22 Eylül 2021 Çarşamba

GÖLGE ÜZERİNE MÜLAHAZALAR

 Gölgeyi, bir ışık kaynağından yayılan ışığın bir cisme çarptığında ulaşamadığı arka bölümde oluşan loşluk, karanlık olarak tarif ederiz. Bu tarif gölgeyi sığ bir bakış açısıyla, sözlük manasıyla tarif etmektedir.


Bakış açımızı değiştirerek bakacak olursak, gölgenin hiç de bu kadar sığ bir tarife oturtulacak bir olgu olmadığını anlarız. Gölgeyi bu bakış açısıyla tarif edecek olursak : Bir cismin mekanda bulunduğunu bildiren, ispat eden veya şahit olan maddeden ayrı bir görüntüdür diyebiliriz.


Işık kaynağının kesafetine göre gölge, berrak bir görünürlükten belirsiz bir hale kadar değişir. Işığın geliş, derece, alçaklık, yükseklik durumuna göre büyür, küçülür, uzar, kısalır.


Gölgenin kesifliği maddenin ışık geçirgenlik oranıyla doğru orantılıdır. Mekanda yer tutan bazı şeylerin gölgesi olmaz, bunlar saydam dediğimiz cisimlerdir ve bizim boyutumuzda algılanamamaktadırlar. Bunun baş sebebi de gölgeleri olmadığından, hiçbir yere aksedememektedirler. Sabit kaynaktan gelen ışığa rağmen gölge belirginliği maddenin yoğunluğuna göre değişim göstermektedir. Havanın hiç gölgesi olmazken, cam ve su gibi yarı saydam maddelerin daha latif gölgesi olmaktadır. Demir gibi daha yoğun cisimlerin gölgesi de daha belirgin ve yoğun olmaktadır. Gölgenin yoğunluğu cismin mekandaki varlığını daha belirgin göstermektedir.


Güneşin hareketiyle gölgenin uzayıp kısalması, zamanla boyut arasındaki bağlantıyı göstermektedir. Güneş saatleri ile zaman ölçümü gölgenin hareketi prensibine göre çalışır. Gölgenin oluşabilmesi için birinci şart, güneşin hareketi yani zamandır. İkinci şart ise üç boyuttan biri olan yükseklik boyutudur, yüksekliği olmayan gölgesi de olmaz yani iki boyutlu bir dünyada gölgeden söz edilemeyecektir. Zaman da bir boyut olduğuna göre, dört boyutlu bir cismin mekanda bulunduğunu gölgesi ispatlamaktadır.


Güneş doğarken ve batarken gölgenin en uzun oranda ve güneş tepedeyken en kısa durumda olması bize mekanda bir derinlik ve perspektif olduğunu çok güzel anlatmaktadır. Boyutların ortaya çıkmasına tek vesile gölgedir, karanlık bir mekanda derinlik ve boyut hissini algılayamayız. Ressamlar eserlerine gölgelendirme yapmadan derinlik ve perspektifi bulamaz ve resme mana kazandıramazlar.


Karanlıkta gölgeden bahsedilemez, gölge aydınlıkta vardır, nerede aydınlık varsa mutlaka orada gölge oluşmaktadır. Gölge bir nevi aydınlığın mekan üzerindeki ispatıdır, aydınlığın resmidir gölge. Varlığını haykırır bize aydınlığın, ışığın.


Gölgenin perspektif ve derinlik oluşturan hassası olmasaydı baktığımız manzarada hangi cismin daha uzakta veya hangi cismin daha büyük olduğunu anlayamayacaktık.


Mekanda cismin algılanması renk ve gölgeyle mümkün olmaktadır. Renk dediğimiz hadise, bir ışık kaynağından gelen ışığın cisme çarpıp, değişik dalga boylarında tekrar geri yansıması ve gözümüzün yansıyan bu dalga boylarını algılamasıdır. Tuz gölü veya çöl gibi tek renkten ibaret mekanlarda güneş tam tepede ve gölgenin olmadığı vakit görüş alanımız düz bir beyazlıktan veya sarılıktan ibaret olacaktır. Tepecikleri ya da çukurları algılayamayacağız ve her şeyi yeknesak tek renk olarak göreceğiz. Derinlik ve perspektifin oluşmadığı bir ortamda boyut algılaması olmayacağından manzaraya düz bir kağıda bakar gibi bakacağız.

Gölgenin rengi, kokusu yoktur ve sadece mekan aleminde mevcuttur ve rüya aleminde gölge olmaz . Madde aleminde, sadece yer kaplayan, kütlesi ve boyutları olan cisimlerde teşekkül eder.


Gölgeden hızlı olunabilir mi?. Pratik olarak mümkün görünmese de teorik olarak olabilir. Şayet ışıktan hızlı davrandığımızda üzerimize düşen ışığın önünden ışık hızında çekildiğimizde serbest kalan ışık gölge üzerine düşecek kadar zaman gölge varlığını sürdürür.


İsmail KÖRPE

Işık Nedir?

 Çok eski çağlardan beri; bilim adamları, elektromanyetik tayf’ın dar bir  bölümündeki radyasyon formlarını, göz sayesinde algılayabildikleri için  buna ışık adını verdiler, ne olduğunu merak ettiler ve ilgi gösterdiler. Önceleri; Antik çağda, Yunanlılar zamanında, gözün, bakılan cisme  doğru ışık ışınları yaydığı düşünülürdü, Epikür görüntünün gözden  kaynaklanan resimlerden oluştuğunu ileri sürmüş, Platon ışığın bakılan  cisimlerden göze geldiğini iddia etmişti. Daha garip düşünceler de  mevcuttu; bunlar arasında, gözden fırlayan parçacıklar ile görme  sağlandığı düşüncesi de mevcuttu. Bu düşünceler Antik çağdan  17. y.y. kadar uzanan düşünceleridir.

1675 yılında ilk kez Danimarkalı astronom Römer ışığın hızı konusuna  eğildi, Jüpiter’in bir uydusunun gezegen arkasında kalma süresini 

hesaplamakta olan Römer, bu sürenin gezegenin dünyaya uzaklığı  arttığında fazlalaştığını farketti ve bunun ışığın daha çok yol katetmesi 

ile ilgili olduğunu düşünerek ışığın hızı konusuna dikkati çekti.


Newton 1704’de ışık deneyleri ile ilgili çalışmalarını yazdığı  ‘Optics’  kitabını yayımladı. Newton ışık ile ilgili olarak çalışırken, Hollanda’da  Cristian Huygens bir teori geliştiriyordu ve ilk bilimcilerin tersine ışığın  parçalardan değil dalgalardan meydana geldiğini öne sürüyordu. O da Decartes, Newton ve daha başkaları gibi çok ince ve elastik  nitelikte olan ve  ışığın yayılmasını sağlayan bir ortamdan bahsediyordu, bu madde tüm uzayı baştanbaşa dolduruyordu ve bu ortam ışık  dalgalarının yayılmasını sağlıyordu. Daha sonraları eter veya esir  denen ve varlığı ile ilgili pek çok çalışma yapılan sonunda yokluğuna  karar verilen daha doğrusu tespitinin mümkün olamayacağı ispatlanan  bir madde idi bu. Huygens’in çalışmaları her ne kadar Snell’in kırılma  yasalarını destekliyorsa da, ışık düz gidiyor ve köşeleri dönmüyordu. Bu sıralarda ışık için kafa yoranlardan biri de Robert Hooke idi. O da ışığın eğri dalgalardan olduğu gibi bir varsayım geliştirmişti. Newton’un parçacık teorisi ile Huygens’in dalga teorisi arasındaki  kavgayı o yıllarda tüm ağırlığınca hissedilen Newton’un Otoritesi  kazandı. Öyle ki: Dönemin ünlü bir bilim adamı Newton için ‘Acaba  onun da bizim gibi yeme, içme, uyuma gibi ihtiyaçları var mı?’ diye  sormaktan kendini alamamıştır.


19. yüzyılda Thomas Young ortaya çıktı ve dalga teorisine ağırlık  kazandırdı, o güne kadar dalga teorisi ile açıklanamayan kırınım 

ve keskin gölge olayına, yeteri kadar kısa dalga uzunluklarında ışık  hem düz gidebilir hem de keskin gölge yapabilir diyerek açıklık getirdi, girişim yasalarını açıkladı ve ışığın dalga uzunluğunu öçtü. Bu arada  Fresnel adında bir Fransız bilim adamı kırınım olayını başarı ile 

açıkladı ve dalga teorisi güçlendi.


Daha sonraları Fizeau, Foucault, Michelson ışık hızı ile ilgili deneyler  yaptılar. Michelson 299.770 km/sn olarak ışık hızını belirledi. (Boşlukta  ışık yayılma hızı 299.793 km/sn’dir.) Boşluk ışık hızı, kırılma indisine  bölünerek o ortamdaki ışık hızı bulunur. Havanın kırılma indisi 1,0003’tür o halde hava içinde ışık hızı 299.703 km/sn olarak bulunur. Elmasın kırılma indisi 2. 42 dir o halde ışık hızı elmas içinde 

124 .000 km/sn dir.


Clerk Maxwell  19. yüzyıl ortalarında elektromanyetik dalga kuramını  geliştirdi ve elektromanyetik dalgaların ışık hızında hareket ettiğini 

gösterdi, o halde ışık da bir elektromanyetik dalga formunda olabilirdi. Ayrıca daha başka elektromanyetik radyasyon formlarının da 

varlığı araştırılmalı idi.


Işığın dalga formu 20. yüzyıl başlarına kadar ön planda oldu. 1900 yılında Max Plank‘ın kara cisim ışımasına ait kuramsal 

çalışması yayınlandı ve sonuçta Plank enerjinin, enerji paketçikleri  olarak yayıldığını ortaya koydu ve bu paketçiklere ‘Quanta‘ adını 

verdi. Enerji quantumları E= hxf  olarak formülize edilmekteydi.  Bu teori de ki ‘h’  ifadesi doğanın değişmezlerinden biri olan 

Plank sabitini ifade etmektedir ve 6.62×10-34 joule/sn’dir. Quantum  teorisi ile dalga teorisi sarsılmadı ama, doğanın sürekliliği yasası 

yara aldı. ‘Natura non facit saltus‘ sallanmaya başlamıştı.  1905 yıllarına gelindiğinde Einstein‘ın Fotoelektrik Etki Teorisi 

Quantum teorisini doğruladı. Daha sonraları ‘Tanrı zar atmaz’ diyerek quantum teorisini kabullenmekte zorlanan Einstein’ın,

özel rölativite kuramı ile; bizim evrenimiz için ışık hızının sınır olması  ve ışık hızına erişilememesi, evrenin sınırlarını ortaya koydu.

Yine; çekim alanından geçen ışığın sapması varsayımının deneylerle  doğrulanması, ışığın parçacık teorisini güçlendirdi. Planck ın  E=hxf 

olarak ortaya koyduğu formül, quantum denen enerji paketi ile ışığın frekası arsındaki ilişkiyi ortaya koymakta idi. Işık artık enerji 

paketçikleri idi. Einstein Foto – Elektrik Etki olayını açıklarken ışığın foton adı verilen enerji parçacıkları olduğunu gösterdi.


Bu sıralar Niels Bohr adında bir Danimarkalı bilim adamı ortaya çıktı  ve yeni bir atom modeli ortaya koydu. Bu modelde elektronlar 

çekirdek etrafında belli yörünge seviyelerinde olabilirdi ara seviye  söz konusu değildi. Elektronların bu seviyeler arasında sıçraması 

söz konusu idi. Daha sonraları pek çok bilim adamının; dalga mekaniği, istatiksel mekanik konularında yaptığı çalışmalarla quantum teorisi dev  adımlarla ilerledi. Bunlar arasında Heisenberg, Pauli, Landau, Born, Dirac gibi fizikçiler vardı.


1950 yıllarından sonra, elementer parçacıklar konusunda yapılan  çalışmalar ve atomun yapısı ile ilgili yeni buluşlar 4 çeşit madde 

etkileşimleri olduğunu ortaya koydu. Bunlar Kütlesel Çekim, Elektromanyetik, Zayıf Etkileşim ve Güçlü Etkileşim olarak tanımlandı  (Bu konuyu bir başka yazımızda daha geniş olarak ele alacağız).  Elektromanyetik etkileşimle bağlantılı olan gluon’a foton adı verildi. Yani 1905 de Einstein’ın ortaya koyduğu ışık parçacığı.


Bu konu ile ilgilenen Quantum elektrodinamiği; elektromanyetik alanın  yani ışığın gluon’unun foton olduğunu söyler. Foton kütlesi ‘0’ olan ve  elektrik yükü ‘0’ olan bir gluon’dur. Özel Rölativite’nin ortaya koyduğu  ışığın çekim alanında sapması olayı bize foton adı verilen bu 

parçacığın bir kütlesinin olduğunu söylemektedir keza ışık basıncı’nın  olması da fotonun bir kütlesi ve momentumu olduğunu gösterir.

O halde ışık hızında, foton’un bir kütlesi vardır.


Her ne kadar rölativistik olarak düşünüldüğünde, hiçbir kütle ışık  hızına ulaşamaz, rölativistik kütle artış formülünde, bir kütlenin ışık 

hızına ulaşması durumunda kütlesi sonsuz olur. Sonsuz bir kütle  sonsuz enerji demektir, bu da mümkün değildir. Peki o halde 

fotonlar nasıl olup da ışık hızında gidebilmektedirler?


Rölativistik olarak bir kütlenin ışık hızına ulaştırılamaması fotonlar  için geçerli değildir; çünkü foton öncelikle sükünet kütlesi ‘0’ olan 

bir quantadır. Sükünet kütlesinin ‘0’ olması da fotonun özel halini  tam olarak açıklamamaktadır ve bir belirsizlik vardır ki bu kütle artış 

formülünde v = c alındığında  sükünet kütlesi ‘0’ olan foton’un  kütlesi  belirsiz olarak bulunur . Bu çelişki ancak şimdilik bu formülün 

fotonlara uygulamaz demesi ile unutulmaya çalışılmaktadır.


Pratikte biz ışık diye elektromanyetik tayfın görünen ışık kısmındaki,  elekromanyetik  dalgaları içeren dar bir bölümününden bahsederiz;

çünkü görsel olarak bu bölümün algılanması göz sayesinde kolayca  başarılır. Bunun dışında olan elektromanyetik dalgalar çeşitli cihazlarla 

görülür hale getirilerek veya etkileri belirlenerek algılanır.


“Işık nedir?” sorusunun cevabı etrafındaki kavga artık sona ermiş  durumdadır. Işık hem dalga hem parçacıktır yani kimilerinin deyimi 

ile ‘wavicle’ dır. Yani kimi zaman particle (parçacık)  kimi zaman wave (dalga).


zamandayolculuk.com

21 Eylül 2021 Salı

Asırlar Boyunca Tuvalet

 

Aslında tuvalet asırlardır kullanılmaktadır. Geriye dönüp baktığımızda yaklaşık 5000 yıl önce Pakistan'da İndus Vadisi'nde bulunan Bronz Çağı yerleşim yerlerinin kanalizasyon sistemi olduğu sanılıyor. Kanalizasyon sistemlerinin üzerinde, atığı süpürmek için suyun aktığı bir delik bulunan ilkel tuvaletlerin izleri sürülebiliyor.


Pek çok icatta olduğu gibi Romalılar bu konuda da zamanlarının ilerisindeydiler. Roma yakınlarındaki eski bir liman kenti olan Ostia Antica'da umumi tuvaletlerin izlerine rastlanmıştır. Eski Roma'da tuvalete gitmek sosyal bir etkinlikti, mahremiyet için ne duvar vardı, ne de perde.


Roma İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra tuvalet teknolojisi bir parça sekteye uğradı. Arkeologlar bir Han Çinlisi kralının mezarında sifon mekanizmasına sahip görünen 2000 yıllık bir tuvalet buldular, fakat ilk modern sifonlu tuvalet 1596'da icat edildi.


Sir John Harington'ın Ajax modeli, rezervuardan su dökmek için ağırlıkları ve kaldıraçları kullanıyordu ve sonra açılan musluktan su akıp gidiyordu. Bu sifonlu tuvalete sadece zenginler sahip olabiliyordu ve İngiliz halkı için sıhhi temizliğin gelişmesi epey zaman alacaktı.

1849'da ülke genelinde 50.000 insan koleradan öldü. Kurbanların cesetleri şehirlerin dışına taşınırken, insanlar hastalık kaparım korkusuyla başkalarıyla temas kurmaktan kaçınıyordu. Ama yemeleri ve su içmeleri gerekiyordu, bundan kaçış yoktu.


1854 yılında Dr. John Snow salgını incelemeye karar verdi. Bozulmuş madde parçacıkları taşıyan zehirli buharların kolera ve klamidya gibi hastalıklara yol açtığı yönündeki zamanın gözde kuramından kuşku duyuyordu. Snow, Londra'nın Soho yöresinin sakinleriyle konuşup onların davranışlarını inceledi. Kafasında yavaş yavaş bir model oluşuyordu.


Koleradan hasta düşen herkes suyunu Broad Caddesi'ndeki pompadan alıyordu. Pompanın kirlenmiş olabileceğini düşündü. Suyun kolera yapan pislik içerdiğini kanıtlayamasa da belediye meclisini pompayı kullanımdan kaldırmaya ikna etti. Böylece Soho'daki kolera salgınının sonu geldi.


Kesif Koku


Snow'un buluşu reform için itici güç oldu. Thames Nehri açık bir kanalizasyona dönüşmüştü. 1858 yazında arıtılmayan kanalizasyon kokusunun dayanılmaz hale gelmesiyle, hükümet ilkel şebekenin tamamen elden geçirilmesine karar verdi.


İnşaat mühendisi Joseph Bazalgette atıkları Londra'nın merkezindeki hanelerden aşağıya, Thames Nehri'ne akıtan gelişmiş bir yeraltı kanalizasyon şebekesi tasarlamakla görevlendirildi.

1875 yılına gelindiğinde tuvaletsiz yeni bir ev inşa etmek yasadışı ilan edilmişti. Her icatta olduğu gibi yasalar değişti ve tuvalet satışları uçuşa geçti. Bir dizi mucit sifonlu tuvalet tasarlamaya başladı, ama 1880'lerde komple seramikten yapılma ilk tuvaleti tasarlayan Thomas Twyford oldu. Beş yıl içinde bu tuvaletten tam 100.000 adet sattı.


Günümüzde her yıl milyonlarca tuvalet satılıyor, ama yine de dünya genelinde hala 2,5 milyar insan tuvaletten yoksun. Her yıl Dünya Tuvalet Örgütü insan atığı hakkında konuşma tabusunu yıkıp tuvalet veya sıhhi temizlikten mahrum insanlara çözümler sunmak için uluslararası konferanslar düzenliyor. Tüm bunlar size komik gelebilir, ama genel sıhhi temizlik hayatımıza girdikten sonra ortalama insan ömrünün 20 yıl arttığını da akıldan çıkarmamak gerekiyor.

alıntıdır.

DÜNYA EDEBİYATINDA İLKLER



*İlk Modern Roman:  Servantes-Donkişot


*İlk Tahlil Romanı örneği:  Madam Dö La Fayet’in-Prenses Dö Klev


*Dünya edebiyatındaki ilk hikayeci ve eseri : Boccaio-Decameron


*Deneme türünün kurucusu : Montaigne


*Dünyanın bilinen ilk destanı : Sümerlerin Gılgamış Destanı


*Dünyanın halen yaşayan, en büyük ve ilk Müslüman Türk Destanı : Kırgızların Manas Destanı


*İlk mizah dergisi : Diyojen /Teodor Kasap


*Komedi türünün ilk büyük ustası : Aristophanes


*Trajedi türünün ilk büyük ustası : Aiskylos


Halfeti






Halfeti

Şanlı Urfa
 

KURAN’DA 19 MUCİZESİ



Kuran'ın matematiksel mucizelerinin bir başka yönü ise 19 sayısının, ayetlerin içine şifresel bir biçimde yerleştirilmiş olmasıdır. Kuran'da "Onun üzerinde ondokuz vardır." (Müddessir Suresi, 30) ayeti ile dikkat çekilen bu sayı, Kuran'ın birçok yerinde şifrelenmiştir. Bunun örneklerinden bir kısmını şöyle sayabiliriz:


Besmele 19 harftir.

Kuran 114 (19 x 6) sureden oluşur.


İlk vahyolan sure (96. sure) sondan 19. suredir.


Kuran'ın ilk vahyedilen ayetleri 96. surenin ilk 5 ayetidir ve bu ayetlerin toplam kelime sayısı 19'dur.

Görüldüğü gibi ilk 5 ayet toplam 19 kelimeden oluşmaktadır. Arada geçen "" harftir, kelime değildir. "" harfleri de aynı şekilde sayıma dahil edilmemiştir.

Vahyedilen ilk sure (Alak Suresi) 19 ayete sahiptir ve 285 (19 x 15) harf içerir.


Son vahyedilen sure olan Nasr, toplam 19 kelimeden oluşur. 

Ayrıca Nasr Suresi'nin Allah'ın yardımından söz eden ilk ayeti de 19 harftir.


Kuran'da 114 (19 x 6) besmele bulunur. Bu sayı da 19'un 6 katıdır. 

Kuran'da 113 sure besmele ile başlar. Başında besmele bulunmayan tek sure, 9 numaralı Tevbe Suresi'dir. Kuran'da sadece Neml Suresi'nde iki besmele bulunmaktadır. Bu besmelelerden biri surenin başında diğeri ise 30. ayette yer alır. Besmele ile başlamayan Tevbe Suresi'nden itibaren saymaya başlanıldığında Neml Suresi'nin 19. sırada yer aldığı görülecektir.

Tevbe Suresi'nden 19 sure sonra gelen 27 numaralı Neml Suresi'nin hem başında, hem de 30. ayetinde besmele vardır. Böylece 27. surede iki besmele bulunur. Besmeleleri 114'e tamamlayan 27. surenin 30. ayetidir. Ayrıca sure ve ayet numaralarını yani 27 ve 30'u topladığımızda 57 (19 x 3) sayısını buluruz.

Tevbe Suresi'nden (9) Neml Suresi'ne (27) kadar olan sure numaralarının toplamı;

(9+10+11+12+13+14+15+16+17+18+19+20+21+22+23+24+25+26+27=) 342'dir. Bu da 19'un 18 katıdır.


Numarası 19 ve 19'un katı olan ayetlerde geçen Allah isminin toplam sayısı 133 (19 x 7)'tür. 


Bir anlamına gelen "vahid" (i harfi okunurken ekleniyor) kelimesinin ebced değeri 19'dur. Kuran'da bu kelime, bir çeşit yemek, bir kapı vs. gibi farklı kelimeler için kullanılmıştır. "Bir Allah" olarak kullanımı ise 19 keredir. 


19 kere vahd kelimesinin geçtiği ayetlerin sure ve ayet numaralarının toplamı: 361 (19 x 19)'dir.

"Yalnızca Allah'a ibadet edin" ifadesinin Arapçası "Vahdahu" 7:70, 39:45, 40:12, 40:84 ve 60:4 numaralı ayetlerde geçer. Bu sayılar tekrarsız olarak toplandığında 361 (19 x 19) sayısını elde ederiz.

İlk başlangıç harflerinden (Elif, Lam, Mim; Bakara Suresi, 1. ayet) son başlangıç harflerine (Nun; Kalem Suresi, 1. ayet) kadar olan ayet sayısı 5.263 (19 x 277)'tür.

Başlangıç harflerinin bulunduğu ilk sure ile başlangıç harflerinin bulunduğu son sure arasında, başlangıç harflerinin bulunmadığı 38 (19 x 2) sure vardır. 

"Rahman" kelimesi ise Kuran'da 57 (19 x 3) defa geçmektedir.

Kuran'da bahsi geçen 30 farklı rakam vardır. 


Kuran'da geçen tüm bu sayıları (tekrarlar dikkate alınmadan) topladığımızda çıkan sayı 162.146'dır. Bu da 19'un 8.534 katıdır:

1+2+3+4+5+6+7+8+9+10+11+12+19+20+30+40+50+60+70+80+99+100+200+300+1.000+2.000+3.000+5.000+50.000+100.000=162.146 (19 x 8.534)

 Bu 30 farklı sayıya ek olarak Kuran'da 8 tane kesirli sayıdan bahsedilir. Bunlar 1/10, 1/8, 1/6, 1/5, 1/4, 1/3, 1/2, 2/3'tür. Böylece Kuran 38 (19 x 2) farklı sayı içerir.

Kuran'ın en başından itibaren 19 ayete sahip ilk suresi İnfitar Suresi'dir. Bu surenin diğer bir özelliği son kelimesinin Allah olmasıdır. Bu aynı zamanda Kuran'daki sondan 19. Allah kelimesidir.

Kaf harfi ile başlayan 50. surede 57 (19 x 3) adet Kaf harfi vardır. Başında Kaf harfi bulunan 42. surede yine 57 (19x3) adet Kaf harfi bulunur. 50. surenin 45 ayeti vardır. Bunları toplarsak sonuç 95 (19 x 5)'tir. 42. surenin 53 ayeti vardır. Bunları toplarsak 42+53 yine 95 (19 x 5)'tir.


Kaf Suresi'nin ilk ayetinde Kuran için kullanılan Mecid kelimesinin ebced değeri 57 (19 x 3)'dir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi sure içindeki Kaf harflerinin toplamı da 57'dir. 

Kaf Suresi'ndeki Kaf harflerinin geçtiği ayetlerin numarasını topladığımızda 19'un 42 katı olan 798 sayısını elde ederiz. 42 sayısı ise başlangıç harfleri arasında Kaf olan diğer bir surenin numarasıdır. 

Nun harfi sadece 68. surenin başında bulunur. Bu suredeki Nun harflerinin toplam sayısı 133 (19 x 7)'tür. 

Sure numaraları 19'un katı olan surelerin ayet sayılarını (besmele dahil) topladığımızda:


Ya, Sin harfleri Yasin Suresi'nin başında bulunmaktadırlar. Sin harfi Yasin Suresi'nde 48 defa geçmekte iken Ya harfi 237 defa geçmektedir. Bu iki harfin toplamı 285 (19 x 15)'tir.

Yalnızca tek bir sure -7. sure- "Elif, Lam, Mim, Sad" başlangıç harfleriyle başlamaktadır. Elif harfi bu surede 2.529 defa, Lam harfi 1.530 defa, Mim harfi 1.164 defa ve Sad harfi 97 defa geçmektedir. Bu şekilde 4 harfin bu surede toplam olarak geçtiği yer 2.529 + 1.530 + 1.164 + 97 = 5.320 (19 x 280)'dir. 

Elif, Lam, Mim harfleri Arapça'da en sık kullanılan harflerdir. Bu harfler birarada 6 surenin -2, 3, 29, 30, 31 ve 32- başında yer almaktadırlar ve bu 3 harf, 6 surenin her birinde toplam 19'un katı olarak geçmektedir. Sırasıyla [9.899 (19 x 521), 5.662 (19x298), 1.672 (19 x 88), 1.254 (19 x 66), 817 (19 x 43)]. Bu üç harfin 6 surede toplam olarak geçtiği yer 19.874 (19 x 1.046)'tür.

 Elif, Lam, Ra başlangıç harfleri 10, 11, 12, 14 ve 15. surelerde bulunmaktadır. Bu harflerin bu surelerde toplam olarak geçtiği yer 2.489 (19 x 131), 2.489 (19x131), 2.375 (19 x 125), 1.197 (19 x 63) ve 912 (19 x 48)'dir. 

Elif, Lam, Mim, Ra başlangıç harflerinin toplam olarak geçme sıklığı 1.482 (19 x 78)'dir. Elif harfi 605 defa, Lam harfi 480 defa, Mim harfi 260 defa ve Ra harfi 137 defa geçmektedir.

Kaf, Ha, Ya, Ayn, Sad başlangıç harfleri tek bir surede -19. sure- geçmektedir. Kaf harfi bu surede 137 defa, Ha harfi 175 defa, Ya harfi 343 defa, Ayn harfi 117 defa ve Sad harfi 26 defa geçmektedir. 5 harfin toplam olarak geçtiği yerlerin sayısı 137 + 175 + 343 + 117 + 26 = 798 (19 x 42) 

Bu konudaki diğer tespitler ise şöyledir: 

Tüm Kuran'da;

- Etiu (itaat ediniz) kelimesi 19 kere,

- Abd (kul), abid (kulluk eden kişi) ve ibadet kelimeleri ise toplam 152 (8 x 19) kere geçmektedir.

Aşağıda örnek olarak verilen Allah'ın isimlerinden bazılarının sayısal ebced değeri de 19'un katlarıdır.

- Vahid (Tek) 19 (19 x 1) 

- Cami (Toplayan) 114 (19 x 6)


Ondokuz, 9 ve 10 sayılarının ilk kuvvetlerinin toplamıdır. 9 ve 10 sayılarının ikinci kuvvetleri arasındaki fark da 19 sayısını verir. 


Güneş, Ay ve Dünya her 19 yılda bir aynı göreceli pozisyonda sıralanırlar.

Halley kuyruklu yıldızı her 76 (19 x 4) yılda bir Güneş Sistemi'nin içerisinden geçer.

İnsan vücudunda 209 (19 x 11) kemik bulunur.244 Eldeki kemiklerin sayısı da 19'dur.


19 sayısının Paskal üçgenindeki yeri

Sonuç:

İlk 19 rakamın toplamı 19'un katıdır.

İlk 19 sayının toplamı 19'un katıdır.


Kuran ayetlerinin indiriliş sırasına göre, 19 şifresinin Paskal üçgeni ile bağlantısı

İlk vahiy olan 96. sure sondan 19. suredir. 19 ayetten oluşur ve bu surede toplam 285 (19 x 15) harf vardır. Vahyin ilk 5 ayetinde ise 76 (19 x 4) kelime bulunmaktadır.

İkinci olarak vahyedilen 68. surede vahyolunan ilk ayetler 38 (19 x 2) kelimeden oluşmaktadır.

Üçüncü vahiy olan 73. sure, 57 (19 x 3) kelimeden oluşmaktadır.


Halfeti






Halfeti

Şanlı Urfa
 

DÎNİ SÖZLÜK “M”

  MEFHAR-İ MEVCÛDÂT:   Mahlûkâtın (yaratılmışların) övündüğü Muhammed aleyhisselâm.   Mefhar-i mevcûdât efendimizin, güzel huylarınd...