22 Eylül 2021 Çarşamba

Nâmık Kemal

 Tanzimat edebiyatının meşhur gazeteci, siyâsetçi, şâir ve yazarı. 21 Aralık 1840’ta Tekirdağ’da doğdu. 1889’da mutasarrıflık yaptığı Sakız Adasında öldü. Bolayır’a gömüldü. Yenişehirli Mustafa Âsım Beyin oğlu, Râtib bin Osman Paşanın torunudur. Anası Fatma Zehra hanım, Arnavut’tur.

Küçük yaşta, anasını kaybetti. Çocukluk ve ilk gençlik çağı, anasının babası Abdüllatif Paşanın yanında geçti. Abdüllatif Paşa, kaymakam ve vâli olarak devamlı dolaştığı için, dedesinin yanında kalan Nâmık Kemâl, düzenli bir öğretim görmedi. Önce husûsî dersler aldı. Daha sonra kendi kendini yetiştirmeye çalıştı. Dedesiyle 12 yaşında, önce Kars’a, bir yıl sonra da Sofya’ya gitti. 18 yaşına kadar burada kaldı. İlk şiirlerini burada yazdı. Tasavvufla ilgilendi. Evlenmesi de burada oldu.


1858’de İstanbul’a geldi. Divan Edebiyatı geleneğini devam ettiren şâirlerle tanıştı. Leskofçalı Gâlib Beyle yakın dostluk kurdu, ondan etkilendi. Bu etki, divan tarzı şiirlerinde, hayâtının sonuna kadar sürdü. 1861’de aynı şâirin başkanlığında kurulmuş olan, Encümen-i Şuarâ’da yer aldı. 1862’de Tercüme odasına girdi. Burada, batı hayranı kimselerle tanıştı.


Fransızca öğrenmeye ve Tasvir-i Efkâr’da yazılar yazmaya başladı. Şinâsi, Paris’e gidince, Tasvir-i Efkâr’ı Nâmık Kemâl’e bıraktı. Nâmık Kemâl, gazetecilikle berâber siyâsete de atılmış oldu. Gerek iç ve dış olaylar hakkındaki sert, olumsuz tenkit yazıları; gerekse Jön Türkler veya Genç Osmanlılar diye bilinen gizli ihtilâl cemiyetine üye olması, hükümeti harekete geçirdi. Gazetesi kapatılan yazar, Erzurum vâli muavinliğine tâyin edildiyse de oraya gitmedi.


Mısırlı Prens Mustafa Fâzıl Paşa, Avrupa’da Jön Türkleri destekleyeceğini bildirince Nâmık Kemâl, Ziyâ Paşa, Ali Suâvi ve diğerleriyle berâber Paris’e kaçtı. Bunlar önce Paris’te Muhbir, sonra Londra’da Hürriyet’i çıkararak yurtdışından hükümete muhâlefete devam ettiler.


1870’te İstanbul’a dönünce, arkadaşlarıyla İbret gazetesini çıkarmağa başladı. Az sonra İbret kapatıldı ve mutasarrıf olarak Gelibolu’ya gönderildi. Kısa zamanda azledildi. Tekrar İstanbul’a dönerek İbret’in başına geçti. Gazete tekrar kapatılınca tiyatro ile ilgilenmeğe başladı. Güllü Agop’un Gedikpaşa’daki tiyatrosunda, 1 Nisan 1873 gecesi oynanan Vatan Yahut Silistre piyesinde çıkan siyâsî olaylar neticesi, İbret gazetesi bir daha çıkmamak üzere kapatıldı.


Nâmık Kemâl, Kıbrıs Magosa’da ikâmete mecbur edildi. Burada 38 ay kaldı. Abdülazîz Hanın tahttan indirilmesi üzerine, siyâsî mahkûmlar için çıkarılan aftan istifâde ederek İstanbul’a döndü. Magosa hayâtı, yazar için rahat ve verimli geçti. Burada serbestçe dolaşabiliyor, dışarısıyla mektuplaşabiliyor, ziyâretçilerini ağırlayabiliyordu. Roman, tiyatro, târih ve tenkide dâir birçok eserini Magosa’da yazdı. Edebî çalışmalara ayıracak en çok zamânı burada bulabildi.


Tahta, Beşinci Murâd geçmişti. Yazar 1876’da sürgün dönüşü İstanbul’da bir kahraman gibi karşılandı. İkinci Abdülhamid Han tahta çıkınca Nâmık Kemâl’i, önce Şurâ-yı devlet üyesi yaptı, sonra Kânûn-i Esâsî’yi hazırlayacak komisyona tâyin etti. Nâmık Kemâl, bir sözünden dolayı suçlu bulunarak, önce altı ay hapis, sonra beş bin kuruş maaşla Midilli Adasında ikâmete mecbur edildi. İki buçuk yıl sonra aynı adaya mutasarrıf yapıldı. Buradan Rodos (1884-1887), daha sonra da Sakız mutasarrıflığına tâyin edildi. Bir pazar günü orada öldü. Vasiyeti gereği, mezarı Bolayır’dadır.


Nâmık Kemâl, Osmanlı Devletinin son devresinde yaşadı. Tanzimat prensiplerini Osmanlı Devleti için kurtuluş reçetesi olarak gören batı kültürü hayranı Şinâsi, Ziyâ Paşa gibi yazarlarla beraber bu prensipleri savundu; bunların yerleşmesine ve yayılmasına çalıştı. Heyecanlı, kavgacı mizacı, akıcı, parlak üslûbu ile, diğer Tanzimat yazarlarından daha fazla tanındı. Kendinden sonra gelen yazarları etkiledi. Şinâsi ile tanışıncaya kadar divan tarzında şiirler yazdı; tasavvufa meyletti; siyâsetten uzak durdu.


Fransızca öğrenmesi ve Şinâsi ile tanışması hayâtında bir dönüm noktası oldu. Bu devrede Nâmık Kemâl, kaynağını Fransız ihtilâlinden alan yeni düşüncelerin, edebiyat, siyâset ve sosyal hayatta ateşli bir savunucusu olarak hareketli bir hayat yaşadı. Avrupaî düşüncelerin bayraktârlığını yaptı ve batı yanlısı kimselerin gözünde kahramanlaştı.


Nâmık Kemâl, bütün Tanzîmat yazarları gibi, ne sistemli bir fikir adamı, ne bir fikir çilesi mahsûlü, kendine mahsus düşünceleri olan bir mütefekkir, ne de büyük bir sanatçıdır. Aslında vatan şâiri oluşu bile ikinci plânda kalır. Hizmet için Erzurum’a gitmeyip yurt dışına kaçması bunun açık bir delîlidir.


Her şeyden önce gazeteci ve politikacıdır. Sonradan öğrendiği Fransızca’sıyla batı kültürünü tam mânâsıyla öğrenip hazmetmemiştir. Siyâsî, sosyal ve edebî bir ihtilâlci (devrimci), Avrupa hayranı, bir taklitçidir. Görüşlerinin çoğu 18. yüzyıl Fransız filozoflarından ve romantiklerinden aktarmadır. İlim, fen, teknik ve kültürde gelişme modeli İngiltere; siyâsî yönetim modeli ise Fransız meşrûtî teşkilâtıdır. Siyâsî düşüncelerini gerçekleştirmek için İtalyan Karbonari derneğinin tüzüğü esas alınarak kurulan Jön Türkler veya Genç Osmanlılar isimli gizli ihtilâl cemiyetine girmiş, onun en ileri gelen üyelerinden olmuştur. Zâten, kendisi de tanınmış masonlardandı.


Fransız edebiyatının üstünlüğünü kabul etti. Osmanlı edebiyatı yerine Fransız edebiyatı etkisinde, onun benzeri bir edebiyat kurmağa çalıştı. Bu akımın en şöhretli temsilcisi, öncüsü oldu. Bu yönde bir kadrolaşma hareketine girişti. Genç yazarları bu doğrultuda etkiledi. Fransız edebiyatı tarzında ilk meşhur edebî örnekleri verdi. Bir taraftan yeni fikirleri yaymaya çalışırken, bir taraftan da klâsik (divan) edebiyatına çok şiddetli hücumlarda bulundu. Onu gözden düşürmeğe, yıkmağa çalıştı. Edebiyatı, yeni fikirlerin propaganda aracı olarak kullandı.


“Sanat cemiyet içindir” görüşü eserlerine hâkimdir. Bütün yazılarında gelişme, vatanseverlik, hürriyet, meşrutiyet, siyâsî bağımsızlık, Osmanlıcılık, İslâmcılık, maârif, iktisat, kahramanlık gibi sosyal konular üzerinde durdu. Vatan, millet, milliyet, hürriyet kelimelerini, bugünkü, Fransız ihtilâlinden doğmuş mânâlarıyla ilk defâ kullandı. (Eskiden vatan, millet, hürriyet kelimeleri başka manâlarla kullanılırdı. Millet “din, mezhep, bir dine bağlı insan topluluğu”, hür kelimesi ise “azad edilmiş köle veya köle olmayan” mânâsına gelirdi.) Bir taraftan gazetelerde günlük siyâsî ve sosyal konulardaki görüşlerini işlerken, bir taraftan da aynı konu ve temaları, edebî eserlerde dile getirdi. Bu faaliyetlerin geniş halk kitlelerinde etkili olabilmesi için, diğer Tanzimat yazarlarıyla berâber dil ve ifadenin sadeleşmesine gayret etti.


Şiirin yanısıra tenkit, biyografi, tiyatro, roman, târih ve makale türlerinde eserler verdi. Eserlerinin sayısı yirmi civarındadır. Eserlerinde, bilhassa şiirlerinde, şekil olarak pek bir yenilik olmamakla berâber muhtevâ (konu ve tema) değişiklikleri yaptı. Genelde aruz veznini, sâdece bir iki şiirinde ise hece veznini kullandı. Fakat genç yazarlara hece veznini ve yeni nazım şekilleri kullanmağı tavsiye etti. Şâir olarak asıl başarısı, divan tarzında yazdığı şiirlerdedir. Bunlar, kendinden sonra kitap şeklinde yayınlandı.


Edebî tenkitlerinde kavgacı bir mizaca sâhiptir. Tenkitleri, yapıcı bir tenkit anlayışından uzaktır. Bunları, eskiyi kötüleme ve yenilik taraftarlarını müdafaa için kaleme almıştır. Tahrib-i Harâbât ve Tâkib, Ziyâ Paşanın Harâbât’ını tenkit için, Magosa’da iken yazılmıştır. İrfan Paşaya Mektub, Renan Müdafaanâmesi, Ernest Renan’ın İslâmiyet ve Maarif konulu konferansına reddiyedir.


Nâmık Kemâl, İntibah yâhut Sergüzeşt-i Ali Bey (Son Pişmanlık) ve Cezmi ismiyle iki roman yazdı. Dil, ifâde ve teknik yönden birçok noksanlıklar taşıyan bu eserlerin tek özelliği, o devirde yazılan romanlardan daha başarılı olmasıdır.


Tiyatroyu yeni fikirlerini yaymak için iyi bir vâsıta kabul eden yazar, altı tiyatro eseri yazdı. Bunlardan en çok tutulan Vatan Yahut Silistre’de vatanseverlik temasını işledi. Konusunu târihten alan Celâleddin Harzemşâh piyesinin yanısıra, âile içi problemlerin işlendiği Karabela, Âkif Bey ve Zavallı Çocuk piyeslerinde ise sosyal konuları dile getirdi. Gülnihâl piyesinin konusu siyâsîdir. Nâmık Kemâl, diğer Tanzimat yazarlarıyla birlikte, âile ve evlenme konusunda mevcut bâzı âdetleri eserlerinde tenkit ettiler.


Nâmık Kemâl, Avrupa karşısında düştüğü aşağılık kompleksinin etkisiyle, konusunu eski şanlı devir ve târihî şahıslardan alan, târihî ve biyografik eserler kaleme alarak tesellî bulmaya çalıştı. Devr-i İstîlâ’sı, Selâhaddin Eyyûbî, Fâtih, Sultan Selim adlı monografilerini topladığı Evrâk-ı Perişan, Tiryâki Hasan Paşayı anlatan Kanije eseri bunlardandır. Çeşitli makâle ve mektupları da vardır. Bunların bir kısmı toplanarak sonradan yayınlanmıştır.


Edebî mülahazalar bir kenara bırakılırsa, târihî ve siyâsî bir şahsiyet olarak Nâmık Kemâl, dâimâ his ve heyecanlarına mağlûp, çabuk kandırılabilen, neye inanıp bağlanacağını tam kestirememiş şöhret ve kahramanlık arzularıyla dolu bir insandır. Dostluğunda ve düşmanlığında sebatı yoktur. Şiirlerinde, devlet hizmetinde çalışmayı, insafsız bir avcıya köpeklik yapmaya benzeterek, en tantanalı bir dil ve üslûpla kötülemesine rağmen devlet adamlarının, Osmanlı Sultanlarının ufak iltifat ve ihsanları karşısında her şeyi unutur, kendisiyle birlik olanları jurnal ederdi. İkinci Abdülhamid Hana yazdığı çok aşırı saygı ve bağlılık ifâdeleriyle dolu mektupları, Başbakanlık Osmanlı Arşivinde mevcuttur.


Nâmık Kemâl’e Hürriyet şairi adını verenler, Nâmık Kemâl’in yolundan gidilerek elde edilen hürriyetlerle, Osmanlı Devletinin yıkılıp toprakları üzerinde birçok yeni devletler kurulduğunu, Türk Milletine ise yalnızca bir Anadolu kaldığını acı acı görmüşlerdir.


kaynak: dallog.com

İsmail Bey Camii




 

İsmail Bey Camii ve Külliyesi

Kastamonu

Halfeti





 

Halfeti Tekne Turu

Şanlı Urfa

Uyum içinde çalışan Sağ ve Sol Beyin

 “Beyni, ikiye bölünmüş bir beyin olarak değil de, uyum içinde çalışan iki beyin olarak görmek daha gerçekçidir.”


Modern anlamda yönetici, problem çözücü bir kimsedir. O probleme iki beyin perspektifinden bakar. Her insan tüm kapasitesini geliştirme potansiyeline sahiptir. Yani insanların beyinlerinin sol veya sağ taraflarından biri daha baskın değildir. Beyninin sağ tarafının baskın olduğunu iddia edenler aslında, sol tarafa atfedilen becerileri geliştirmemiş demektir.


Araştırmalar sonucunda beynin iki yarımküresi (sağ lob ve sol lob) uyum içinde çalıştığı zaman öğrenme kabiliyetinin arttığı ortaya çıkmış. Bir insan öğrenme zorluğu çekiyorsa bu durum genellikle beynin iki yarısının birbiriyle bağlantıda olmamasından kaynaklanıyor. Beynin sol ve sağ yanlarının daha iyi iletişim kurmasını sağlayan kişiler bilgi edinme ve hafıza güçlerini artırırlar.


Sol yarımküre analizci, yani çözümlemeci; sağ yarımküre sentezci yani parçaları bütünleştiricidir. Sol kesim, sebep-sonuç ile ilişkilidir, sağ ise anlık, simültane ve bütüncül düşünmeyle ilgilidir. Sol zaman bağlıdır, sağ ise değildir. İdeal olanı her iki beyin arasında güzel bir köprü kurabilmektir.


Beyin, sağ ve sol loblarıyla uyum içinde çalıştığında verimi en yüksek olur. Yaratıcılık, beynin böyle bir uyum içinde çalışması sonucu ortaya çıkar.


Kitap okurken genelde her iki lob birlikte koordineli bir şekilde çalışmak zorunda kaldığından kitap okumak beyin loblarının dengeli gelişiminde en faydalı faaliyetlerdendir. Çünkü sol lobca takip edilen ve kavranan sözel kavramlar, sağ lobla tasvir edilir, şekil, imge ve yeni düşüncelere dönüştürülür, canlandırılır. Halbuki, televizyon izleme, sağ lobu genelde pasif durumda bırakmaktadır. Bu yüzden de genelde beyin gelişimine pozitif bir katkı sağlamamaktadır.


Araştırmalar, beynimizin sağ yarısının vücudumuzun sol tarafını, sol yarısınınsa vücudumuzun sağ tarafını kontrol ettiğini göstermiştir. Ayrıca bir telefon konuşmasını sol kulağınızla dinlemek duygulara ve ses tonuna daha fazla yoğunlaşmanızı sağlar bunu tersine sağ kulağımızla dinlediğimiz konuşmaları daha çok mantıksal ve sebep sonuç ilişkisi açısından değerlendiririz.


Türk eğitim sistemi genel olarak ezberciliğe dayanıyor. Bu da sağ beyni geliştirirken sol beynin körelmesine sebep oluyor. Okulda öğretilenlerin hatırlanmasına ve özet çıkarmaya büyük önem veriyoruz ama yeni fikirler oluşturmayı, yaratıcı yetenekleri geliştirmeyi ve beyin gücünü artırmayı potansiyel halde tutuyoruz ve bastırıyoruz.


Eğitimle ilgili toplumda yaygınlaşan çarpıcı ifadeler de aslında özellikleri yeni anlaşılan beyin gerçeklerinin somutlaştırılmış ifadeleri olmaktadır. Mesela “Sıradan öğretmen anlatır; iyi öğretmen açıklar; yetenekli öğretmen yapar ve gösterir, büyük öğretmen ilham kaynağı olur” bunlardan birisidir. Yetenekli öğretmen, yaparak, yaşayarak öğreten, deneyen, düşündüren, sorgulayan, gerçek hayati okula getiren öğretmendir.


Almış olduğumuz eğitim bize acele karar vermemizi öğütlüyor. Biz de bu emre uyarak çevremizde olup bitenler hakkında yeteri kadar bilgi sahibi olmadan hemen yargılama yapıyoruz. Böylece hayatın küçük bir parçasına bakıp, tamamı hakkında hüküm verebiliyoruz. Hüküm verince de akıl duruyor. Beyin artık o iş için enerji harcamıyor. Başka bir sorunu çözmeye yoğunlaşmayan beyin, düşünmeyi ve buna bağlı olarak düşünmeyi durduruyor.


Alıntıdır.

Gazi Antep Hayvanat Bahçesi






 

Gazi Antep Hayvanat Bahçesi

Halfeti





 

Halfeti Tekne gezisi

Şanlı Urfa

MUTLULUK

 Akıl ve vicdan sahibi her insan, hatta bir hayvan bile bu dünyada kendini bildiği andan itibaren mutluluğu aramaya başlar.


Hayvanlar yaratılışları nispetinde mutlu olurlar. Zira hayvanların istekleri, zevkleri ve düşünceleri belli bir sınır çerçevesindedir. Fakat insan aradığı, özlem duyduğu mutluluğun tam olarak ne olduğunu bilmediği halde, bu konuda sınır tanımaz. Nice kendine göre mutlu insan vardır ki, hep daha iyi ve farklıyı arama istek ve arzuları yüzünden mutlu olamaz. Böylece bu fani dünyayı kendilerine cehennem yaparlar. Çünkü en cahil bir insanın, hatta bir çocuğun bile içinde bitmek tükenmek bilmeyen bir hırs vardır.


Günümüz bilim dünyasında pek çok şey sır olmaktan kurtulmasına rağmen, insan hala çözülemeyen bir bilmecedir. İnsan yaradılış itibariyle anlaşılmaz, tuhaf bir varlıktır. İstediği pek çok şeyi elde eder, fakat elde ettikleri nispetinde hırsı daha çok artar.


Acaba mutluluk nedir? Dünyada insan sayısınca cevabı olan sorudur bu. Belki de cevabı hiç aranmaması gereken, hiç sorulmaması gereken bir sorudur bu, ancak sadece yaşanması gereken bir olgudur.


Bir kumarbaz için dört kağıdın arasına joker çekmek onun tarif edeceği mutluluktur. Bir balıkçı için balığın ortaya vurduğu an tarif edilmez bir mutluluktur. Bir borsacı için para yatırdığı senedin tavan yapması, onun için mutluluğun ta kendisidir. Bir market sahibi bol satış yaptığı ve kasanın dolduğu gün yorgunluktan çok mutluluğu hisseder.


Maddi dünyaya özgü bu tür mutluluklar sadece kişiye mahsus sevinçlerdir. Başka bir insan için hiçbir mana ifade etmeyecek olaylardır. Bu tür maddi mutluluklar hem geçici, hem de kişiye göre değişkenlik arzetmektedirler. Vukua gelen olaydan o an için mutlu olan insan, gerçekleşen olayın son bulmasıyla beraber başka arzu ve istekler peşinde koşmaya, tadılmamış değişik ve yeni mutluluklar aramaya başlar.


Bu tür maddi mutluluklar o an için isteğin olmasıyla vukua gelir ve bir şimşek çakması gibi olay olduktan sonra bir mana ifade etmemeye başlar ve insan yine hazlar ve mutluluklar aramak için yeni hedeflere yönelir.


Gerçek mutluluğu madde aleminde arayanlar sonuçta doyumsuzluklar içinde, arının çiçekleri gezmesi misali sürekli arayış içindedirler. Ne zaman ki tüm insanları kuşatan, bulanın bir daha bırakmamacasına sarıldığı gerçek mutluluğu bulurlar, işte o zaman bu nihayetsiz arayışlar son bulur.


İşte bu gerçek mutluluk Allah`a olan aşktır, sevgidir, muhabbettir. Gerçek mutluluk ve saadet insanların Allah`a teslimiyetleri ile, o aşk deryasında hiçliklerini bulmalarıyla tadılmış olur.


“Gerçek aşk, ölümsüz olan aşk, Allah aşkı, ruhda olsun, gözde olsun, her an goncadan daha taze olur.”(Mesnevi’den)


Gerçek aşkı tatmayanın hali ağaçtaki bir kuru yaprak gibidir. Artık onu besleyen hayat damarları kurumuş ve bir rüzgarla yerinden koparılıp toprağa karışacağı anı beklemektedir. Aşkı tadanlar ise yeşil yapraklara benzer, her an beslenir ve vadesi dolana kadar yeşil ve güçlü kalırlar, hiçbir rüzgar onları yerlerinden söküp atamaz.


Madde aleminden mana alemine geçemeyenler ve mana alemini anlayamayanların arayışları ömürlerine konulacak son noktaya kadar devam edecektir.


İsmail KÖRPE

DÎNİ SÖZLÜK “M”

  MEFHAR-İ MEVCÛDÂT:   Mahlûkâtın (yaratılmışların) övündüğü Muhammed aleyhisselâm.   Mefhar-i mevcûdât efendimizin, güzel huylarınd...