25 Eylül 2021 Cumartesi

Zeytin Bahçesi




 

Zeytin Bahçesi

Nizip /Gazi Antep

Ölü Denizden Canlı Mesajlar

 Dr. Muvaffak AYVAZ

Saffet Senih


1947 yazı idi. Judea çölünde bir bedevî genç kaybolan keçisini arıyordu. Bu esnada bir mağaraya rastladı. Mağarada, içlerinde deri tomarları bulunan çömlekler vardı. Küf kokan fakat dikkatlice sarılıp paketlendiği belli bu derinin üzeri yazı işaretleri ile dolu idi. Mağara, eski bir manastır harâbesinden ve ölü denizden pek uzakta olmayan Qumran vâdisinde bulunuyordu.


Rastadığı bu hazinenin değerini pek bilemiyen bu genç, onları satmaya karar verdi. Ancak, kimse bunlara alâka duymadı. Ne ilk önce gittiği Bethlehem’deki eskici, ne bir Suriyeli tüccar, ne de tomarlardan haberi olan başka birçok tacir… Nihayet Kudüs’deki St. Markus Manastırı’nın Suriye’li başpiskoposu Mar Athanasius Jeshue Samuel bu deri tomarlarının en iyilerinden dört tanesini almaya karar verdi. 1947-1949’daki Mısır-İsrail harbi bunları unutturdu. Bunları incelemek için piskoposa rica eden bir çok ilim adamı da ayrıca, İbranice yazılmış metnin deşifre edilmesi neticesinde, bunun bir hususiyet arz etmediği mevzuunda birleştiler. Bu yazı tomarlarının bir kıymeti olmadığı neticesine varıldı ve bu araştırma da böylece bırakıldı.


Bu defa bedeviler tarafından ölü deniz kıyılarında bulunan yeni tomarlar ortaya çıkarıldı. İki toprak küp içinde altı tane tomar bulundu. Bunları Kudüs Üniversitesi arkeologlarından biri aldı. Bu şahıs ilk bulunan tomarları da biliyordu. Yalnız onları inceleyememişti. St.Markus Manastırı, hudud çizgisinin öbür tarafında, şehrin araçlara ait olan kısmında bulunuyordu. Nihayet onları 1948 ocak ayında eline aldığında, metinlerden birinde, Ahd-i Atik’den Yesayâ peygamberin kitabını teşhis etti. Bir diğerini de deşifre edince, bir yahudî mezhebinin ruhanî hayatının el kitabı olduğunu tesbit etti. Harp henüz sona ermemişti. Bu arada dünyadaki bütün ilim adamları ölü denizde bulunan bu yazı tomarının, son zamanlarda yapılan en büyük el yazması keşfi olduğunda müttefiktirler. Şifreleri çözülen ilk metinlerde bunların bir yahudî mezhebine ait “Dankhymnen” kolleksiyonu ve “Işık oğullarının karanlık oğulları ile savaşı” adlı bir çalışma ve nihayet Yeseya peygamberin kitabından bazı kısımlar oldukları anlaşıldı.


Bilinmeyen mağara, birden dünyaca meşhur oldu. Hatta Birleşmiş Milletlerde dahi bunun tekrar bulunması hakkında karar alındı. Fakat sonunda Jericho’nun 12 km güneyinde ve ölü denizden 2 km


Titiz araştırmalar neticesinde arka arkaya on tane daha mağara keşfedildi. Bunların hepsi de ölü denizin kuzeydoğusunda çoktan beri bilinen Khirbet Qumrandaki manastır harabesinin yakınında idi. Bu bölge, Romalı âlim Plinius (M.S.24 – 69) a göre M.Ö. Birinci yüzyılda bir Yahudi mezhebi olan “Esseher’lerin büyük bir yerleşim mıntıkası idi.


1953 ile 1955 yılları arasında harabelerde yapılan kazılar Plinius’un dediklerini doğruladı. Mağarada bulunanlar ile tamamen ayni olan bir küp bulunduktan sonra Arkeologlar, Romalı Prokuratorlar devrinden kalma paralar buldular. Buradan anlaşıldığına göre manastır M.S. 68 yılında putperest romalılar tarafından işgal edilmişti. M.S.66-67 deki Yahudi ayaklanmasını bastırmak için gelen X. Roma lejyonundan kaçarken Essener’ler kendileriyle birlikte kütüphanelerini de çevredeki mağaralarda emniyet altına almışlardı.


Daha başka ve değişik sırlar harabelerinin değerini iyice artırdı. Yüzlerce toprak tencere ve çanakla birlikte bir toplantı yeri, bir tahıl değirmeni, bir çanak çömlek imalathanesi ve stok yerleri… Günlük mutat abdest için Essener’ler 4 büyük, 7 küçük sarnıç yapmışlardı. Toplu halde yemek âyini yapılan, mukaddes öğünler için kullanılan akşam yemek salonu “Refektorium” kap-kacak ile dolu halde bulunuyordu. “Skriptorium” da ise, büyük bir masanın ve mürekkep kaplarının kalıntıları bulundu. Hatta kaplardan birinde kurumuş mürekkep bile vardı. Burada suhuflar teksir ediliyordu.


Israrlı araştırmalara rağmen bulunamıyan bunların evleriydi… Essenerler, eski İbraniler gibi, mağaralar, kulübeler veya çadırlarda yaşıyorlardı. Sadece toplu ibadet muhitlerinde dua için ve yemek zamanlarında manastırda toplanıyorlardı. Mezheplerinin talimatına uygun şekilde mütavazi bir hayat sürüyorlardı. Essenerlerin kabirleri de böyleydi. Diğer milletlerde olduğu gibi, ziynet eşyaları, hitabeler ve kurbanlar mevcut değildi.


Diğer on mağarada yapılan araştırmalar, önce pek az bilgi verdi. İkincide 30 cm genişlikte, çok fazla oksitlenmiş ve zarar görmüş bir deri sayfa bulundu. 1. mağaradan elde edilenler çok zahmetlerle okunabildi. Bunlar, yaratılış bahsinin ilk 17 bölümünü ihtiva ediyordu. Burada Hz. İbrahim’in ilk zevcesi Sarah’ın cazibesi, 80 yaşında olmasına rağmen, Abimelech tarafından istenişi teferruatlı bir şekilde anlatılıyordu.


4. mağarada en zengin define ele geçti. İbrânî, Aramî ve yunan dillerinde yazılmış, Ahd-i Atik’in bütün kitaplarından (Esther kitabı hâriç) metinler… Bunlar arasında Peygamberlerin müfessirlerine ait, Habakuk’unkine benzer parçalar, Apokalypse’den bilinmeyen yerler, evvelce belirtilen “Ruhanî hayatın el kitabı”ndan birçok el yazması metin parçaları ve “Şam dokümanları” vardı. Toplam 332 değişik kitaptan parçalar bulunmaktaydı.


Fransız, Alman, İngiliz ve Polonyalı ilim adamlarından teşekkül eden bir heyet metinlerin neşredilmesi için çalışmalar yapmaktadır. Bu çalışmalar henüz tamamlanmış değildir. Bittiği zaman 8 ila 10 cilt tutacağı sanılmaktadır. Asırlar boyunca kararıp okunamaz hale gelen yazıların okunabilmesi için kızılötesi ışınlar, elektronik beyin ve kompüterlerden faydalanılmaktadır. İlim adamlarının görüşüne göre; ölü denizde bulunan bu metinlerden sonra, hıristiyanlığın menşeini Ferisliler (bir musevi mezhebi) ve Falmutıler de değil Essener’lerde aramak gerekecektir.


Essener’lerin ahlâkî kaide, âdet ve hareketleri hakkında elde edilen bilgiler neticesinde dünya ilk defa bir “doğrular mualimi”ni öğrendi. Acaba bu “Allah tarafından seçilmiş insanlığın halâskârı”


Daha sonra bulunan bir yazılı metinde O, Habakuk Peygamber, “Doğruluk Muallimi” olarak anlatılmaktadır. Onun gâipten verdiği haberler, gerçekten Peygamberlik mucizesi olduğu fikrine kuvvet kazandırmaktadır.


“Allah tarafından seçilmiş”in kurduğu ve sonradan “Yeni Birlik” adını alan bu sistem ne idi? Acaba ifadelerde bir anlaşılmazlık mı var? Çünkü “Seçilmiş” tabiri “Mustafa” demektir. Allah tarafından son seçilen Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) olduğuna göre; “Yeni Birlik”, bütün insanlığı tek dinin çatısında toplayan son din İslâmiyet’e işaret değil de nedir?


Ölü denizden gelen metinlerdeki son yazıların da okunup açıklanabilmesi ile bu hakikat bütün berraklığı ile çözülmüş olacaktır. uzaktaki mağara bulunduğunda, boş olduğu görüldü. Yapılan ilave kazılarda da sadece yazı tomarlarını sarmada kullanılan değersiz deri şeritler, Romalılar devrinden kalma kırıklar, sadece bir kaç harf ihtiva eden birçok yazı parçası ve nihayet 50 tane küp artığı bulundu. Küplerden anlaşıldığına göre mağara bir zamanlar 200 – 250 tomardan meydana gelen mükemmel bir kütüphaneyi andırmaktaydı. kimdir? O da Hz. İsa gibi tevazu, mahviyet ve terk-i ‘enaniyet’ten bahsediyordu. Ve yine Hz. İsa gibi hahamlara ve hâkim Yahudi Kast’ına (sınıfına) karşı bir tavır içinde görünüyordu. Bundan dolayı, ilim adamları Essenemus üzerine eğildiler. Çünkü metinlerden anlaşıldığına göre Hz. İsa’nın vaazları ile O’nunkiler arasında büyük paralellikler mevcuttu.


Daha sonra bulunan bir yazılı metinde O, Habakuk Peygamber, “Doğruluk Muallimi” olarak anlatılmaktadır. Onun gâipten verdiği haberler, gerçekten Peygamberlik mucizesi olduğu fikrine kuvvet kazandırmaktadır.


“Allah tarafından seçilmiş”in kurduğu ve sonradan “Yeni Birlik” adını alan bu sistem ne idi? Acaba ifadelerde bir anlaşılmazlık mı var? Çünkü “Seçilmiş” tabiri “Mustafa” demektir. Allah tarafından son seçilen Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) olduğuna göre; “Yeni Birlik”, bütün insanlığı tek dinin çatısında toplayan son din İslâmiyet’e işaret değil de nedir?


Ölü denizden gelen metinlerdeki son yazıların da okunup açıklanabilmesi ile bu hakikat bütün berraklığı ile çözülmüş olacaktır.

Lazer Yerine Güneş

 Yeni bir tıp teknik sayesinde, hastanelerde pahalı olan lazer ameliyatları, güneş ışınlarıyla yapılabilecek. İsrailli araştırmacıların geliştirdiği yeni teknik, Güneş ışınının parabolik bir aynayla toplanıp optik kabloyla doğrudan ameliyathaneye aktarılmasına dayanrıyor. Ben Gurion Üniversitesi fizikçilerinden Jeffrey Gordon ve Daniel Feuermann, tıbbi lazerin kullanıldığı ameliyatların çoğunun aslında lazer gibi güçlü bir cihaz gerektirmediği görüşünü savunuyorlar.


İki araştırmacıya göre, kesme işlemi gerekmiyorsa, dokuya yüksek düzeyde ışınım verilmesi yeterli oluyor. Böyle olunca da iki araştırmacının önerdikleri düzenek sayesinde, deri tümörlerinin tedavisinden doku birleştirmeye, hatta anjioplastiye (damar çeperinde birikmiş tortuların güçlü ışınla eritilmesi) kadar, pek çok alanda tedavi mümkün oluyor.


Tıpta kullanılan lazerler, genel olarak milimetrekareye 100 vatt ışık akım yoğunluğu uyguluyorlar. Gordon ve Feuermann’ın önerdiği ‘‘Güneş’le ameliyat cihazı’’ ise milimetrekareye 30-70 vatt yoğunlukta ışık veriyor. Bu da tümör tedavisi için yeterli oluyor.


Araştırmacılar, tümör tedavisinde yaygın olarak kullanılan yöntemin habis hücrenin 60 dereceye kadar ısıtılarak öldürülmesinden ibaret olduğuna dikkat çekiyorlar. Ama bu yakma işleminin çok hızlı ve titiz bir biçimde yapılması gerekiyor. Bu nedenle iki araştırmacının önerdiği sistemin temel parçaları, 20 cm çapında parabolik bir ayna ve onu sürekli olarak Güneş’e döndüren bir aygıttan oluşuyor.


Parabolik aynanın odak noktasının hemen altına yerleştirilecek küçük ve düz bir ayna, toplanan ışığı, 100 metre uzunlukta bir kabloyla ameliyathaneye aktarılıyor. Cerrahların daha güçlü bir ışık istemeleri halinde, optik kablonun çatıdaki ucuna, düz aynadan daha fazla ışık toplayabilecek huni biçimli bir parça yerleştirmek yeterli.


Bir başka yol da ışığı daha yoğun odaklayan bir ameliyat kalemi kullanılması. Bu yöntemin çekiciliği, basitliğinden çok ucuzluğu. normal bir lazer ameliyat cihazının yaklaşık fiyatı 120.000 dolar. Tasarlanan sistem ise yalnızca birkaç bin dolara çıkabilecek.


kaynak: bilgilik.com

sözler

 Ne hissedeceğinizi kendiniz seçersiniz. Siz onlara bu gücü vermediğiniz sürece; çevrenizdeki insanların, ne hissedeceğinizi belirleme gücü yoktur. Sözcüklerinizi dikkatli seçin. Sözcükler önemlidir.

Antik Mısır: Orta ve Yeni Krallık

 

Mısır' da Orta Krallık (y. M.Ö . 1938-1630) adıyla bilinen bir istikrar döneminin ardından şiddetli kuraklık, kıtlık ve merkezi  devletin çöküşü gelmiştir.

Daha sonra Mısır ' ın firavunları ülkenin refah ve istikrarını yeniden

inşa etmeyi başarmışlardı. Bu amaçla sınırların güvenliği sağlanmış, tarımsal üretim arttırtılmış ve zengin maden kaynakları ele geçirilmiştir (Bu başarı kısmen zengin altın madenleri ve taş ocaklarına sahip olan Nubya'nın fethi ile gerçekleşmiştir). Bu döneme, altın ve diğer değerli maddelerden yapılan mücevher tasarımları damgasını vurmuştur. Ölüm ve yeniden doğuş tanrısı Osiris'e tapınma Mısır' da yaygınlaşmıştır. Bu inanca göre sadece firavunlar değil tüm insanlar ölümlerinin ardından tanrılar tarafından karşılanacaklardır.

Bu   dönemde   girişilen   iddialı   inşaat   ve   madencilik   projeleri, Nil'deki ciddi taşkınlarla birlikte firavunun Mısır' daki gücünün zayıflamasına neden oldu. Bu durum yabancı yerleşimcilerin (Özellikle de Filistin'den geldiği düşünülen Hiksosların) gücü ellerine geçirmesine imkan verdi. Bronz yerine demirin yaygın olarak kullanıldığı bir ekonomiye geçişde bu düşüşe katkıda bulundu. Bu dönemi izleyen Yeni Krallık (y. M.Ö. 1539-1075)  döneminde firavunlar hakimiyeti yeniden ele geçirdiler. Mısır  etkisi  Suriye, Nubya ve Ortadoğu ' da yayıldı. Mısır tarihinin en önemli dönemlerinden biri olarak görülen bu süreçte , çok sayıda büyük tapınak inşa edildi. Bunların arasında Krallar  Vadisi 'ndeki  resimli anıt mezarlar da bulunmaktadır. Aralarında kadın lider Hatşepsut ve çocuk kral Tutank amon' un da bulunduğu Mısır'ın en ünlü firavunları bu dönemde hüküm sürmüşlerdir.

Mısır'ın son büyük firavunu III. Ramses'in M.Ö. 1070 yılında ölümünün ardından, Mısır çok sayıda küçük krallığa bölünmesine neden olacak olan yavaş bir gerileme dönemine girdi . M .Ö. 719 yılı civarında , Kuşitler Mısır'ı fethettiler. Kuşitler, M.Ö. 656 yılında Asurlular tarafından kendi sınırlarına sürülene dek Mısır'ı  firavunlar gibi yönettiler. Asur hakimiyetini, M.Ö. 525 yılında Pers istilası izledi. M.Ö. 322 yılında Büyük iskender ve son olarak M.Ö. 30 yılında Romalılar Mısır'ı fethettiler.


24 Eylül 2021 Cuma

Gazi Antep Hayvanat Bahçesi








 

Ley Hatları

 Ley Hatları – William Bloom, Marko Pogacnik


Jeolojik somut Dünya’nın, hayli elektriksel ve ince bir elektro manyetik özün (yüksek frekanslı enerji hali) yalnızca bir formundan (düşük frekanslı enerji hali) ibaret olduğunun farkına varmadan, yeryüzünün yüzeyini saran enerji ağını anlayıp kavramak mümkün değildir. İnsan vücudu nasıl içsel, devingen ve çok boyutlu bir benliğin gözle görünür olmasını sağlayan bir araçsa, jeolojik yeryüzü de aynı işi görmektedir ancak bu daha ince, devingen ve daha elektriksel bir iç ruhun sunum aracıdır.


Ley hatları, yeryüzünün jeolojik yapısının devingen fiziksel ilkesi olan enerji matrisini oluşturur. Ley hatları, yeryüzü ruhunun büyülü bedeninin temel yapısıdır. Daha iyi anlamak için yeryüzünü yoğun bir fiziksel varlıktan çok, iç içe geçmiş elektrik enerjisi hatlarından oluşan, enerji ağlarıyla örülü bir küre olarak düşünmek yararlı olabilir.


Bu hatların uzunluğu sekiz kilometreden yaklaşık üç bin kilometreye kadar değişebilmektedir; genelde düz olmalarına karşın uzun mesafelerde hafifçe dalgalanabilirler; genişlik ve enerji şiddetinde de farklılık gösterirler. Hatların bir kesiti alındığında, hattın kum saati biçiminde olduğu ve en dar kısmının yeryüzünün yüzeyiyle kesiştiği noktada ortaya çıktığı görülür. Ley hattı yeryüzünün hem altında hem de üstünde uzanmaktadır.


Ley, bir çift girdabın içsel oluşumuna sahiptir. Bu iki yönlü girdap yeryüzüne enerji verir ve aynı anda enerjinin özel bir niteliğini de ley hattından atmosfere yansır. Çift girdaba gönderilen enerji farklı yoğunluklardadır; bir kısmı duygu, mantık, ruh ve bunun gibi insana özgü niteliklere karşılık gelir. Aslında bu girdap olgusu, yeryüzü ruhunun insan biçiminde ortaya çıkma arzusunun bir göstergesidir. Yeryüzü ruhunun özü ya da şuuru, insanlarda doğrudan ortaya çıktığında mutluluk hissi uyandıran oldukça yüksek frekanslı bir enerji halinde varlığını belli eder. Leylerin girdap benzeri yapısındaki devingenlik, yeryüzünün kendi biçimini korumak için kullandığı gücün, diğer bir deyişle, hedef veya arzunun bir sonucudur.


Ley hattının içerdiği çift girdabın aynı zamanda enerjinin özel bir niteliğini de yansıttığını söylemiştik. Peki Ley niye bir çift girdaba sahiptir ve bu özel nitelik nedir? Bu iki soruyu yanıtlamak için yeryüzü ruhunun, hayli yoğun bir fiziksel yaşam biçimini almasındaki hedefi kavramak gerekir. Elbette ki bu hedef, insan biçimine girmedeki amaç ile benzerlikler taşımaktadır. Yeryüzü ruhunun hedefi, zaman ve titreşimsel deneyim aracılığıyla yeryüzünü meydana getiren enerji alanlarına yeni bir enerji niteliği dağıtmaktır. İnsanoğlu, enerjinin bu yeni niteliğiyle “koşulsuz sevgi” olarak iki sözcükle özetlenebilecek bir biçimde tanışır.


Aslında insan deneyiminde koşulsuz sevgi adını verdiğimiz şey, gezegensel bir ruh ya da insana özgü çok boyutlu bir benlik veya ruh aracılığıyla yaşam ve yaşam gücü olarak bildiğimiz şeylerin ortaya çıkmasını sağlayan evrensel bir ilkedir. Koşulsuz sevginin insan biçimini alırken sahip olduğu güç, yokluğu durumunda yaşamın kendisinin de; gelişim, değişim, ahenk ve hareketin de var olamayacağı devingen ve evrensel bir ateştir.


Yeryüzü ruhunun yaşam gücü ley hatları ve ley merkezleri aracılığıyla yansır. Ley ağlarından yansıyan bu yaşam gücü olmasaydı mineral, bitki, hayvan veya insan gibi farklı doğal oluşumların hiçbirinde gelişme gerçekleşemezdi. Birtakım Doğu öğretilerinde bu güce fohat ya da prana adı verilmektedir. Yeryüzünün, ley ağı sayesinde yansıyan yaşam gücü, aynı pranik alanın parçaları olmaları nedeniyle güneşinkiyle de sıkı sıkıya bağlıdır. Bu nedenle güneş, yeryüzünün ley ağı ve yeryüzündeki doğal oluşumların hepsinin sahip olduğu sağlık ya da yaşam gücü arasında eşi görülmemiş yakın bir ilişki vardır. Tarih boyunca insanların içgüdüsel, sezgisel ya da şuurlu bir biçimde yeryüzünün ley ağına ilgi göstermiş olmalarının nedeni de budur. Böylelikle insanlar gerek fiziksel gerekse ruhsal sağlıklarını korumanın yanında, kendilerini çevreleyen doğal oluşumların gelişimini de sürdürmeyi ve zenginleştirmeyi başarmışlardır. Bu arada yeryüzü ile aralarındaki ilişkiyi de tanıma fırsatı bulmuşlardır.


Ley ağını tam anlamıyla kavramak için göz önüne alınması gereken iki büyük etken daha vardır.

Her şeyden önce yeryüzü, kendisinden yayılan enerji ve etkinlik ile aynı oranda enerjiye sahip tek tip ve durağan bir enerji küresi değildir. Farklı etkinlik düzeyleri ile farklı enerji duyarlılık ve yayılım merkezlerine sahiptir.


İkincisi, yeryüzü ve güneş sistemi çok daha büyük bir galaksinin ve evrensel sistemin parçalarıdır ve bu sistem içerisinde yeryüzünün varlığı ve gelişimi için hayati önem taşıyan sıkı ve duyarlı enerji ilişkileri yer alır.


Dolayısıyla ley ağı sadece insan biçimindeki yeryüzü ruhunun enerjisini taşımakla kalmaz, aynı zamanda yeryüzünün ve üzerinde yaşayanların gelişimi için gerekli olan galaksiye ait diğer güçlerin de alıcılığı ve dağıtımı görevini üstlenir. Galaksiye ait bu güçlerin en bilinenleri burçlar kuşağındaki takımyıldızlar ve güneş sisteminin diğer gezegenleriyle özdeşleşenlerdir; daha az bilinen ancak aynı oranda önem taşıyan bir diğeri de Pleiades, Büyük Ayı ve Sirius gibi yıldızlarla olan ilişkilerdir. Ancak gelen bu enerjilere duyarlılık ve tepki gösterenin yalnızca ley ağı olmadığını da eklemek gerekir; hem tekil hem çoğul yaşam biçimleri ve özellikle de insan yaşamı gelen bu enerjilere karşı aynı şekilde duyarlı ve tepkilidir.


Görüldüğü gibi ley ağı mineral, bitki, hayvan ve insan gibi oluşumların sahip olduğu güçle ortak çalışır. Her bitkinin ya da her hayvanın sahip olduğu enerji de dolayısıyla hem yeryüzündeki bitkiler aleminin ya da insanlar aleminin tümünün, hem de bir bütün olarak yeryüzünün genel enerji sisteminde yer alır. Dolayısıyla parçalar ve bütün arasında hayati ve devingen bir bağımlılık vardır; bu bağımlılık koşulsuz sevgi adını verdiğimiz bu yeni enerji niteliğini taşıyan yeryüzü ruhunun, sistemin tümü aracılığıyla insan biçimini almasıyla kendini belli eder. Bu karşılıklı bağımlılık aynı zamanda galaksiyi ve evreni de birleştirir.


The New Age, An Anthology of Essential Writings adlı kitaptan çeviren: Sema Özçallı


kaynak: bilyay.org.tr

DÎNİ SÖZLÜK “M”

  MEFHAR-İ MEVCÛDÂT:   Mahlûkâtın (yaratılmışların) övündüğü Muhammed aleyhisselâm.   Mefhar-i mevcûdât efendimizin, güzel huylarınd...