23 Eylül 2021 Perşembe

Araba


Otomobil nasıl gelişti?



James Caan, girişimci ve Dragons' Den (Ejderhaların İni) adlı televizyon programının katılımcısı


Bir asır önce otomobil bir yenilikti. Günümüzde yaklaşık 700 milyon araba yolları arşınlıyor. Bu arabaların çoğu Mercedes Benz ve Daimler gibi Avrupalı üreticiler ve Ford gibi ABD'li üreticiler tarafından üretilmektedir. Bu üreticilerin hepsi de on dokuzuncu yüzyılın sonunda veya yirminci yüzyılın başında markaların isim babaları Karl Benz, Gottlieb Daimler ve Henry Ford tarafından kurulmuştur. Bu insanlar arabanın evriminde önemli rol oynadılar, ama çoğu arabaya gücünü veren yanmalı motorun ardında yatan özgün fikir on üçüncü yüzyıla dayanmaktadır.

"Otomobil taşımacılıkta devrim yarattı ve girişimcilerin en büyüğü Henry Ford, montaj hattıyla seri şekilde araba üreterek endüstriyi dönüştürdü."

James Caan



Küçük kapalı bir yerde tutulan yüksek enerjili yakıtın ufak bir miktarı gaz yayıldıkça büyük oranda enerji açığa çıkarır. Eğer bu dakikada yüzlerce kez yapılırsa, enerji pistonu aşağı yukarı hareket ettirmek için kullanılabilir. "Krank mili" diye bilinen bağlantı bu doğrusal hareketi dönme hareketine çevirir. 1206'da yayınlanan Olağanüstü Mekanik Araçların Bilgisi Hakkında Kitap'ta El-Cezeri krank milinin bilinen ilk tarifini yapar.


Tam 600 yıl sonra İsviçreli mucit François Isaac de Rivaz, hidrojen-oksijen karışımından enerji alan yanmalı bir motora krank milini dahil etti. Bu motoru tekerlekleri olan ahşap bir şasiye yerleştirerek, sonradan "otomobil" diye bilinecek aracı yaratmış oldu.


Rivaz'ın icadı gelecek vaat etse de ticari açıdan fiyaskoyla sonuçlandı. Nikolaus Otto'nun dört zamanlı motoru, yakıtı verimli yaktığından daha başarılıydı, ama sadece ileri ve geri hareket edebiliyordu. Bunu dairesel harekete çevirense, Alman mühendis Karl Benz'di.


Basit motorlu at arabaları veya posta arabalarından farklı olarak Benz'in 1885'te yaptığı üç tekerlekli Motorwagen kendi enerjisini üreten ilk arabaydı. 1888'de bu arabayı satmaya başladı, fakat arabanın vitesi yoktu ve biraz yardım almadan tepelere çıkamıyordu. Ayrıca o zamanlar petrol istasyonları olmadığından araba sahipleri, küçük miktarlarda benzini temizlik malzemesi olarak satan eczanelerden satın almak zorundaydı.

Bertha Benz, kocasına bir vites daha ilave etmesini önerdikten sonra, ilk uzun mesafe otomobil gezintisine bizzat kendisi çıktı. Annesini ziyaret etmek için Mannheim'den Pforzheim'e uzanan 106 kilometrelik yolculuğunda eczanelerden yakıt aldı, mekanik sorunları onardı ve bir ayakkabıcıdan fren takozuna deri çivilemesini isteyerek fren balatasını icat etti. Günümüzde onun katettiği yol "Bertha Benz Anıt Yolu" diye anılır ve her iki yılda bir o yolun üzerinde antika otomobil yarışı düzenlenir.


Aynı günlerde Gottlieb Daimler, yüksek hızlı petrol motorunu icat etti ve bir tekerlek daha ekleyerek dünyanın ilk dört tekerlekli otomobilini yaptı. Ama bu otomobili kitlelerin bütçesine uygun hale getiren Henry Ford oldu.


ABD'li mucit Ford, üretimin çok zaman almasının, otomobil maliyetini artırdığını fark etti. Endüstri Devrimi'yle birlikte mühendisler, farklı işçilerin her birine belli işleri defalarca yaptırarak, üretimi hızlandırabileceklerini fark ettiler. Ford bu "montaj hattı"nın araba üretimine de uyarlanabileceğini gördü. Arabanın iskeleti, her biri yeni bir parça ekleyen bir dizi işçinin elinden geçiyordu, işçiler fabrikada dolaşmak zorunda kalmadıklarından ve belli bir parçanın uzmanı olduklarından bir arabayı üretmek sadece bir buçuk saat alıyordu. Diğer üreticilerin bir otomobili yaklaşık 12 saatte ürettikleri düşünülürse, kayda değer bir kazanım elde edilmişti. Ayrıca çabuk kuruduğu için bütün arabalar siyaha boyanıyordu.


Akıllı bir patron olan Henry Ford, her işçisine yapımına katkıda bulunduğu arabayı satın almaya yetecek kadar maaş veriyordu. Ford Motor Company'nin ilk arabası 1908'de

satıldı. Bu T model araba (nam-ı diğer "Tin Lizzie") aradan geçen yirmi yıl sonra üretilmeye devam ediyordu ve satış rakamı 15 milyona ulaşmıştı. 1914'te Ford, diğer araba üreticilerinin toplam üretiminden daha fazla araba üretmişti.


Rudolf Diesel


Benzinli motora bir rakip tasarlamak, mühendis Rudolf Diesel'i az kalsın canından ediyordu. Dizel motor tutuşmak için bir kıvılcıma ihtiyaç duymadığı halde, 1894'te prototiplerinden biri patladı ve Diesel ölümden dönerek aylarca hastanede kaldı, sonrasında da görme bozukluğu çekmeye devam etti. Neyse ki 1890'ların sonunda kendisini milyoner yapan dizel motoru geliştirdi.


Dizel motor havayı sıkıştırarak çalışır ve daha sonra motora yakıt enjekte eder. Petrol motorları yaklaşık 10:1 sıkışma oranına sahipken, dizel motor havayı 25:1 oranına kadar sıkıştırabilir.


Not: Dünyayı değiştiren 100 fikir kitabından alıntılanmıştır.

22 Eylül 2021 Çarşamba

Melanin renk uzmanı bir pigment


İnsan bedeninde, en üstün teknolojilerden daha üstün teknolojiye sahip sistemler, tam teçhizatlı askerler, konusunda uzman elemanlar (hücreler, hormonlar, salgı bezleri) ve daha birçok üstün tasarım mevcuttur. Vücut içindeki bu ’uzman elemanlardan’ biri de renk ayarlayıcısı olan ’melanin’dir. Adeta bir renk uzmanı gibi cildin ihtiyacına göre renginin açılmasına veya koyulaşmasına neden olan, göze rengini verip zararlı ışınlardan korunmasını sağlayan, bulunduğu miktara göre her insana saç rengini veren melanin, insan bedeninde, Allah’ın sonsuz yaratma ilmini sergileyen sayısız delillerden sadece biridir.



Penceresi olmayan, kapısı da ışık geçirmeyecek şekilde kapanmış bir odada olduğunuzu ve iki ay boyunca bu odadan hiç çıkmadığınızı varsayalım. Böyle bir ortamda dışarıda havanın nasıl olduğunu, güneş olup olmadığını, varsa yakıcı bir güneş mi olduğunu, içeride kaldığınız süre boyunca her gün hiç yanılmadan tahmin edebilir miydiniz? Siz hiç farkında olmasanız da vücudunuzda bulunan melanin pigmenti, koyu karanlık bir hücrenin içinde olmasına rağmen güneş ışınlarının ne oranda olduğunu hatasızca tespit ederek çıkan sonuca göre işlem yapar.



    

Retinanın Boyası



    Canlıların gözleri gerçekte ışığa karşı son derece hassastır ve olumsuz yönde çok kolay etkilenebilir. Buna rağmen Allah’ın gözde özel olarak yarattığı destek sistemler sayesinde güven içinde ışığa bakabilir, etrafımızı rahatlıkla görebiliriz. Bu destek sistemlerden bir tanesi de gözlerde bulunan pigment molekülleridir.


    Bilindiği gibi canlı gözlerinin renkleri çeşitlilik gösterir. Bu rengi sağlayanlar da yine pigmentlerdir. Melanin, gözün içinde bulunan ve göze rengini veren pigment maddelerinden bir tanesidir. Ancak melaninin görevi sadece renk vermek değildir. Araştırmacılar gözde bulunan melanin maddesinin hem gözün zararlı ışınlardan korunmasını, hem de görüş gücünün artırılmasını sağladığını ortaya çıkarmışlardır. Doğada ışığın oluşturacağı zararlı etkilere karşı en doğal çözüm olan melanin maddesi, retinanın dokusuna zarar verme ihtimali olan zararlı mor ötesi ışınlar gibi farklı ışınları filtreleyerek en ideal korumayı sağlar.1 Melanin, retinadan geçen ışığı emerken ayrıca ışığın geri yansımasını ve göz içinde dağılmasını da engeller. Eğer bu tabaka olmasaydı gözün içine giren ışık her yana dağılır ve görüntü oluşmazdı. Melanin tabakasının görevi, kamera ve fotoğraf makinelerinin objektiflerine sürülen siyah boyanın (magnezyum tabakası) görevi ile aynıdır.



Kuzey Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerindeki insanlar güneyde yaşayanlara göre çok daha açık tenli ve sarışın olurlar. Çünkü bu ülkelerde gökyüzü çoğu zaman bulutlu ve hava yağışlıdır. Güneş daha az sürede ve şiddette etki eder. Bu da güneş ışınlarından daha fazla yararlanmak için melanin maddesinin saçta ve ciltte daha az salgılanmasını sağlar.



    Melaninin Cilt   Üzerindeki Etkisi



     İnsanların cilt renklerine göre esmer, kumral, beyaz ya da zenci olarak tanımlanmasının başlıca sebebi, hücre içindeki kromatoforda bulunan melanindir. Melanin maddesi, hücrenin merkezine yoğunlaşarak veya hücre içine dağılarak hareket eder. Bu sayede ise insan teninin rengini koyulaştırıp açıklaştırır.


    Melanin maddesinin hareketliliğinde en önemli etken ise güneş ışınlarıdır. Güneş ışınlarının süresi ve şiddeti mevsimlere ve gün uzunluğuna göre değişir. Melanin maddesi de buna göre harekete geçer ve ten rengini belirler.



    Kanser Düşmanı Pigment



    Güneş ışığının insan vücudunda D vitamininin sentezlenmesinde çok önemli bir rolü vardır. Güneş ışığı olmazsa gıdalardan alınan 7-dehidrocholesterol isimli madde D vitaminine dönüştürülemez. Bunun sonucunda da raşitizm (kemik bozuklukları) gibi birçok kemik hastalığı ortaya çıkar. Bu nedenle az güneşli yerlerde ciltte az miktarda melanin maddesi sentezlenir. Böylece ten rengi açılarak daha fazla güneş ışığının ciltten geçmesine izin verilir ve D vitamininin sentezlenmesi için kullanılır.


Güneş ışınlarının bu yararlı etkisinin dışında bir de zararlı etkileri bulunmaktadır. Bu ışınlar başta cilt kanseri olmak üzere birçok hastalığa yol açar. Özellikle güneşli bölgelerde yaşayan kişiler için bu ışınlar büyük tehdit oluşturur. Çünkü ultraviyole ve diğer ışınlar nedeniyle ciltteki hücrelerin kanserleşme riski çok yüksektir. Ancak bu noktada da melanin maddesi devreye girerek bu riskin en aza indirilmesini sağlar. Çok fazla güneş ışınına maruz kalan kişilerin cildinde oldukça fazla miktarda melanin pigmenti üretilir. Dolayısıyla kişinin ten rengi koyulaşır. Böylece dış ortamdan cilde gelen zararlı ultraviyole ışınlarının daha alt katmanlardaki hassas hücrelere ulaşması engellenir. Bu da hassas hücrelerin hasar görerek kanserleşmesini önlemiş olur.



Birkaç gün boyunca yara bandıyla sarılı olan parmağınızdan bandı çıkardığınızda, bantla sarılı olan bölüm diğer kısımlara göre neden daha beyaz kalır? Bunun nedeni, sarılı kaldığı süre boyunca bu bölümdeki melanin pigmentinin güneş ışınlarıyla tepkimeye girememesidir. Bu da ten renginin açılmasına neden olur.



    Karanlık Hücrede Renk Ayarı Evrimciler İçin  Büyük Bir Açmazdır



    Penceresi olmayan, kapısı da ışık geçirmeyecek şekilde kapanmış bir odada olduğunuzu ve 2 ay boyunca bu odadan çıkmadığınızı varsayalım. Böyle bir ortamda dışarıda havanın nasıl olduğunu, güneş olup olmadığını, varsa yakıcı bir güneş mi olduğunu içeride kaldığınız süre boyunca her gün hiç yanılmadan tahmin edebilir miydiniz?


    Ciltte bulunan melanin pigmenti, yalnızca iki ay boyunca değil, ilk insan yaratıldığı andan beri, koyu karanlık bir hücrenin içinde olmasına rağmen güneş ışınlarının ne oranda olduğunu hatasızca tespit ederek çıkan sonuca göre işlem yapmaktadır. Bu ise her şeyi tesadüfle açıklamaya çalışan evrimciler için büyük bir açmazdır. Evrim teorisinin adeta şuurlu bir varlık gibi davranan melaninin özellikleri ile ilgili olarak getirebildiği hiçbir açıklama yoktur. Melanin pigmentinin bu hareketlerinin tek sebebi, Yüce Allah’ın melanini bu şekilde yaratmış olmasıdır. Bir ayette şöyle buyurulmaktadır:


    “Sizin İlahınız yalnızca Allah’tır ki, O’nun    dışında İlah yoktur. O, ilim bakımından  herşeyi kuşatmıştır.”   (Taha Suresi, 98)




KISA KISA

* Melanin pigmenti için, ‘cildi güneşten koruyan şemsiye’ benzetmesi yapılır.


* İnsanların saç rengini de melanin belirler. Saç teline gönderilen melanin çok miktarda ise siyah veya kahverengi saçlara, az miktarda ise sarı saçlara neden olur.


* Vücudun yüz, el, ve sırt gibi bölgelerinde görülen çiller de, melanin pigmentinin birikmesinden kaynaklanır.


* Gözü ultraviyole ışınlarının zararlı etkilerinden koruyan melanin pigmentinin görevini yapamaması durumunda gözde katarakt hastalığı oluşur.


* Albino hastalığının nedeni, gözlerde ve vücutta melanin pigmentinin bulunmamasıdır. Albino hastası olan kişinin saçları kar beyazdır. Gözlerinde ışığa karşı aşırı hassasiyet vardır. Aydınlık bir ortama çıktığında, göze giren ışık, retinada melanin bulunmadığından her yöne yansır. Bu yüzden kişiyi rahatsız edici parlak bir görüntü oluşur.


* Yaş ilerledikçe melaninin azalması yaşlılık etkisini artırmaktadır. Örneğin kırk yaşında gözdeki pigmentler % 15, altmış yaşında ise % 25 azalır ve bu durum yaşlılık etkilerinin daha da belirginleşmesine sebep olur.


 

alıntıdır.

Hümanizm Üzerine : GÜNEŞTEN BAŞLAYAN YOLCULUK

 Hümanizm, insanı insan yapan değerlere saygıyı öne çıkarmak isteyen bir düşünce akımı; insanın tabiatını, yaratılışını esas alan “insan odaklı” bir ideolojik yaklaşım. Bazılarınca hümanizm, mazide din üzerine, yakın tarihte ise ırk üzerine kurulu olan toplum hayatına yeni bir çehre kazandıracak ve onu “insan eksenli” olarak belirleyecek, kuracak ve işletecek.


Her ideoloji gibi hümanizm de birtakım önyargılara, hayallere, arzulara dayanır. Bunların gerçekleşmesi ise sanıldığı kadar kolay olmaz. Bu gibi yenilik taraftarlarına Üstad Bediüzzaman’ dan şöyle bir hatırlatma gelir:


“Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata muvafık hareket etmezse; hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz. Bütün hareketi şerr ve tahrib hesabına geçer.” Lem’alar 170


Bunun yakın tarihimizdeki en belirgin örneği komünizmdir. Kâinatta olmayan bir kural üzere oturtulan bu ideoloji, milyonlarca insana yetmiş yıllık bir esaret ve zulüm devri yaşattıktan sonra yıkılıp gitti. “Mutlak eşitlik” kâinatta yok iken bu sistemde kişilere her konuda eşitlik sağlanacağı vaad edilmişti. Mutlu bir azınlığa ulaşılacağı hayalleri ile yola çıkanlar esarette ve mahrumiyette eşitlendiler. Her zulüm gibi bu da sonunda yıkılmaya mahkûm oldu.


Hümanizmi “bütün insanları sevmek” şeklinde takdim edenler de fıtrat (yaratılış) kanunlarına aykırı bir yol tutmuş olurlar. Çünkü insanın yaratılışında herkesi sevmek değil, “iyiyi, güzeli, mükemmeli sevmek” vardır. Bütün insanların dürüst, faydalı, hayırlı kişiler olması düşünülemeyeceğine göre bu fikrin de herkesi içine alan umumî bir ideoloji olarak benimsenmesi imkân haricidir.


Şunu hemen ifade edelim:


İnsana insanları sevdirmek, ona bizzat kendisini sevdirmektir. Bu çok hayırlı bir teşebbüs, güzel bir idealdir. Ama bunu yaparken, insanı insan yapan gerçek değerlere cephe alma yoluna gidilirse çelişkilere düşülür ve çıkmaz sokağa girilir.


Batı toplumlarına bir göz atalım. İktisadî kalkınmalarını tamamlamış, fertlere her türlü imkânı tanımış ve insan nefsine nerdeyse sınır tanımaz bir serbesti ortamı sunmuş olan bu toplumlarda acaba insanlar hümanist midirler? Yoksa, evinde kalan ve devlet bursu alan çocuğundan kira alacak kadar egoist mi?


Düşkünlere yardım batı toplumunda bir hayal olmuş durumda? Hâlbuki o düşkünler de insan değiller mi?


“Çalışsın, kazansın!” diyorlar. “Güçleri yetmiyorsa devlet el atsın!” diyorlar. “İşsizlere asgari ücretten de olsa bir maaş bağlansın!” diyorlar. Kısacası, “Her şeyi devlet halletsin, kimse bizden yardım istemesin!” diyorlar.


Bu anlayışa göre, hümanizm sadece devlet yöneticileri için geçerli oluyor. Hümanist olmaktan olanca güçleriyle kaçan, başkasının derdini dinlemekten rahatsız olan, zevk ve eğlenceyi her şeyin üstünde tutan bu insanların kalplerine hümanizmi nasıl yerleştireceksiniz?


Egoizmin hüküm sürdüğü, insan sevgisinin yerini köpek sevgisinin aldığı, anne ve babaların yılda sadece birer defa ve resmî biçimde hatırlandığı bir toplumda hümanizmden ne ölçüde söz edebilirsiniz?


İnsanı sevdirmek için, turistlere sanat eserlerini tanıtmada gösterdiğimiz hassasiyetin çok daha fazlasını insanın kendisini tanıtmada göstermek mecburiyetindeyiz.


İnsanlık âlemine insanı öyle tanıtmalıyız ki onu her zaman ve her şart altında sevebilelim. Çocukluğunda da sevebilelim, gençliğinde de ihtiyarlığında da. Sıhhatli iken de sevelim, hasta iken de. Varlıklıyken de sevelim düşkünken de. “Asıl olan insan olmaktır, bütün bu haller arızîdirler, gelip geçicidirler.” diyelim ve insanı sevelim.


İnsanı tanıtmanın ilk basamağı, onu tanımaktır. Tanımayan tanıtamaz; bilmeyen bildiremez, sevmeyen sevdiremez.


O hale insanı nasıl tanımalı ve niçin sevmeliyiz? Bu soruların cevaplarını doğru belirlememiz gerekiyor.


Şu milyarlarca insan gökten birer yağmur tanesi gibi inmemiş, yerde birer çiçek gibi açmışlar. Bu çiçeklere birer de ruh takılmış, böylece yürümeye, konuşmaya, anlamaya, gülmeye, ağlamaya başlamışlar.


Dünya güneşten kopmuş. Nice devreler geçirerek bu ateş parçası deniz haline, taş haline, toprak haline gelmiş. Buna göre, toprak ve su da güneşten yaratılmış oluyorlar. Daha sonra topraktan bitkiler, hayvanlar ve sonunda insan yaratılmış. O halde, kaynak itibariyle insan da güneşten yaratılmış oluyor. Ama onda güneşte olmayan çok şeyler var; tıpkı yeryüzünde güneşte olmayan çok şeyler olduğu gibi. Güneşte orman da yok, okyanus da. Ceylan da yok balık da.


Burada akıllara durgunluk veren nice tefekkür tablolarıyla karşı karşıyayız:

Toprak, su ve diğer elementler bir terbiyeden geçerek bitki oluyorlar. O bitki ayrı bir terbiyeden geçerek, meselâ, yumurta haline geliyor. Yumurta bir başka terbiye sonunda göz, kulak, ayak, kanat sahibi oluyor ve uçmaya başlıyor. Buna göre toprak ve su bir terbiye sonunda uçmuş oluyorlar.


Ötede güneşten kopup gelen bir ateş parçası iki ayrı terbiyeden geçiyor. Bir kısmı deniz oluyor, bir kısmı kara. Deniz suyunda ayrı bir terbiye tecellisiyle akıl ermez ve rakamlara sığmaz balıklar âlemi yaratılıyor. Sanki dünün lavları bugün göz, ağız, mide sahibi oluyorlar ve bir terbiye sonunda dünün ateşi bugün suda yüzer hale gelmiş oluyor.

Örnekler sayılamayacak kadar çok.


Biz kendimize dönelim ve insanın yaratılışını düşünelim. Dünün toprağı bugün görüyor, işitiyor, okuyor, anlıyor, düşünüyor, fikirler üretiyor. Önceki günün ateşi, bugün nice manevi ürünler veriyor.


Bedenimizin yapı taşları menşe itibariyle güneşe dayansa bile, o hanede vazife gören ruhun ve ona bağlı his ve duygu âlemlerinin madde ile açıklanmasa mümkün değildir.


Deniz ve içindeki balıklar gibi, ruh ve onda cevelan eden hisler âlemi de güneşte yok. Ne tilkinin kurnazlığını, ne bülbülün nağmesini, ne aslanın yırtıcılığını, ne koyunun uysallığını güneşte bulamazsınız.


İnsan ruhunda bunların hepsinin misalleri var:

Kâinatın meyvesi olan insan, dilerse güneş gibi yakıyor; isterse, hava gibi okşuyor. Kaya gibi sert olanları da var, pamuk gibi yumuşak olanları da.

Kurnazlıkta tilkilere, canavarlıkta sırtlanlara rahmet okutacak kişiler toplumda boy gösteriyorlar.


Yine güneşimize dönelim: Güneşte ışık ve ısı olduğu gibi insanda da şefkat ve gazap var. Şu var ki, güneş kendinde olup bitenlerin farkında değil, insan ise farkında. Ve yine güneş bu sermayesini dilediği gibi kullanama yetkisine sahip değil, insan ise sahip.


İnsan odaklı bir ideolojiyi, dine alternatifmiş gibi sunanlar, ön yargılarını bir tarafa bırakıp şu İlahî fermanı dikkatle incelemelidirler:

Şems Suresinde Allah, bir takım mahlûklarına kasem ediyor, bunların başında “Şems” yani güneş geliyor, son kasem ise insan nefsine ediliyor. Kasem, yemin demektir. Bu kasemlerden sonra bir haber veriliyor:


“Nefsini kötülüklerden arındıranlar kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere daldıran da ziyan (zarar) etmiştir.”


Nefse kasemle ilgili kısmın meali şöyle: “Nefse (ruha, insanın zatına) ve onu en güzel şekilde biçimlendirene, sonra ona kötülük duygusunu da sakınıp iyi olmayı da birlikte ilham edene(yemin ederim ki)”


Felaha erenlerin kimler olduğunu doğrudan haber vermek yerine bir takım varlıklara yemin edilmesiyle bunların önemi vurgulanıyor ve üzerlerinde dikkatlice düşünülmeye teşvik ediliyor. Güneşte başlayan tefekkür seyri “kâinatın en mükemmel meyvesi” olan insanda noktalanıyor; tıpkı dünyanın güneşten kopmasıyla başlayan yolculuğun insanda son bulması gibi.


İşte hümanizmi savunanların bu kaseme çok dikkat etmeleri gerekir. Çünkü “Hümanizm kelimesi Latince ‘insan tabiatı’ manasına gelen ‘hümanitas’dan türemiş. Bu ayette de insana yemin edilmiş ve insan tabiatına “kötülük duygusunun” ve “ondan sakınmanın” birlikte ilham edildiği haber verilmiş.


Bütün insanlık âlemi için bir anket düzenlesiniz ve İslam’dan hiç söz etmeden haram ve helal olan şeyleri sıralayarak bunlar hakkındaki kanaatlerini belirleseniz ortaya İslam’ın hükümlerinin çıktığını görürsünüz. Yalanı hepsi reddedecek, doğruluğa hepsi evet diyecektir. İftiraya hepsi karşı çıkacak, dürüstlüğe sahip olacaklardır. Gururu herkes reddedecek, tevazuu hepsi beğenecektir. Örnekler çoğaltılabilir.


Hak dine karşı çıkanlar insanın yaratılışını dikkate almıyor, onu tesadüfen insan olmuş bir canlı olarak görüyor, sonra da kalkıp insan odaklı bir ahlâk sistemi kurmak istiyorlar.


Bu sistem insanın yaratıcısını düşünmeden, insan tabiatına neleri koyduğunu ve bunların nasıl kullanılması gerektiğini dikkate almadan kurulamaz.

Aksi yola girmek açık bir çelişkidir, insana ters düşmektir.


Alaaddin Başar (Prof.Dr.)

sorularlaislamiyet.com

Halfeti Batık Camii







Halfeti Batık Camii Tekne Turu
 

Sinop Cezaevi


 

Tarihi Sinop Cezaevinin girişi

Halfeti





 

Halfeti Tekne Turu

Şanlı Urfa

Göbekli Tepe




 

Göbekli Tepe

Şanlı Urfa

DÎNİ SÖZLÜK “M”

  MEFHAR-İ MEVCÛDÂT:   Mahlûkâtın (yaratılmışların) övündüğü Muhammed aleyhisselâm.   Mefhar-i mevcûdât efendimizin, güzel huylarınd...