23 Eylül 2021 Perşembe

SOSYAL YAŞAMIN MÜKEMMEL ÖRNEKLERİ

 İnsanoğlu Dünya’da ve hatta Kainatta olan her varlığa ve olaylara genelde kendi gözlüğüyle ve bakış açısıyla bakar. Bu da olaylara ve diğer canlılara karşı benmerkezli bir bakış açısı oluşturmasına neden olur. Her canlının dünyayı ve olayları kendisi gibi görüp algıladığı yanılgısına düşmesine sebep olur. Yine genel kanıyla Dünyanın en akıllı, en sosyal, en ileri varlığının kendisi olduğunu, diğer canlıların tekdüze bir yaşamı olduğunu, doğar, yaşar, ölür tekdüzeliğinde bir çizgiye oturtma hatasına düşer. 

Dünya üzerindeki canlıların büyük çoğunluğu kendi yapılarına göre sosyal bir düzen içinde yaşamaktadırlar. Hayatta kalmak ve türün devamı için bir arada yardımlaşarak yaşamayı gerektirmektedir. İnsanoğlu’da bir arada yaşama ve yardımlaşıp dayanışma sonucunda bu günkü medeniyet düzeyine ulaşmıştır. Sosyal barışı genelde kuramamış, her daim bireylerin ve birimlerin içsel ihtiras ve hırsları neticesinde barış her zaman bozulmuştur. 

Birlikte yaşayarak insanların kurduğu düzenden daha mükemmelini oluşturmuş canlılardan karıncalar hayret ve takdirle müşahade edilmesi gereken canlılardır. Yüzbinlercesi hatta milyonlarcası bir arada yaşamasına rağmen ne bir isyan hareketi ne de bir yönetim zafiyeti görülür. Belki büyük çoğunluğumuzun kaale bile almadığı veya evlere dadanan baş belası böcekler olarak gördüğü bu küçük yaratıkların insanı hayrete düşürecek ve kıskandıracak kadar mükemmel bir sosyal düzenleri vardır. Bir tanesi bile “ben bugün çok çalıştım, biraz dinleneyim” ya da “hep ben çalışıyorum, yeter artık birazda başkası çalışsın” demezler. İnsanlar zaruri olan durumlarda bile bir işi sonuna kadar sürdürebilecek iradeyi çoğu zaman kullanamazlar. Oysa karıncalar itirazsız büyük bir çaba ve irade ile yaptıkları işi mutlaka sonuçlandırırlar. Karınca topluluklarının (kolini) bu derece dayanışma içinde olması, insanlar için ibret alınması ve üzerine düşünülmesi gereken bir husustur. Sadece kendi çıkarlarını düşünen ve çıkarları uğruna diğer bireylerin haklarına fütursuzca tecavüz edebilen insanlara göre, karıncaların bu özverili, benmerkezcilikten uzak ve bireyi değil toplumu düşünen yaşam şekilleri çok daha ahlaki bir yapıdadır. Karıncalar aralarında kraliçe, savaşçı, bahçıvan, çocuk bakıcısı, amele, temizlikçi gibi statülere (kast) ayrılıyor; her bir karınca görevinin gereği olarak belli konuda uzmanlaşıyor. Karıncaların diğer canlıları kıskandırarak görev bölüşümü ve toplum örgütlenmeleri bireylerin yaşları ve cinsiyetlerine göre bir hiyerarşik düzende işliyor ve hiçbir birey veya kast kendi görevini aksatmıyor. Ölümü pahasına da olsa üzerine aldığı görevi yerine getirmek için hiçbir fedakarlıktan kaçınmıyor. Daha genç olan bireyler yuvada kalıp çocukların bakım işini üstlenirken, yaşlılarda yuvanın korunması ve besin temin etme gibi işlerle ilgileniyorlar. Kraliçe, kış uykusundan uyandığında hava sıcaklığı müsait olmadığından sadece kısır dişi askerler ve erkek karıncalar doğurur. Hava ısındıkça kendisine işçiler tarafından kastların eksikleri rapor edilir ya da kendisi bizzat yuvayı dolaşarak eksikleri belirler ve ona göre kız evlat, tahıl ezici veya savaşçı gibi kastlarda ihtiyaç hasıl olan yerlere göre yumurta yapıyor. Karıncaların birbirleri arasındaki iletişim yetenekleri de detaylı incelenmesi gereken apayrı bir konudur. Karıncalar iletişimde ses ve kokuyu mükemmel olarak kullanırlar ve sayıları yüzbinlerden milyona varan kolonilerde iletişim konusunda bir aksaklık olmadan hayatlarını idame ettirirler. İnsanoğlunun iletişim konusunda hala mükemmeli yakalayamadığını, aynı dili konuşsalar bile anlaşamadıklarını görünce milyonlarca karıncanın kullandığı sistemin bizlere örnek olup yeni çığırlar açabileceğini daha iyi idrak ederiz. Karıncalar kimyasal salgılar aracılığıyla alarm verebiliyor ve besinlerin yerini birbirlerine bildirebiliyorlar. Bu kimyasal iletişim sistemini tehlike anında devreye sokuyorlar ve bu alarmı algılayan karıncalar larvaları kapatarak kentin daha güvenli alt bölümündeki tünellerine kaçıyorlar. Muhafızlar ise bu anda yuva ağzında savunma durumuna geçiyor yani her birey ne yapması gerektiğini çok iyi biliyor. İdrak ve düşünceden yoksun bir canlının bu derece mükemmel bir iletişimde organize olabilmesi çok manidar bir olay. Karınca feromenleri üzerinde yapılan araştırmalar, tüm sinyallerin koloninin ihtiyaçlarına göre salgılandığı saptanmıştır. Feromenin yoğunluğu durumun aciliyetine göre değişmektedir. Her koloninin kendine has kokusu vardır. Diğer cinslerin bu kokular sayesinde ayrılırlar. Eğer gelen aynı cinsten fakat farklı kolonidense yuvaya kabul edilir fakat koloninin kokusunu elde edinceye kadar daha az yiyecek verilir. Koku iletişimi besin kaynağı bildirmede ve yuvaya taşıma iletişiminde de mükemmel işler görür. Besin kaynağını bulan karınca kursağını doldurarak yuvaya dönerken kısa aralıklarla karnını yere sürterek kimyasal bir koku bırakır. Yuvaya girince besinin yerini diğer arkadaşlarına bildirmek için kısa süren hızlı bir tur atar. Bunu 3 ile 16 kez yaparak arkadaşlarının onunla bağlantıda olmasını sağlar. Besinin yerini haber alan diğer karıncalar kokuyla işaretlenmiş yoldan giderek kolayca hedefe ulaşırlar.

 Yaşamın devamı için diğer canlıları kullanma sadece insanoğluna has bir durum değildir. Karıncalarda bu konuda epey uzman sayılırlar yuvalarında mantar yetiştirdikleri gibi insanların inek, koyun, keçi yetiştirdikleri gibi mandıra kurup hayvan yetiştirirler. Yaprak kesici(atta) karıncaları yaprakları mantar üretiminde kullanırlar. Vücutlarında bitkilerde bulunan selülozu sindirebilecek enzimler olmadığından yaprakları yiyemezler. İşçi karıncalar bu yaprakları çiğneyerek bir yığın haline getirip yeraltındaki odalarda bunların üzerinde mantar yetiştirirler ve bu mantarlardan gerekli proteini alırlar. Tükrüklerinde bulunan bir antibiyotik sayesinde zararlı mantar oluşumunu engellerler. Hasatçı karınca türü de yuvaya getirdikleri tohumları ağızlarında ezerek karıca ekmeği imal ederler. Hayvan besleme konusunda da insandan aşağı kalır değillerdir. Yaprak biti, yapraklardan emdiği özü bal tabir edilen bir sıvıya dönüştürür. Karıncalar bu balı çok severler ve onlar için çok besleyicidir. Bal elde etmek için yaprak biti besler ve insanların kendi hayvanlarını dış tehlikelere karşı koruduğu gibi bu bitleri özenle korurlar. Aynı özeni bitlerin yavruları içinde gösterirler. Soyun devamı için gösterilen fedakarlık açısından insandan ileri de olduklarını söyleyebiliriz. 

Erkek karıncaların başlıca görevi kraliçe karıncayla çiftleşmek gelecek nesillerin oluşumunu sağlayacak spermleri kraliçeyi aktarmaktır. Çiftleşmeden sonra erkek karıncalar ölürler. Karıncalar yaratıldığından günümüze kadar ve bundan sonra kıyamete kadar bu olay böyle devam edecektir. Fakat hiçbir erkek karınca öleceğini bildiği halde bundan asla vazgeçmez. Geçmişte böyle olmuştur, şimdi yine aynı fedakarlığı göstermektedirler ve gelecekte aynı olay vukuu bulacaktır. Böyle bir fedakarlığı insanlarda tereddütsüz görebilir miyiz acaba? Allah’ın kusursuz bir düzen ve intizamda yarattığı bu canlılar bizlerde eksik olan bazı hasletleri  açıkça haykırıyorlar. 


İsmail Körpe

Ley Hatlarının Oluşum Kaynağı

 Yerkürenin yüzeye yakın katmanlarında, örneğin dıştan ilk 400 km’sinde etkin olduğu düşünülen ama yeryüzüne yaklaştıkça şiddetinin arttığı bilinen, en az 11 adet dönel elektrik alanların ve dolayısı ile bu alanların indüklediği elektrik akımlarının varlığını ölçerek biliyoruz. Bu dönel alanların büyüklükleri yaklaşık olarak onar milyon km² dir. Bu akımlar;

—————————————–

-atmosferdeki iyonosferden elektromagnetik olarak,

-artı eksi 80 derece paralelleri civarında oluşan Aurora Borealis ve Aurora Australis boşalmalarından statik elektrik olarak,

-Yerkabuğunda 100 km ila 300 km derinlikler arasındaki yarı ergimiş gibi hareketli olan Astenosfer katmanının, konsentrasyon farklarının indüklediği yer altı foucoult akımlarından,

-Borneo + Kongo + Amazon yağmur ormanlarındaki yıldırım deşarjlarından oluşan elektrostatik yük kazanımlarından ve

-hidroelektrik, termik, rüzgar ve nükleer santraların geri dönen enerji topraklamalarından …. Beslenir.

-Bunlara, tam deprem anında kopma gerilmesine ulaşan kuvars kristalli kayaçların piezoelektrik deşarjları da ilave olur.

——————————————


İşte bu doğal doğru akımlar “Tellürik Akımları”nı, bu doğal akımların rezonans periyodlarda salınım yapması ise doğal “Deplasman Akımları”nı, bu salınan akımların rotasyonelinde oluşan ikincil alanlara ise Magnetotellürik alanlar adı verilir. Bunlardan yararlanılarak Jeofiziksel ölçüm teknikleri geliştirilmiştir. Salınım olayının nedeni ise iyonosferdeki hidromagnetik parçacık tuzaklanmasıdır.


Bu doğal tek yönlü ve çift yönlü olabilen akımlar, sonuçta elektrik akımları olup, içinden geçtiği ortamın doğal elektriksel direncine karşı ilerler. Bu yüzden Yerkabuğu içerisinde salınan ya da akan bu akımlar, su gibi en kolay akabilecekleri yolu seçerler. Yani alınan yolun uzunluğu önemli olmayıp kolaylığı daha önemlidir. Bu yüzden Tellürik akımlar ve Deplasman akımları, iletkenliği çevresine göre daha yüksek, ya da direnci çevresine göre daha düşük olan yolları seçerler. Yani kanalize olurlar. Bu kanallar genellikle içerisinde bol metal oksitler bulunan kayaçları, bol tuzlu su içeren kayaçları ve tabiidir ki maden yataklarını takip ederler.


kaynak: yapiworld.com

Gazi Antep Hayvanat Bahçesi






 

ANADOLUNUN FETHİ: MALAZGİRT VE SONUÇLARI

 İ’lâ-yı Kelimetullâh’ın Hedefi:  Anadolu


Anadolu kapılarının bize açılması, 1071 Malazgirt Zaferiyle olmuştur; ancak bu coğrafyayla tanışıklığımız, bundan yaklaşık 7 asır öncesine dayanır. İlk defa 395’te Avrupa Hunları ve ardından 516’da Sabarlar’ın yaptığı akınlarla Anadolu yolu bize açılmaya ve burayı fethetmek tutkulu bir ideal haline gelmeye başlamıştır. Anadolu serüvenimiz, İslâmiyet’e girdikten sonra, gaza ülküsü istikametinde, Abbasî Devleti’nin hizmetindeki Türk komutanların, Uç bölgelerinden (Avâsım) giriştikleri akınlarla yüce bir mefkûre keyfiyetini alacak ve dinî bir muhteva kazanacaktır. Abbasî idaresindeki komutanların açtığı çığır ve hazırladığı zemin, en fazla Selçukluların işine yaramış ve onların Anadolu’yu yurt edinme gayesini kolaylaştırmıştır. Selçuklular adına ilk seferi, Çağrı Bey 1015’te gerçekleştirecek ve Anadolu’nun, ideal bir vatan olabilme açısından, aranan bütün özelliklere sahip olduğu neticesine vararak; bundan sonra daha da yoğunlaşacak olan akınlara bir bakıma yön verecektir.


Karahanlılar ve Gazneliler’in ağır baskısından yılan ve kalabalık Oğuz göçmen kitlelerinin akınına uğrayan Selçuklulara Çağrı Bey, seferden dönüşünde çıkış yolu olarak Anadolu ufuklarını şu sözleriyle göstermişti:


“Biz, buradaki güçlü devletlerle, yani Karahanlı ve Gazneli devletleriyle mücadele edemeyiz; ancak Horasan, Azerbaycan ve Doğu Anadolu’ya gidip oralarda hükümran olabiliriz. Zira oralarda bize karşı koyabilecek hiçbir kuvvete rastlamadım.”


Çağrı Bey’den aldıkları talimatlar doğrultusunda Selçuklular, “rüzgâr gibi uçan atlılar” sayesinde, âdeta coşkun bir sel gibi, Türkistan’dan Anadolu önlerine birbiri arkasına akmaya ve küffar kapısını dövmeye koyulmuşlardır. Önceleri, keşif hareketi vasfını taşıyan bu akınlar, Tuğrul Bey’le birlikte, fetih ve tamamen yurt edinme gayesine dönüşecektir. Artık Anadolu, cihan hâkimiyeti mefkuresinin ve İslâmiyet’i kıtalar ötesine yaymanın adı olan, i’lâ-yı kelimetullâh davasının en önemli ayağı mevkiine yükselecektir.


Anadolu’yu Vatan Yapan Büyük Randevu


1048’deki Pasinler zaferinden beridir, Bizans’a varlığını duyurup, darbe üstüne darbe indiren ve amansız akınlarıyla yıldırıp güçsüz bırakan Selçuklular, artık son ölümcül hamleyi yaparak Anadolu’dan silmeye hazırlanıyordu. Bizanslıların, “kadın gibi korkak olduğu” ve işinin hiç zorlanmadan bitirilebileceği kanaati yaygınlaşır olmuştu. Bizanslıların zulmü altında ezilen Süryaniler ve Ermeniler dâhi, Rumları kadınlaşmış sayıyor, onları cezalandırmak için Allah’ın, müslümanları gönderdiğine inanıyorlardı. 12. asır Musevî seyyahı Benjamin de Tudelle’nin tespitleri bu hükmü desteklemektedir: “Rumlar, eğlenceye çok düşkündürler… Kadınlaşmış ve savaş kabiliyetini kaybetmişlerdir.”


Can çekişmekte olan köhne Bizans’ı, Anadolu’dan sürmek ve bu güzel diyârı, İslâm’ın doğudaki en sağlam burcu durumuna getirmek için, Sultan Alparslan’ın:


“Aslan ve kartal yavruları gibi olunuz, yeryüzünde gece-gündüz uçunuz; artık Romalılar ve Hıristiyanlara aman vermeyiniz!” emri icabınca, Selçuklu akıncıları, gâzi komutanlar ve Alperenler, Gürcü tarihçi M. Brosset’in ifadesiyle, “Sanki dünyanın her tarafından, bu memleket için randevu almışçasına” dalga dalga küffar kapılarına dayanmışlardı. Bir Bizans kaynağının işaret ettiğine göre, “Kara ve deniz, bütün dünya, sanki Türkler tarafından doldurulmuştu.”


Diogenes’in Büyük Kibri ve Kapıdaki Felaket


Gün geçtikçe büyüyen ve önü alınamayan Selçuklu-İslâm akınları karşısında, Bizans imparatoru Romanos Diogenes, çareyi, Uz ve Peçenekler’in de dahil olduğu sayısız milletin katılımıyla meydana gelen, yaklaşık 200 bin kişilik, tarihinin en muazzam ordusunu teşekkül ettirmekte bulmuştu. Tamamı paralı askerlerden oluşan bu ordu, Bizans halkından zorla toplanan ağır vergilerle tesis edilmişti. Selçuklu kuvvetleri ise yalnızca 50 bin kişiden ibaretti. İmparator, ordusunun kudretiyle öylesine mağrur oluyordu ki, Selçukluları Anadolu’dan atmak bir tarafa, Türkistan ve İslâm Dünyasını da zaptedeceğini; camileri kiliseye çevirmekle Hıristiyanlığı yücelteceğini zannediyordu.


Diogenes, ordusuna güvenin verdiği gurur ve kibirle Sultan Alparslan’ın barış teklifini tereddüt etmeden reddedip Selçuklu elçisine şu kaba ve küstah karşılığı verecekti:


“Barış, ancak ve ancak Rey’de yapılacaktır. Ben, İslâm ülkelerine, kendi ülkem gibi hâkim olmadıktan sonra asla geri dönmeyeceğim… Hemedan’ın çok soğuk olduğunu haber aldım, bu bakımdan biz, Isfahan’da kışlayacağız, hayvanlarımız ise Hemedan’da kışlayacaklar.”


Elçi İbnü’l Mahleban ise, şu muhteşem sözlerle imparatora haddini bildirmişti:


“Hayvanlarınız, Hemedan’da kışlayabilir; ama sizlerin nerede kışlayabileceğinizi bilemem!”


Diogenes, İstanbul’dan hareket etmeden önce, Ayasofya’daki büyük dinî ayine katılarak buradaki meşhur “büyük haçı” ziyaret etmişti. İmparator, bu ziyaretle ilgili, Malazgirt yenilgisinden sonra, şu şaşırtıcı hatırayı zikredecekti:


“Herhangi bir sefer dolayısıyla İstanbul’dan çıkan imparatorun törelerinden birisi de, Ayasofya’ya gidip yakutlarla bezenmiş olan altın haçtan yardım ve şefaat dilemesidir. Ben, bu geleneğe uyarak Ayasofya’ya gidip buradaki altın haçtan başarı için şefaat diledim. Bu sırada haç, bulunduğu durumdan müslümanların kıblesine doğru çevrildi. Buna son derece hayret edip şaşakaldım ve onu, yeniden doğuya çevirip eski haline getirdim. Ertesi günkü ziyaretimde, haçın yine kıbleye dönmüş olduğunu gördüm. Bunun üzerine onun, zincirlerle bağlanmasını emrettim. Fakat bununla birlikte, üçüncü günkü ziyaretimde haç yine kıbleye yönelmişti; hayretler içinde kalıp bunu, çıkacağım seferde yenilgiye uğrayacağıma yormuştum. Bununla birlikte, arzu ve ihtiraslarımın etkisiyle, İslâm ülkelerine yürüdüm ve işte bütün bunlar başıma geldi.”


Zafere Kilitlenen İslâm Âlemi


Malazgirt Muharebesi, Bizans’ın Anadolu’daki mevcudiyetini belirlemesi açısından büyük öneme sahip olduğu kadar; onun savaştan beklediği sonuçlar bakımından esas olarak da Türkler ve İslâm âlemi’nin geleceğini tehdit ve tayin etmesi noktasında tam bir ölüm-kalım mücadelesi hususiyetindeydi. Bu yüzden, Halife Kâim Biemrillah, İslâm dünyasının bütününü ilgilendiren, tarihin bu en müthiş hilâl-haç savaşında kazanan tarafın Sultan Alparslan ve İslâm ordusu olması ve mücahitlere zafer ihsanı için niyazda bulunulması maksadıyla, aşağıdaki cuma hutbesini hazırlatarak müslüman ülkelerin hepsinde okunmasını istemişti:


“Allah’ım! İslâm sancağını yükselt ve İslâm’a yardım et! Şirki, başını ezmek ve kökünü kazımak suretiyle yok et! Sana itaat için, canlarını feda edip kanlarını, sana tâbi olma hususunda akıtan senin yolunun mücahitlerini, onları kuvvetlendirerek yurtlarını, güvenlik ve zaferle dolduran yardımlarından mahrum kılma! Mü’minlerin emirinin burhanı olan Şehinşâhü’l-âzam’ın (Şahların Şahı Sultan Alparslan) Sen’den dilediği yardımı esirgeme ki o, bu sayede hükmünü yürütür, şanını yayılır kılsın ve zamanın güçlükleri karşısında kolayca yerinde tutunabilsin. Senin dinini şerefli ve yüce tutabilmek için onu, lütufkâr ve her zaman etkili olan desteğinden mahrum kılma! İslam ordusunu meleklerinle destekle, niyet ve azmini hayır ve başarıyla sonuçlandır!


Çünkü o, Sen’in ulu rızan için rahatını terk etti, malı ve canıyla buyruklarına uymak amacıyla, senin yoluna düştü. Çünkü Sen: “Ey iman edenler, can yakıcı bir azaptan kurtaracak bir yolu size göstereyim mi? Allah’a ve O’nun Peygamberine inanıyorsanız, O’nun yolunda, can ve malınızla savaşırsınız” diyorsun…(Saff 10-11) Böylece onun, düşmana karşı giriştiği bu “Kutsal Hareket”, zaferden ışık alsın ve şirk zümresinin, hak yollarını göremeyip sapıklıkta gözleri yumulsun… Ey müslümanlar, Alparslan’ın şerefli olarak düşmanlarını yok etmesi, sancağını yükseltip zaferlerin en son derecesine ve amacına erişmesi hususunda, Allah’a dua ve niyazda bulununuz!..”


Alparslan’ın Hitabı ve Şahlanan Ordu


Büyük randevu nihayet gelip çatmıştı. Alparslan, imamı ve fakihi Buharalı Ebû Nasr Muhammed’in tavsiyesine uyarak savaş zamanını mübarek cuma günü olarak tayin etmişti. Zira, Ebû Nasr Muhammed ona şöyle demişti:


“Ey Sultanım, sen, Allah’ın diğer dinlere üstün kıldığı İslâm dini için savaşıyorsun, bu sebeple İslâm ülkelerindeki camilerde, bütün hatiplerin müslüman halkla birlikte senin için dua edecekleri Cuma günü, öğle namazı sırasında, düşmana saldır. Ben, Yüce Allah’tan zaferi senin adına yazmasını beklerim.”


Bu arada, Selçuklu birlikleri devamlı tekbir sesleri, Kur’an tilâvetleri ve kös gümbürtüleriyle yeri göğü inletip Bizanslıların moralini çökertmeye çalışıyorlardı. Buna karşılık Bizanslılar da, üstünde, çok kıymetli mücevherlerle süslü haçın bulunduğu, altından tahtında oturan imparatorun etrafında toplanmış İncil okuyorlardı. Sadece Bizans ile Selçukluların değil, iki büyük âlemin ve medeniyetin kaçınılmaz çatışması için her türlü hazırlık tamamdı. “Zemzemle yıkanmış kefenlerini giyen” Alparslan ve İslâm ordusu, bu kutlu günde gazâ edip küffarı devirmek için, muazzam bir iman, azim ve dinamizm ile bilenerek vaktin kemâle ermesini bekliyorlardı.


Sonunda 26 Ağustos Cuma günü sabah vaktinde, beyaz elbiselerine bürünüp “ölürsem kefenim olsun” diyen Alparslan’ın, bütün komutanların önünde, ilâhi dergâha el açıp, şu derin yakarışta bulunmasıyla ordu savaş düzenine geçmiştir: “Ey Allah’ım! Sana tevekkül ettim ve bu cihatta sana yaklaştım, şu an senin huzurunda secdeye kapanıyor ve yalvarıyorum. Bu sözlerim, benim gerçek duygularımı yansıtmıyorsa beni, beraberimdeki yardımcılarımı kahret! Eğer samimiliğimi kabul edersen, bu cihatta düşmanlarıma karşı bana yardımcı ol ve beni muzaffer bir sultan kıl!”


Orduyla beraber cuma namazını kılan Sultan, mücahitlere son kez, şu tarihî hitapta bulunup maneviyatlarını takviye ettikten sonra taarruz emrini verecektir:


“Ey askerlerim ve kumandanlarım! Daha ne zamana kadar biz azınlıkta, düşman çoğunlukta olarak böyle bekleyeceğiz? Ben, müslümanların camilerde bizlere dua etmekte oldukları bu saatlerde, düşmanın üzerine atılmak istiyorum. Galip gelirsek arzu ettiğimiz netice gerçekleşecektir, aksi takdirde şehit olarak cennete gideriz. Beni takip etmek isteyenler gelsinler, istemeyenler ise serbesttir ve geri dönebilirler. Bugün burada, ne emreden bir sultan, ne de emir alan asker vardır. Bugün, ben de sizlerden biri olarak sizinle birlikte savaşacağım!…”


Kutlu Zafer ve Çöken Bizans


Nihayetinde Bizanslılar, Selçukluların meşhur Turan taktiğini tatbik etmesiyle ummadıkları bir hezimete maruz kalmış ve kendileriyle birlikte temsil ettikleri Hıristiyan Batı Âlemi’nin tarihteki en ağır yenilgisini tatmışlardı. Öyle ki, İlhanlı tarihçi Reşidüddin bu müthiş bozgunu şu sözlerle tasvir edecekti:


“O bedbaht ve talihsiz düşmana gelince, dağılan pervaneler ve dağılmış çekirgeler gibi kumlar ve karıncalar sayısınca karşı geldiler ve vuruşmak üzere Sultan’ın karşısında durdular… İslâm askeri hep bir ağızdan tekbir getirdiler, teyid-i ilâhi ile sağlam yürekli olarak düşman üzerine atıldılar. Demir dağdan daha kuvvetli olan saflarını atılmış renkli yün gibi yaptılar. Talihsizlik rüzgârı ile hüsran toprağını onların başına saçtılar. Kefere-i fecerenin pek çoğunu cehennemin dibine gönderdiler.”


Başka bir İslâm kaynağında ise, yenilgi şöyle vasıflandırılmıştı:


“Takdir, zulüm ağacını kökünden söktü… Hıristiyanların bayraklarını çevirdi. Düşmanlar sanki sarhoşlar gibi perişanlığa düştüler.”


Malazgirt’in Derin ve Şümullü Tesirleri


Malazgirt Zaferi, yalnızca bizim değil; İslâm ve Batı tarihinin de akışını etkilemesi bakımından mühim bir dönüm noktası özelliğine sahiptir. Başka bir deyişle, insanlık tarihinde, geniş bir coğrafyanın gidişatını belirleyen ender savaşlardan birisidir. Erol Güngör’ün de dediği gibi; eğer Türk ve İslâm tarihinin son dokuz yüz yıllık kaderini çizen tek bir hâdise ve şahsiyet göstermek mümkün olsaydı bu, hiç şüphesiz Malazgirt Zaferi ve Sultan Alparslan olurdu. Dolayısıyla, Malazgirt Zaferi’nin tesiri, sadece içinde bulunduğu zaman dilimi ve coğrafyayla sınırlı kalmamış; yansımaları, geniş ölçekli bir toprak parçasında ve asırlara yayılacak şekilde günümüze değin uzanmıştır.


En önemlisi de, üzerinde yaşadığımız cennet vatan, bu zaferle bize yurt olmuştur. Anadolu’nun kapıları ardına kadar açılmış, kısa sürede akıncılar, Adalar Denizi ve Marmara kıyılarına kadar olan yerleri fethetmişlerdir. Anadolu’nun anahtarı, yine bu zaferle alınmış, buradaki varlığımız bir daha silinmeyecek biçimde sağlam temellere dayandırılıp perçinlenmiştir. Horasan Erenleri ve Gâzi Dervişlerin tebliğ ve irşatları neticesinde, Anadolu’ya İslâm mührü vurulmuş ve İslâm ruhu ile dört bir köşesi yeşertilip, müslümanların Hıristiyan Batıya uzanan “ileri karakolu” olma mevkiine erişmiştir.


Yine bu zafer, Türklerin, İslâm’ın ve İslâm dünyasının liderliği ve koruyuculuğu misyonunu kuvvetlendirerek, bununla daha ciddi anlamda kuşanmasını ve Doğu (Müslüman) Âlemi’nin Batı karşısında ilk defa büyük bir tehlike olarak arz-ı endam eylemesini de sağlamıştır. Diğer taraftan, Osmanlı Devleti’nin temellerinin atılması, İstanbul’un fethine zemin hazırlanması ve elbette ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında da Malazgirt’in büyük rolü vardır. Bugün; bin yıldır yaşadığımız türlü tarihî serüvenlere ve handikaplara rağmen, hâlâ bu vatanda hayat sürüyor isek, bunu her şeyden önce Malazgirt Zaferi’ne borçluyuz ve hâlihazırda onun mirasını kullanmaktayız.


İbrahim Kafesoğlu, Malazgirt’in tarihimizdeki emsalsiz yeri ve büyük önemi hakkında, şu fevkalade isabetli tespitleri yapmaktadır:


“Malazgirt Muharebesi’nin, neticeleri bakımından ehemmiyeti ölçüsüzdür. Yurt olarak Anadolu, onun hediyesidir. Yalnız bu netice, bir millete yeni bir vatan verme keyfiyeti, Malazgirt Zaferi’ni başka hiçbir muvaffakiyet ile kıyaslanamayacak nispette yükseltmektedir. Tarih boyunca kazanılan, yüzlerce meydan muharebesinden, bugün elde ne kaldığı düşünülürse, Malazgirt’in değeri iyice anlaşılacaktır… Zaferi takip eden yıllarda Anadolu’yu vatan edinen Türk boyları, İslâmî akideler ile birlikte, eski bozkır yaşayış ve telakkilerinden büsbütün farklı tefekkürü, edebiyatı ve dünya görüşü ile toprağa bağlı taze bir cemiyet haline inkılâp etmiştir ki, bundan sonra yerleşik medeniyet unsuru olarak cihan tarihinde çok verimli hamleler yapmak imkânı kazanmıştır… Türk tarihinin 1071’de başlayıp, 1923’e kadar devam eden 850 yıllık iftihara değer devresine, hakiki kaynak vazifesini gören Malazgirt Muharebesi, geniş tesir ve şümulü ile Türk tarihinde yeni bir devrin başlangıcı ve bir dönüm noktasıdır.”


İslâm ve Batı Âlemi’ndeki Yankıları


Öte yandan, İslâm Âlemi’ne yönelik fecî bir tehlikeyi bertaraf etmesinden ötürü bu zafer, müslümanlar üzerinde de derin bir yankı uyandırmış ve büyük bir sevinçle karşılanmıştır. Abbasî halifesi, Alparslan’ın gönderdiği fetihnâmeyi (zafer mektubu), devlet erkânı ve halk önünde coşkun bir törenle okutmuştur. Şehir görülmemiş bir şekilde süslenip zafer takları kurulmuş ve devrin şairleri Alparslan’ı öven kasideler yazmışlardır. Halife, Sultan’a, değerli hediyelerle birlikte özel bir mektup yazarak onu tebrik etmiştir. Halifeden başka, diğer İslâm memleketlerinin hükümdarları da Alparslan’a, ayrı ayrı özel heyetler göndererek kıymetli hediyeler ve tebriknâmelerle kendisini kutlamışlardır. İslâm tarihçilerinin ekseriyeti bu zaferi, Hz. Ömer devrinde, Bizans’a karşı kazanılan ve İslâm hâkimiyetinin Asya ve Akdeniz’de kesin olarak yerleşmesini sağlayan, Kadisiye ve Yermuk zaferlerine benzetmişlerdir.


Zafer, Batı âleminde ise, derin bir şok ve hayal kırıklığı meydana getirmiştir. Steven Runciman’ın şu tespiti bu konuda bir fikir vermektedir:


“Malazgirt’te, Müslüman Türklerin kazandıkları büyük zafer, Bizans’tan çok Batı’yı endişeye sevk etmiş ve ürkütmüştür.” Avrupalılar, bir müddet sonra, Anadolu ve Ön Asya’daki İslâm hâkimiyetine son vermek ve Bizans’ı kurtarmak için, asırlar boyunca sürecek olan Haçlı Seferlerine girişeceklerdir. Bu seferlerin zuhuru ve sonuçlarındaki tesirinden dolayı, Malazgirt Zaferi’nin, Avrupa Medeniyeti’nin teşekkülünde de büyük bir fonksiyonu olmuştur diyebiliriz. Meseleye, sonun başlangıcındaki Bizans cephesinden baktığımızda, Anadolu’daki varlık ve otoritesini mühim ölçüde kaybettiğini ve bundan sonra tamamen İstanbul’a kapandığını görüyoruz.


Son Söz


Netice itibariyle, üzerinde hür ve müstakil olarak yaşadığımız, insanlığa yön veren devlet ve medeniyetler kurduğumuz mübarek vatanımızı bize hediye etmeleri ve bu coğrafyaya İslâm damgasını ebediyen vurmalarından dolayı Sultan Alparslan’a, Gâzi Komutanlara, Alperenlere ve Hoca Ahmed Yesevî’nin müritlerine ne kadar minnet ve şükran duysak, yine de az gelir. Bu borcun en iyi ödenme biçimi ise, emanet edilen mirasa sahip çıkıp lâyık olmaya çalışmak ve gelecek kuşaklara alnımızın akıyla devretmektir. Vatanımıza göz koyan azılı düşmanlarımızın çokluğu ve yüklendiğimiz vazifenin ağırlığı mevzuunda en sadık şahidimiz, geride bıraktığımız zengin tarih sayfalarıdır.


Kaynakça:


-Ali Sevim, Anadolu’nun Fethi, Ankara, 1988.


-Ali Sevim, Yaşar Yücel, Türkiye Tarihi, Ankara, 1989.


-Claude Cahen, Türklerin Anadolu’ya İlk Girişi, Çev: Yaşar Yücel-Bahaeddin Yediyıldız, Ankara, 1988.


-Osman Turan, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, İstanbul, 1980.


-İbrahim Kafesoğlu, Selçuklu Tarihi, İstanbul, 1972.


-İbrahim Kafesoğlu, “Malazgirt Muharebesi Maddesi”, İslâm Ansiklopedisi, c. 7.


-Faruk Sümer, Ali Sevim, İslâm Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşı, Ankara, 1988.


-Erol Güngör, Tarihte Türkler, İstanbul, 1989.


-Oğuz Ünal, Horasan’dan Anadolu’ya, Ankara, 1980.


-Steven Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, Çev: Fikret Işıltan, c. 2, Ankara, 1987.


-İsmail Çolak, Doğu-Batı Kavşağında Osmanlı, İstanbul, 2004.


kaynak: İsmail Çolak (ilkadimdergisi.com)

Gazi Antep Hayvanat Bahçesi






 

Niçin kar yağıyor?



Kış aylarında güneş ışınları olmadığı için, bulutların bulundukları yüksekliklerde hava sıcaklığı çok düşük olunca, yükselen su buharı, sublime denilen şekilde sıvı hale geçmeden, bu aşamayı atlayarak doğrudan buz kristali haline dönüşür. 0.1 milimetre çapındaki buz kristalleri birbirlerine yapışarak kar tanelerini oluştururlar.

Eğer bulut ile yer arasındaki hava sıcaksa bu kar taneleri yere düşene kadar yağmur tanesi haline dönüşebilirler, ama soğuksa yere kadar kar tanesi olarak inmeyi başarabilirler. Hafiflikleri nedeniyle yere o kadar yavaş inerler ki 3 bin metreden inmeleri 2 saat alabilir. Bazen bulutun altındaki sıcaklık öyledir ki, bir kısmı kar, bir kısmı yağmur damlası halinde düşerler, biz buna "sulu sepken" diyoruz. Yani yağmur veya kar yağmasını belirleyen ana unsur, bulut ile yer arasındaki hava sıcaklığıdır.

Genel kanının aksine kar yağması havayı ısıtmaz, aksine ısınan hava karın yağmasına sebep olur. Çok soğuk havanın içine su alma kapasitesi daha azdır. İçine alamadığı su ya "don" şeklinde yeryüzünde kalır ya da "kırağı" oluşur. Bu şartlarda kar kesinlikle oluşamaz. Hava 3 derece gibi biraz ısınınca, su buharı yeryüzünden yükselebilir, çok yüksekliklerdeki soğuk hava tabakalarına ulaşabilir ve kar yağışı meydana gelebilir. Biz de sanki kar yağdığı için hava ısınmış gibi algılarız.

Kar tanesinin oluşumu hakikaten bir tabiat mucizesidir. Gerçi bazı kayak merkezlerinde, kar yağışı yetersiz olduğu zamanlarda suni kar üretiliyor ama bu görüldüğü kadar kolay değil. Doğal kar tanelerinin ortasında çekirdek olarak toz parçacılarının olduğunu biliyoruz. Eğer bunlar olmazsa saf su -40 derecede bile kristalleşemiyor.

İlk olarak 1975'de Berkeley, California Üniversitesinden Prof. Steve Lindow "snomax" denilen bir proteini toz parçacıları yerine kullanarak suni kar üretmeyi başardı. Bu madde sayesinde daha hafif ve kuru kar tanelerinin üretilmesi sağlandı ve Norveç'te yapılan 1994 kış olimpiyatlarında çok yaygın olarak kullanıldı.

Kar kristalleri altıgen bir şekil içindedirler. Her bir koldan 3 ve 12'li kollar çıkar. Bu dizilişin sebebinin oksijen atomlarının diziliş şekli olduğu sanılıyor.

Dolu yağışı daha ziyade ılıman iklimlerde ve bahar aylarında görülür. Isınan hava ile yükselen su buharı, hava akımları ile daha da yükselerek 12 bin metre civarında -50 derece hava sıcaklığında buz kristallerine dönüşür. Buradaki güçlü hava akımları ile bu buz kristalleri de birleşerek buz tanelerini oluşturur.

Buz taneleri ağırlıkları nedeniyle o kadar hızlı düşerler ki bulut ile yer arasındaki sıcaklık ne olursa olsun eriyecek zaman bulamazlar. Çapı 5 milimetreden büyük dolular halinde yeryüzüne ulaşırlar. Aslında tüm bu şartların oluşması çok enderdir ve bu nedenle dolu yağışı hem çok az görülür, hem de çok kısa sürer.


Birecik



 

Fırat Nehri

Birecik / Şanlı Urfa

DÎNİ SÖZLÜK “M”

  MEFHAR-İ MEVCÛDÂT:   Mahlûkâtın (yaratılmışların) övündüğü Muhammed aleyhisselâm.   Mefhar-i mevcûdât efendimizin, güzel huylarınd...