoksun bir canlının bu derece mükemmel bir iletişimde organize olabilmesi çok manidar bir olay. Karınca feromenleri üzerinde yapılan araştırmalar, tüm sinyallerin koloninin ihtiyaçlarına göre salgılandığı saptanmıştır. Feromenin yoğunluğu durumun aciliyetine göre değişmektedir. Her koloninin kendine has kokusu vardır. Diğer cinslerin bu kokular sayesinde ayrılırlar. Eğer gelen aynı cinsten fakat farklı kolonidense yuvaya kabul edilir fakat koloninin kokusunu elde edinceye kadar daha az yiyecek verilir. Koku iletişimi besin kaynağı bildirmede ve yuvaya taşıma iletişiminde de mükemmel işler görür. Besin kaynağını bulan karınca kursağını doldurarak yuvaya dönerken kısa aralıklarla karnını yere sürterek kimyasal bir koku bırakır. Yuvaya girince besinin yerini diğer arkadaşlarına bildirmek için kısa süren hızlı bir tur atar. Bunu 3 ile 16 kez yaparak arkadaşlarının onunla bağlantıda olmasını sağlar. Besinin yerini haber alan diğer karıncalar kokuyla işaretlenmiş yoldan giderek kolayca hedefe ulaşırlar.

 Yaşamın devamı için diğer canlıları kullanma sadece insanoğluna has bir durum değildir. Karıncalarda bu konuda epey uzman sayılırlar yuvalarında mantar yetiştirdikleri gibi insanların inek, koyun, keçi yetiştirdikleri gibi mandıra kurup hayvan yetiştirirler. Yaprak kesici(atta) karıncaları yaprakları mantar üretiminde kullanırlar. Vücutlarında bitkilerde bulunan selülozu sindirebilecek enzimler olmadığından yaprakları yiyemezler. İşçi karıncalar bu yaprakları çiğneyerek bir yığın haline getirip yeraltındaki odalarda bunların üzerinde mantar yetiştirirler ve bu mantarlardan gerekli proteini alırlar. Tükrüklerinde bulunan bir antibiyotik sayesinde zararlı mantar oluşumunu engellerler. Hasatçı karınca türü de yuvaya getirdikleri tohumları ağızlarında ezerek karıca ekmeği imal ederler. Hayvan besleme konusunda da insandan aşağı kalır değillerdir. Yaprak biti, yapraklardan emdiği özü bal tabir edilen bir sıvıya dönüştürür. Karıncalar bu balı çok severler ve onlar için çok besleyicidir. Bal elde etmek için yaprak biti besler ve insanların kendi hayvanlarını dış tehlikelere karşı koruduğu gibi bu bitleri özenle korurlar. Aynı özeni bitlerin yavruları içinde gösterirler. Soyun devamı için gösterilen fedakarlık açısından insandan ileri de olduklarını söyleyebiliriz. 

Erkek karıncaların başlıca görevi kraliçe karıncayla çiftleşmek gelecek nesillerin oluşumunu sağlayacak spermleri kraliçeyi aktarmaktır. Çiftleşmeden sonra erkek karıncalar ölürler. Karıncalar yaratıldığından günümüze kadar ve bundan sonra kıyamete kadar bu olay böyle devam edecektir. Fakat hiçbir erkek karınca öleceğini bildiği halde bundan asla vazgeçmez. Geçmişte böyle olmuştur, şimdi yine aynı fedakarlığı göstermektedirler ve gelecekte aynı olay vukuu bulacaktır. Böyle bir fedakarlığı insanlarda tereddütsüz görebilir miyiz acaba? Allah’ın kusursuz bir düzen ve intizamda yarattığı bu canlılar bizlerde eksik olan bazı hasletleri  açıkça haykırıyorlar. 


İsmail Körpe

Ley Hatlarının Oluşum Kaynağı

 Yerkürenin yüzeye yakın katmanlarında, örneğin dıştan ilk 400 km’sinde etkin olduğu düşünülen ama yeryüzüne yaklaştıkça şiddetinin arttığı bilinen, en az 11 adet dönel elektrik alanların ve dolayısı ile bu alanların indüklediği elektrik akımlarının varlığını ölçerek biliyoruz. Bu dönel alanların büyüklükleri yaklaşık olarak onar milyon km² dir. Bu akımlar;

—————————————–

-atmosferdeki iyonosferden elektromagnetik olarak,

-artı eksi 80 derece paralelleri civarında oluşan Aurora Borealis ve Aurora Australis boşalmalarından statik elektrik olarak,

-Yerkabuğunda 100 km ila 300 km derinlikler arasındaki yarı ergimiş gibi hareketli olan Astenosfer katmanının, konsentrasyon farklarının indüklediği yer altı foucoult akımlarından,

-Borneo + Kongo + Amazon yağmur ormanlarındaki yıldırım deşarjlarından oluşan elektrostatik yük kazanımlarından ve

-hidroelektrik, termik, rüzgar ve nükleer santraların geri dönen enerji topraklamalarından …. Beslenir.

-Bunlara, tam deprem anında kopma gerilmesine ulaşan kuvars kristalli kayaçların piezoelektrik deşarjları da ilave olur.

——————————————


İşte bu doğal doğru akımlar “Tellürik Akımları”nı, bu doğal akımların rezonans periyodlarda salınım yapması ise doğal “Deplasman Akımları”nı, bu salınan akımların rotasyonelinde oluşan ikincil alanlara ise Magnetotellürik alanlar adı verilir. Bunlardan yararlanılarak Jeofiziksel ölçüm teknikleri geliştirilmiştir. Salınım olayının nedeni ise iyonosferdeki hidromagnetik parçacık tuzaklanmasıdır.


Bu doğal tek yönlü ve çift yönlü olabilen akımlar, sonuçta elektrik akımları olup, içinden geçtiği ortamın doğal elektriksel direncine karşı ilerler. Bu yüzden Yerkabuğu içerisinde salınan ya da akan bu akımlar, su gibi en kolay akabilecekleri yolu seçerler. Yani alınan yolun uzunluğu önemli olmayıp kolaylığı daha önemlidir. Bu yüzden Tellürik akımlar ve Deplasman akımları, iletkenliği çevresine göre daha yüksek, ya da direnci çevresine göre daha düşük olan yolları seçerler. Yani kanalize olurlar. Bu kanallar genellikle içerisinde bol metal oksitler bulunan kayaçları, bol tuzlu su içeren kayaçları ve tabiidir ki maden yataklarını takip ederler.


kaynak: yapiworld.com

DÎNİ SÖZLÜK “M”

  MEFHAR-İ MEVCÛDÂT:   Mahlûkâtın (yaratılmışların) övündüğü Muhammed aleyhisselâm.   Mefhar-i mevcûdât efendimizin, güzel huylarınd...