Halfeti Tekne Turu
Şanlı Urfa
“Beyni, ikiye bölünmüş bir beyin olarak değil de, uyum içinde çalışan iki beyin olarak görmek daha gerçekçidir.”
Modern anlamda yönetici, problem çözücü bir kimsedir. O probleme iki beyin perspektifinden bakar. Her insan tüm kapasitesini geliştirme potansiyeline sahiptir. Yani insanların beyinlerinin sol veya sağ taraflarından biri daha baskın değildir. Beyninin sağ tarafının baskın olduğunu iddia edenler aslında, sol tarafa atfedilen becerileri geliştirmemiş demektir.
Araştırmalar sonucunda beynin iki yarımküresi (sağ lob ve sol lob) uyum içinde çalıştığı zaman öğrenme kabiliyetinin arttığı ortaya çıkmış. Bir insan öğrenme zorluğu çekiyorsa bu durum genellikle beynin iki yarısının birbiriyle bağlantıda olmamasından kaynaklanıyor. Beynin sol ve sağ yanlarının daha iyi iletişim kurmasını sağlayan kişiler bilgi edinme ve hafıza güçlerini artırırlar.
Sol yarımküre analizci, yani çözümlemeci; sağ yarımküre sentezci yani parçaları bütünleştiricidir. Sol kesim, sebep-sonuç ile ilişkilidir, sağ ise anlık, simültane ve bütüncül düşünmeyle ilgilidir. Sol zaman bağlıdır, sağ ise değildir. İdeal olanı her iki beyin arasında güzel bir köprü kurabilmektir.
Beyin, sağ ve sol loblarıyla uyum içinde çalıştığında verimi en yüksek olur. Yaratıcılık, beynin böyle bir uyum içinde çalışması sonucu ortaya çıkar.
Kitap okurken genelde her iki lob birlikte koordineli bir şekilde çalışmak zorunda kaldığından kitap okumak beyin loblarının dengeli gelişiminde en faydalı faaliyetlerdendir. Çünkü sol lobca takip edilen ve kavranan sözel kavramlar, sağ lobla tasvir edilir, şekil, imge ve yeni düşüncelere dönüştürülür, canlandırılır. Halbuki, televizyon izleme, sağ lobu genelde pasif durumda bırakmaktadır. Bu yüzden de genelde beyin gelişimine pozitif bir katkı sağlamamaktadır.
Araştırmalar, beynimizin sağ yarısının vücudumuzun sol tarafını, sol yarısınınsa vücudumuzun sağ tarafını kontrol ettiğini göstermiştir. Ayrıca bir telefon konuşmasını sol kulağınızla dinlemek duygulara ve ses tonuna daha fazla yoğunlaşmanızı sağlar bunu tersine sağ kulağımızla dinlediğimiz konuşmaları daha çok mantıksal ve sebep sonuç ilişkisi açısından değerlendiririz.
Türk eğitim sistemi genel olarak ezberciliğe dayanıyor. Bu da sağ beyni geliştirirken sol beynin körelmesine sebep oluyor. Okulda öğretilenlerin hatırlanmasına ve özet çıkarmaya büyük önem veriyoruz ama yeni fikirler oluşturmayı, yaratıcı yetenekleri geliştirmeyi ve beyin gücünü artırmayı potansiyel halde tutuyoruz ve bastırıyoruz.
Eğitimle ilgili toplumda yaygınlaşan çarpıcı ifadeler de aslında özellikleri yeni anlaşılan beyin gerçeklerinin somutlaştırılmış ifadeleri olmaktadır. Mesela “Sıradan öğretmen anlatır; iyi öğretmen açıklar; yetenekli öğretmen yapar ve gösterir, büyük öğretmen ilham kaynağı olur” bunlardan birisidir. Yetenekli öğretmen, yaparak, yaşayarak öğreten, deneyen, düşündüren, sorgulayan, gerçek hayati okula getiren öğretmendir.
Almış olduğumuz eğitim bize acele karar vermemizi öğütlüyor. Biz de bu emre uyarak çevremizde olup bitenler hakkında yeteri kadar bilgi sahibi olmadan hemen yargılama yapıyoruz. Böylece hayatın küçük bir parçasına bakıp, tamamı hakkında hüküm verebiliyoruz. Hüküm verince de akıl duruyor. Beyin artık o iş için enerji harcamıyor. Başka bir sorunu çözmeye yoğunlaşmayan beyin, düşünmeyi ve buna bağlı olarak düşünmeyi durduruyor.
Alıntıdır.
Akıl ve vicdan sahibi her insan, hatta bir hayvan bile bu dünyada kendini bildiği andan itibaren mutluluğu aramaya başlar.
Hayvanlar yaratılışları nispetinde mutlu olurlar. Zira hayvanların istekleri, zevkleri ve düşünceleri belli bir sınır çerçevesindedir. Fakat insan aradığı, özlem duyduğu mutluluğun tam olarak ne olduğunu bilmediği halde, bu konuda sınır tanımaz. Nice kendine göre mutlu insan vardır ki, hep daha iyi ve farklıyı arama istek ve arzuları yüzünden mutlu olamaz. Böylece bu fani dünyayı kendilerine cehennem yaparlar. Çünkü en cahil bir insanın, hatta bir çocuğun bile içinde bitmek tükenmek bilmeyen bir hırs vardır.
Günümüz bilim dünyasında pek çok şey sır olmaktan kurtulmasına rağmen, insan hala çözülemeyen bir bilmecedir. İnsan yaradılış itibariyle anlaşılmaz, tuhaf bir varlıktır. İstediği pek çok şeyi elde eder, fakat elde ettikleri nispetinde hırsı daha çok artar.
Acaba mutluluk nedir? Dünyada insan sayısınca cevabı olan sorudur bu. Belki de cevabı hiç aranmaması gereken, hiç sorulmaması gereken bir sorudur bu, ancak sadece yaşanması gereken bir olgudur.
Bir kumarbaz için dört kağıdın arasına joker çekmek onun tarif edeceği mutluluktur. Bir balıkçı için balığın ortaya vurduğu an tarif edilmez bir mutluluktur. Bir borsacı için para yatırdığı senedin tavan yapması, onun için mutluluğun ta kendisidir. Bir market sahibi bol satış yaptığı ve kasanın dolduğu gün yorgunluktan çok mutluluğu hisseder.
Maddi dünyaya özgü bu tür mutluluklar sadece kişiye mahsus sevinçlerdir. Başka bir insan için hiçbir mana ifade etmeyecek olaylardır. Bu tür maddi mutluluklar hem geçici, hem de kişiye göre değişkenlik arzetmektedirler. Vukua gelen olaydan o an için mutlu olan insan, gerçekleşen olayın son bulmasıyla beraber başka arzu ve istekler peşinde koşmaya, tadılmamış değişik ve yeni mutluluklar aramaya başlar.
Bu tür maddi mutluluklar o an için isteğin olmasıyla vukua gelir ve bir şimşek çakması gibi olay olduktan sonra bir mana ifade etmemeye başlar ve insan yine hazlar ve mutluluklar aramak için yeni hedeflere yönelir.
Gerçek mutluluğu madde aleminde arayanlar sonuçta doyumsuzluklar içinde, arının çiçekleri gezmesi misali sürekli arayış içindedirler. Ne zaman ki tüm insanları kuşatan, bulanın bir daha bırakmamacasına sarıldığı gerçek mutluluğu bulurlar, işte o zaman bu nihayetsiz arayışlar son bulur.
İşte bu gerçek mutluluk Allah`a olan aşktır, sevgidir, muhabbettir. Gerçek mutluluk ve saadet insanların Allah`a teslimiyetleri ile, o aşk deryasında hiçliklerini bulmalarıyla tadılmış olur.
“Gerçek aşk, ölümsüz olan aşk, Allah aşkı, ruhda olsun, gözde olsun, her an goncadan daha taze olur.”(Mesnevi’den)
Gerçek aşkı tatmayanın hali ağaçtaki bir kuru yaprak gibidir. Artık onu besleyen hayat damarları kurumuş ve bir rüzgarla yerinden koparılıp toprağa karışacağı anı beklemektedir. Aşkı tadanlar ise yeşil yapraklara benzer, her an beslenir ve vadesi dolana kadar yeşil ve güçlü kalırlar, hiçbir rüzgar onları yerlerinden söküp atamaz.
Madde aleminden mana alemine geçemeyenler ve mana alemini anlayamayanların arayışları ömürlerine konulacak son noktaya kadar devam edecektir.
İsmail KÖRPE
Gölgeyi, bir ışık kaynağından yayılan ışığın bir cisme çarptığında ulaşamadığı arka bölümde oluşan loşluk, karanlık olarak tarif ederiz. Bu tarif gölgeyi sığ bir bakış açısıyla, sözlük manasıyla tarif etmektedir.
Bakış açımızı değiştirerek bakacak olursak, gölgenin hiç de bu kadar sığ bir tarife oturtulacak bir olgu olmadığını anlarız. Gölgeyi bu bakış açısıyla tarif edecek olursak : Bir cismin mekanda bulunduğunu bildiren, ispat eden veya şahit olan maddeden ayrı bir görüntüdür diyebiliriz.
Işık kaynağının kesafetine göre gölge, berrak bir görünürlükten belirsiz bir hale kadar değişir. Işığın geliş, derece, alçaklık, yükseklik durumuna göre büyür, küçülür, uzar, kısalır.
Gölgenin kesifliği maddenin ışık geçirgenlik oranıyla doğru orantılıdır. Mekanda yer tutan bazı şeylerin gölgesi olmaz, bunlar saydam dediğimiz cisimlerdir ve bizim boyutumuzda algılanamamaktadırlar. Bunun baş sebebi de gölgeleri olmadığından, hiçbir yere aksedememektedirler. Sabit kaynaktan gelen ışığa rağmen gölge belirginliği maddenin yoğunluğuna göre değişim göstermektedir. Havanın hiç gölgesi olmazken, cam ve su gibi yarı saydam maddelerin daha latif gölgesi olmaktadır. Demir gibi daha yoğun cisimlerin gölgesi de daha belirgin ve yoğun olmaktadır. Gölgenin yoğunluğu cismin mekandaki varlığını daha belirgin göstermektedir.
Güneşin hareketiyle gölgenin uzayıp kısalması, zamanla boyut arasındaki bağlantıyı göstermektedir. Güneş saatleri ile zaman ölçümü gölgenin hareketi prensibine göre çalışır. Gölgenin oluşabilmesi için birinci şart, güneşin hareketi yani zamandır. İkinci şart ise üç boyuttan biri olan yükseklik boyutudur, yüksekliği olmayan gölgesi de olmaz yani iki boyutlu bir dünyada gölgeden söz edilemeyecektir. Zaman da bir boyut olduğuna göre, dört boyutlu bir cismin mekanda bulunduğunu gölgesi ispatlamaktadır.
Güneş doğarken ve batarken gölgenin en uzun oranda ve güneş tepedeyken en kısa durumda olması bize mekanda bir derinlik ve perspektif olduğunu çok güzel anlatmaktadır. Boyutların ortaya çıkmasına tek vesile gölgedir, karanlık bir mekanda derinlik ve boyut hissini algılayamayız. Ressamlar eserlerine gölgelendirme yapmadan derinlik ve perspektifi bulamaz ve resme mana kazandıramazlar.
Karanlıkta gölgeden bahsedilemez, gölge aydınlıkta vardır, nerede aydınlık varsa mutlaka orada gölge oluşmaktadır. Gölge bir nevi aydınlığın mekan üzerindeki ispatıdır, aydınlığın resmidir gölge. Varlığını haykırır bize aydınlığın, ışığın.
Gölgenin perspektif ve derinlik oluşturan hassası olmasaydı baktığımız manzarada hangi cismin daha uzakta veya hangi cismin daha büyük olduğunu anlayamayacaktık.
Mekanda cismin algılanması renk ve gölgeyle mümkün olmaktadır. Renk dediğimiz hadise, bir ışık kaynağından gelen ışığın cisme çarpıp, değişik dalga boylarında tekrar geri yansıması ve gözümüzün yansıyan bu dalga boylarını algılamasıdır. Tuz gölü veya çöl gibi tek renkten ibaret mekanlarda güneş tam tepede ve gölgenin olmadığı vakit görüş alanımız düz bir beyazlıktan veya sarılıktan ibaret olacaktır. Tepecikleri ya da çukurları algılayamayacağız ve her şeyi yeknesak tek renk olarak göreceğiz. Derinlik ve perspektifin oluşmadığı bir ortamda boyut algılaması olmayacağından manzaraya düz bir kağıda bakar gibi bakacağız.
Gölgenin rengi, kokusu yoktur ve sadece mekan aleminde mevcuttur ve rüya aleminde gölge olmaz . Madde aleminde, sadece yer kaplayan, kütlesi ve boyutları olan cisimlerde teşekkül eder.
Gölgeden hızlı olunabilir mi?. Pratik olarak mümkün görünmese de teorik olarak olabilir. Şayet ışıktan hızlı davrandığımızda üzerimize düşen ışığın önünden ışık hızında çekildiğimizde serbest kalan ışık gölge üzerine düşecek kadar zaman gölge varlığını sürdürür.
İsmail KÖRPE
Çok eski çağlardan beri; bilim adamları, elektromanyetik tayf’ın dar bir bölümündeki radyasyon formlarını, göz sayesinde algılayabildikleri için buna ışık adını verdiler, ne olduğunu merak ettiler ve ilgi gösterdiler. Önceleri; Antik çağda, Yunanlılar zamanında, gözün, bakılan cisme doğru ışık ışınları yaydığı düşünülürdü, Epikür görüntünün gözden kaynaklanan resimlerden oluştuğunu ileri sürmüş, Platon ışığın bakılan cisimlerden göze geldiğini iddia etmişti. Daha garip düşünceler de mevcuttu; bunlar arasında, gözden fırlayan parçacıklar ile görme sağlandığı düşüncesi de mevcuttu. Bu düşünceler Antik çağdan 17. y.y. kadar uzanan düşünceleridir.
1675 yılında ilk kez Danimarkalı astronom Römer ışığın hızı konusuna eğildi, Jüpiter’in bir uydusunun gezegen arkasında kalma süresini
hesaplamakta olan Römer, bu sürenin gezegenin dünyaya uzaklığı arttığında fazlalaştığını farketti ve bunun ışığın daha çok yol katetmesi
ile ilgili olduğunu düşünerek ışığın hızı konusuna dikkati çekti.
Newton 1704’de ışık deneyleri ile ilgili çalışmalarını yazdığı ‘Optics’ kitabını yayımladı. Newton ışık ile ilgili olarak çalışırken, Hollanda’da Cristian Huygens bir teori geliştiriyordu ve ilk bilimcilerin tersine ışığın parçalardan değil dalgalardan meydana geldiğini öne sürüyordu. O da Decartes, Newton ve daha başkaları gibi çok ince ve elastik nitelikte olan ve ışığın yayılmasını sağlayan bir ortamdan bahsediyordu, bu madde tüm uzayı baştanbaşa dolduruyordu ve bu ortam ışık dalgalarının yayılmasını sağlıyordu. Daha sonraları eter veya esir denen ve varlığı ile ilgili pek çok çalışma yapılan sonunda yokluğuna karar verilen daha doğrusu tespitinin mümkün olamayacağı ispatlanan bir madde idi bu. Huygens’in çalışmaları her ne kadar Snell’in kırılma yasalarını destekliyorsa da, ışık düz gidiyor ve köşeleri dönmüyordu. Bu sıralarda ışık için kafa yoranlardan biri de Robert Hooke idi. O da ışığın eğri dalgalardan olduğu gibi bir varsayım geliştirmişti. Newton’un parçacık teorisi ile Huygens’in dalga teorisi arasındaki kavgayı o yıllarda tüm ağırlığınca hissedilen Newton’un Otoritesi kazandı. Öyle ki: Dönemin ünlü bir bilim adamı Newton için ‘Acaba onun da bizim gibi yeme, içme, uyuma gibi ihtiyaçları var mı?’ diye sormaktan kendini alamamıştır.
19. yüzyılda Thomas Young ortaya çıktı ve dalga teorisine ağırlık kazandırdı, o güne kadar dalga teorisi ile açıklanamayan kırınım
ve keskin gölge olayına, yeteri kadar kısa dalga uzunluklarında ışık hem düz gidebilir hem de keskin gölge yapabilir diyerek açıklık getirdi, girişim yasalarını açıkladı ve ışığın dalga uzunluğunu öçtü. Bu arada Fresnel adında bir Fransız bilim adamı kırınım olayını başarı ile
açıkladı ve dalga teorisi güçlendi.
Daha sonraları Fizeau, Foucault, Michelson ışık hızı ile ilgili deneyler yaptılar. Michelson 299.770 km/sn olarak ışık hızını belirledi. (Boşlukta ışık yayılma hızı 299.793 km/sn’dir.) Boşluk ışık hızı, kırılma indisine bölünerek o ortamdaki ışık hızı bulunur. Havanın kırılma indisi 1,0003’tür o halde hava içinde ışık hızı 299.703 km/sn olarak bulunur. Elmasın kırılma indisi 2. 42 dir o halde ışık hızı elmas içinde
124 .000 km/sn dir.
Clerk Maxwell 19. yüzyıl ortalarında elektromanyetik dalga kuramını geliştirdi ve elektromanyetik dalgaların ışık hızında hareket ettiğini
gösterdi, o halde ışık da bir elektromanyetik dalga formunda olabilirdi. Ayrıca daha başka elektromanyetik radyasyon formlarının da
varlığı araştırılmalı idi.
Işığın dalga formu 20. yüzyıl başlarına kadar ön planda oldu. 1900 yılında Max Plank‘ın kara cisim ışımasına ait kuramsal
çalışması yayınlandı ve sonuçta Plank enerjinin, enerji paketçikleri olarak yayıldığını ortaya koydu ve bu paketçiklere ‘Quanta‘ adını
verdi. Enerji quantumları E= hxf olarak formülize edilmekteydi. Bu teori de ki ‘h’ ifadesi doğanın değişmezlerinden biri olan
Plank sabitini ifade etmektedir ve 6.62×10-34 joule/sn’dir. Quantum teorisi ile dalga teorisi sarsılmadı ama, doğanın sürekliliği yasası
yara aldı. ‘Natura non facit saltus‘ sallanmaya başlamıştı. 1905 yıllarına gelindiğinde Einstein‘ın Fotoelektrik Etki Teorisi
Quantum teorisini doğruladı. Daha sonraları ‘Tanrı zar atmaz’ diyerek quantum teorisini kabullenmekte zorlanan Einstein’ın,
özel rölativite kuramı ile; bizim evrenimiz için ışık hızının sınır olması ve ışık hızına erişilememesi, evrenin sınırlarını ortaya koydu.
Yine; çekim alanından geçen ışığın sapması varsayımının deneylerle doğrulanması, ışığın parçacık teorisini güçlendirdi. Planck ın E=hxf
olarak ortaya koyduğu formül, quantum denen enerji paketi ile ışığın frekası arsındaki ilişkiyi ortaya koymakta idi. Işık artık enerji
paketçikleri idi. Einstein Foto – Elektrik Etki olayını açıklarken ışığın foton adı verilen enerji parçacıkları olduğunu gösterdi.
Bu sıralar Niels Bohr adında bir Danimarkalı bilim adamı ortaya çıktı ve yeni bir atom modeli ortaya koydu. Bu modelde elektronlar
çekirdek etrafında belli yörünge seviyelerinde olabilirdi ara seviye söz konusu değildi. Elektronların bu seviyeler arasında sıçraması
söz konusu idi. Daha sonraları pek çok bilim adamının; dalga mekaniği, istatiksel mekanik konularında yaptığı çalışmalarla quantum teorisi dev adımlarla ilerledi. Bunlar arasında Heisenberg, Pauli, Landau, Born, Dirac gibi fizikçiler vardı.
1950 yıllarından sonra, elementer parçacıklar konusunda yapılan çalışmalar ve atomun yapısı ile ilgili yeni buluşlar 4 çeşit madde
etkileşimleri olduğunu ortaya koydu. Bunlar Kütlesel Çekim, Elektromanyetik, Zayıf Etkileşim ve Güçlü Etkileşim olarak tanımlandı (Bu konuyu bir başka yazımızda daha geniş olarak ele alacağız). Elektromanyetik etkileşimle bağlantılı olan gluon’a foton adı verildi. Yani 1905 de Einstein’ın ortaya koyduğu ışık parçacığı.
Bu konu ile ilgilenen Quantum elektrodinamiği; elektromanyetik alanın yani ışığın gluon’unun foton olduğunu söyler. Foton kütlesi ‘0’ olan ve elektrik yükü ‘0’ olan bir gluon’dur. Özel Rölativite’nin ortaya koyduğu ışığın çekim alanında sapması olayı bize foton adı verilen bu
parçacığın bir kütlesinin olduğunu söylemektedir keza ışık basıncı’nın olması da fotonun bir kütlesi ve momentumu olduğunu gösterir.
O halde ışık hızında, foton’un bir kütlesi vardır.
Her ne kadar rölativistik olarak düşünüldüğünde, hiçbir kütle ışık hızına ulaşamaz, rölativistik kütle artış formülünde, bir kütlenin ışık
hızına ulaşması durumunda kütlesi sonsuz olur. Sonsuz bir kütle sonsuz enerji demektir, bu da mümkün değildir. Peki o halde
fotonlar nasıl olup da ışık hızında gidebilmektedirler?
Rölativistik olarak bir kütlenin ışık hızına ulaştırılamaması fotonlar için geçerli değildir; çünkü foton öncelikle sükünet kütlesi ‘0’ olan
bir quantadır. Sükünet kütlesinin ‘0’ olması da fotonun özel halini tam olarak açıklamamaktadır ve bir belirsizlik vardır ki bu kütle artış
formülünde v = c alındığında sükünet kütlesi ‘0’ olan foton’un kütlesi belirsiz olarak bulunur . Bu çelişki ancak şimdilik bu formülün
fotonlara uygulamaz demesi ile unutulmaya çalışılmaktadır.
Pratikte biz ışık diye elektromanyetik tayfın görünen ışık kısmındaki, elekromanyetik dalgaları içeren dar bir bölümününden bahsederiz;
çünkü görsel olarak bu bölümün algılanması göz sayesinde kolayca başarılır. Bunun dışında olan elektromanyetik dalgalar çeşitli cihazlarla
görülür hale getirilerek veya etkileri belirlenerek algılanır.
“Işık nedir?” sorusunun cevabı etrafındaki kavga artık sona ermiş durumdadır. Işık hem dalga hem parçacıktır yani kimilerinin deyimi
ile ‘wavicle’ dır. Yani kimi zaman particle (parçacık) kimi zaman wave (dalga).
zamandayolculuk.com
MEFHAR-İ MEVCÛDÂT: Mahlûkâtın (yaratılmışların) övündüğü Muhammed aleyhisselâm. Mefhar-i mevcûdât efendimizin, güzel huylarınd...