Bu devir, Arap toplumlarının lranlılann hakimiyeti altına girdikten sonra zamanla kurtulup yeniden kendi hakimiyetlerini tesis ettikleri dönemdir.
Emevilerin yıkılıp Abbasilerin tarih sahnesine çıkışıyla birlikte İranlılar her geçen gün etkinliklerini artırmış, kısa sürede Islam devleti yönetimine ağırlıklarını koymuş, Halife Emin'in hakimiyetinin bitmesiyle birlikte devletin kontrolünü tamamen ele geçirmişlerdir. Bu dönemde Arapların şan ve şevketi büsbütün kırılmıştı. Mu'tasım'ın halife olmasıyla daha da güç kazanan bu unsurlar, aldıkları maaşları kesmek suretiyle devlet makam ve mansıplarında Arapların görevlendirilmesini engellemişlerdir. Günden güne artan zulüm ve hakaretten bunalan ve gönülleri kırılan Araplar, Abbasi yönetimine karşı derin bir kin ve intikam hissiyle dolmuşlardı. Eski güç ve konumlarını geri almak maksadıyla Irak, Şam, Mısır gibi her şehir ve kasabada, Kürt, Bedevi, Karmati vb her grupla temasa geçmiş, Abbasiler aleyhine isyan eden her türlü harekete destek vermek ve katılmaktan geri kalmamışlardı. Ancak Türklerin lslam aleminin idaresini ele alarak devletin en büyük destekçisi haline gelmeleri nedeniyle, bu karşı hareket ve ihtilallerden çok fazla yarar sağlayamamışlardı. Her şeye rağmen bazı Arap kabileleri, fırsat bulup Mabeynennehreyn (Mezopotamya) ve Suriye bölgesinde Abbasi halifelerinin himayesi altında birkaç küçük emirlik kurmayı başarabilmişlerdi. H. 4. yüzyılda Abbasi halifeleri ile lranlı vezirler ve Türk asıllı devlet askeri arasında ortaya çıkan ihtilaflar ve savaşlar, Arap emirliklerinin kurulmasında başlıca etken olmuştur. lranlıların ve Türklerin bulundukları vilayetlerde bağımsızlıklarını ilan etmelerinden çekinmediklerini müşahede eden Araplar, onları örnek alarak Musul ve Halep bölgesinde (H. 317-394) Hamdaniler Devleti'ni kurmuşlardı. Sırf Arap unsurun kurduğu bu devlet, Arapların nüfuzunu, özellikle de Arap edebiyatını ihya etme konusunda gayret sarf etmişti. Bu devletin en büyük hükümdarlarından birisi olan Seyfüd-Devle söz konusu dönemde yaşayan büyük şairlerden Mütenebbi'nin beliğ ve veciz methiyeleri sayesinde ebedi bir şöhret kazanmıştır.
Bu dönemde Halep bölgesinde yaşayan Mudari kabilesinden olan Kilaboğulları'ndan Esedüddevle, Salih bin Mirdas'a nispetle "Mirdasiye" adıyla bilinen bir başka Arap emirliği daha kurmuş, kendisi ve oğulları Halep'te H. 414/M. 1023 yılından H. 472/M. 1079'a kadar hakimiyetlerini sürdürmüşlerdi. Musul'da Hamdaniler Devleti'ne halef olarak, Muzari bir kabile olan Ka'b kabilesi de "Ukayloğulları" adıyla bir başka emaret kurmuştu. (H. 386-489/M. 996-1095). Yine bu dönemde Esed kabilesinden Müzeyyed Şeybani'ye nispetle "Müzeydiye" adını alan dördüncü bir Arap emirliği de Irak'ın Hille şehrinde kurulmuştu (H. 403-545).
Birinci Abbasi Devri'nde Arap olmayan topraklarda Araplar tarafından kurulan iki devlet daha vardır ki, bunları Arap asıllı olmayan emirlikler arasına koymak daha doğrudur. Birincisi Ebu Dulaf leli tarafından Kürdistan'da kurulan Dulafiye Devleti, diğeri de Hasan bin Zeyd tarafından Taberistan'da kurulan Şia devletiydi. Abbasi devletinin bölünmesiyle ortaya çıkan hükümetlerden önce Mağrip bölgesinde bağımsızlığını ilan eden Aglebiler ile aşağıda kaydedilen ldrisiler devletini de bu hükümetlere ilave edecek olursak ikinci Arap Devri dönemin¬ de mevcut olan küçük Arap devletleri veya emirliklerinin sayısı sekize ulaşır. Söz konusu devletlerin kurucuları, hakimiyet müddeti ve kuruluş tarihleri şöyledir:
Devletin Adı idare Merkezi Hak. Müddeti Kurucusu
ldrisiler Merakeş H. 172-275 idris bin Abdullah
Aglebiler Tunus ve civarı H. 184-289 lbrahim bin Agleb
Dülfiler Kürdistan H. 210-285 Ebu Dulef leli
Aleviler Taberistan H. 250-316 Hasan bin Zeyd
Hamdaniler Halep ve Musul H. 317-394 Beni Hamdan
Müzeydiler Hille H. 403-545 M. Şeybani
Ukayliler Musul H. 386-489 Beni Ukayl
Mirdasiler Halep H. 414-472 Salih bin Mirda
Yemen'de, Zebid bölgesinde kurulan Ziyadiye ve Sana'da kurulan Yafuriyye vs gibi küçük Arap hükümetleri ise bunların dışındadır.
ldrisiler ve Şia devleti hariç tutulursa, diğer devletler Abbasilerin hakimiyetini tanıyarak yaşamışlardır. Arap unsurunun eski gücünü canlandırma veya Arap şan ve şöhretini tekrar ortaya koyma alanında fazla hizmetleri olmamıştır. Bu devletlerden böyle bir görev zaten beklenemezdi. İranlılar, Türkler, Deylemliler, Abbasi devletinin çoğu vilayetinde bağımsız bir biçimde yaşıyorlardı. Abbasilerin Hz. Mesih'in dünyaya tekrar döneceği zamana kadar devam edeceğine dair halk arasında kuvvetli bir inanç hüküm sürüyordu. Doğunun hangi bölgesinde olursa olsun, zuhur eden devletlerin tamamı Abbasilerin dini hakimiyetine boyun eğiyor, sikkeyi onun adına bastırıyor, başka bir siyasi yönteme başvurmuyorlardı. Artık Araplar bütün ümitlerini batıya yöneltmişlerdi.
Arap asabiyeti ahlakına sahip olmalarına rağmen gerek İranlılar gerekse onlara komşu diğer Arap olmayan milletlere karşı düşmanlık hisleriyle dolu olan Emeviler, H. 138/M. 755'ten itibaren Endülüs'te bir lslam devleti kurmuşlardı. Abbasi devletinin Acem bayrağı altında Araplıktan uzaklaşmasını görerek gönlü kırılan Arap unsurlar tekrar eski güçlerini elde etme ümidiyle batıya göç etmeye başlamıştı. Abbasilerden uzak bir Arap devletinin bayrağı altında yaşamaktansa, Endülüs'te veya Kuzey Afrika gibi uzak bir bölgede de olsa, bir Arap devletinde yaşamayı tercih ediyorlardı.
Abbasiler tarafından doğuda nüfuzları kırılmış olan Şiiler, Abbasilerden en çok nefret eden gruplardan biriydi. Abbasiler
hilafet kurumunu yalnızca kendi hanedanlarına özgü hale getirebilmek amacıyla karşılarında rakip olarak gördükleri Şiiler ve ona yandaş kitlelerin gücünü tamamen kırmışlardı. Abbasilerin intikamından kurtulan bazı Şiiler batı bölgelerine göç ederek Abbasilerin ilk devirlerine rastlayan dönemde ldris bin Abdullah'ın idaresinde ldrisiler adıyla bilinen bir Şii devletini kurmayı başarmışlardı. Bununla birlikte bu devlet H. 172-375/M. 788-985 yılları arasında uzun bir ömür sürmesine rağmen hükümdarlarından hiçbiri hilafet iddiasında bulunmamıştır.
Taraftarları olan lranlıların yardımıyla başarıya ulaşma ümidini büsbütün kaybetmemiş olan bazı Şiiler de doğuda yaşamaya devam etmiştir. Ancak Emin ve Me'mün arasında patlak veren hilafet mücadelesinden sonra önce İranlılar ardından da Türkler devlet idaresine tamamen hakim olmuşlardır. Şiiler kendileriyle birlikte İranlılara karşı da yoğun bir düşmanlığın başladığını görünce batıya göç etmeyi tercih etmişlerdir. Yalnızca küçük bir kitle, Abbasilerin zaaf ve perişanlığını kollayarak ilk fırsatta tekrar mücadele meydanına atılmayı hesaplayan bir siyaseti tercih etmiş ve doğuda yaşamayı sürdürmüştür. Bunlar bazen İranlıları, bazen Horasanlıları, Kürtleri veya Deylemlileri ya da Türklere muhalif ve düşman diğer milletleri desteklemekten ve devlete karşı direnmekten geri kalmamışlardır. Ancak yukarıda belirttiğimiz Hasan b. Zeyd'in kurduğu kısa ömürlü Şii devletinin dışında bunlardan hiçbiri devlet kurmayı başaramamıştır. Zulme uğrayan bazı kişi veya gruplar devlete karşı isyan çıkarabilmek için Şiileri desteklemeyi bir siyaset haline getirebiliyorlardı. lran'da ortaya çıkan zenciler ihtilalinde, ihtilalcilerin başını çeken şahıs, çevresine topladığı kaçak köle ve zencilerle on beş yirmi sene kadar Abbasi devletinin huzur ve asayişini bozmuş, öyle ki ölü sayısı 2.5 milyona kadar çıkan çetin ve kanlı savaşlar yapılmış, tüm bunları Hz. Hüseyin neslinden olduğunu iddia eden, gerçekteyse yalan söyleyen Ali b. Muhammed adındaki reislerinin teşvikiyle güya Ali hanedanına yardım düşüncesiyle yapmışlardı. İhtilal bu Şii davetçinin öldürülmesi ve adamlarının dağıtılması suretiyle berteraf edilebilmiştir.
Bununla birlikte Şia'nın Şii olan Buveyhi Devleti'nin zuhuruyla Bağdat'ı ele geçirmesi ve Abbasi hilafetini denetimleri altına alması arasında geçen zamana kadar, dikkate değer bir önemi yoktu. Ancak Şiiler Mağrip bölgesinde her geçen gün güçlenip, bir Şii hilafeti kurmayı başarınca büyük bir kuvvet elde etmişlerdi. Abbasi Devleti'ni ele geçirmek için doğuya yönelen Şiiler, H. 4. yüzyıl ortalannda Mısır bölgesini istila edip, kendilerine merkez yapmışlardı. Fatimiler Devleti adıyla bilinen bu devlet bu bölgede kurulan önemli, en uzun ömürlü devletlerden biri olmuştur.
Araplarla nesep birlikteliğine sahip olduklarını ileri süren Berberilerin yardım ve desteğiyle kurulan Fatımi Devleti, zaman içinde Abbasilerin en büyük rakibi haline gelmişti. Arap unsuru lslam'ın ilk yıllarında sahip olduğu güç ve kuvveti tekrar elde etmenin ancak bu devlet sayesinde olabileceği düşüncesiyle, Irak ve Mabeynennehreyn de dahil olmak üzere Arapların yaşadığı memleketlerin büyük bölümü Fatımi hilafetine biat etmişlerdi. Hatta Küfe ve Musul halkı Abbasilerin başkenti olan Bağdat'a çok yakın bir mevkide olmalarına rağmen kısa bir müddet de olsa Fatımilere biat etmişlerdi. Bununla birlikte Fatımiler, Buveyhilerin yıkılışıyla birlikte Selçukluların zuhuru ve Sünni Abbasi hilafetine destek vermeleri sonucunda içlerinde besledikleri ümitlerine kavuşamamışlardı. Doğu ile batı arasında biri Sünni diğeri Şii olmak üzere birbirine denk iki kuvvet ortaya çıkmıştı.
Eyyübiler Devleti'nin kurucusu Selahaddin Eyyübi idaresindeki Kürtler, Fatımileri mağlup ederek Mısır bölgesini hakimiyetleri altına alınca, burayı Abbasi hilafetine bağlamışlardı. Bu zamana kadar Mısır'da yaşayan Arap unsuru devletin kontrolünü ele geçiren Türklerle Ermenilerin baskıcı yönetimleri sebebiyle tam bir zaaf ve perişanlık içindeydi. Bu yüzden Arap Yarımadası'nda yaşayan ve bazıları günümüze kadar varlıklarını sürdüren bazı küçük emirliklerin dışında, Araplar bir kez daha mağlup olmuş ve zaafa düşmüşlerdi.
lkinci Arap Devri, Arap unsurunun doğuda suküt ve inhilalinden sonra Mağrip bölgesinde tekrar hayat bulduğu dönemden ibarettir. Bu hayat bulmaya en büyük katkıda bulunanlar Endülüs Emevi Devleti ile Fatımilerdir. Bu iki devletin ortaya çıkışı bir Arap uyanışı sonunda gerçekleşmiş olsa bile, söz konusu dönem uzun ömürlü olmamış, kayda değer siyasi bir etki de bırakmamıştır. Araplar o tarihten bu yana kurulan hiçbir lslam devletinde eski şan ve şerefleri derecesinde önemli bir mevki işgal edememişlerdir.
Necd bölgesinde Vehhabilerin, Sudan'da dervişlerin ayaklanması gibi dini ve siyasi bir dürtüyle Arap bölgelerinde veya başka yerlerde bazı kabilelerin teşebbüs ettikleri harekat veya kurdukları hükümetler, doğal olarak çok önemli kabul edilemez. Mısır'da Hidiv hanedanının kurucusu Mehmet Ali Paşa 19. yüzyıl başlarında büyük bir lslam devleti kurmaya teşebbüs ettiği zaman, başarılı olabilmek için, bir lslam asabiyetini öne sürerek kendisine destek yapmak istemişti. Bu tarihte Mısır'da en önemli unsurlar Türkler ve Araplardı. Türkler Osmanlı Devleti'ne bağlı oldukları için bunlara güvenilemezdi. Bu yüzden Arapların İslamlık asabiyetini kullanmaya çalışmıştı. Araplar, -özellikle Vehhabilerle muharebe ve Mekke emiri ve birtakım kabile reisleriyle görüşmeler yaptıktan sonra- büyük ümit ve hayallere kapılmışlardı. Aslında Mehmet Ali Paşa yapmış olduğu hamleler, bayındırlık faaliyetleri, kurduğu okullar yoluyla Arap ırkçılığı veya şovenizmini canlandırmış ve bir Arap uyanış dönemi ortaya çıkarmıştı.
Mehmet Ali Paşa, Avrupa'nın engellemeleri yüzünden siyasi emellerine kavuşamamış, Arap uyanış döneminden çok fazla istifade edememiş, ancak Arapların fikri uyanış ve terakkisine önemli hizmetlerde bulunmuştu. Gerek Yemen ve Necd'de gerekse diğer yerlerde, -bazı kabilelerin isyanı ve birtakım siyasi sebeplerden dolayı- dikkat çekici önemli bir sonuç doğurmamıştır. Özetlediğimiz ikinci Arap Devri sırasında ortaya çıkan Arap uyanışı, Arap toplumlarının yeniden diriltilmesine fazla katkıda bulunamamıştı. Hem Endülüs Emevi Devleti, hem de Mısır'daki Fatımiler çeşitli siyasi ve idari değişiklikler yaşamışlardı. Her iki devlet de çoğu işlerinde Abbasi Devleti'nin özelliklerini aksettirmişlerdir.
Endülüs Emevi Devleti'nin Siyaset Metodu (Hicri 138-422/M. 755-1031)
Endülüs Emevi Devleti, Abbasilerle çağdaş veya daha sonra kurulan diğer devletler gibi Abbasilerin yolunu ve geleneğini takip etmişti. Kurucusu olan Abdurrahman bin Muaviye dedesi Abdülmelik gibi sert tabiatlı, katı ve otoriter bir adamdı. H. 132/M. 749 yılında Saffah'ın meclisinde yapılan Emevi katliamından canını kurtararak Bedir adındaki azatlısının yardım, fedakarlık ve sadakati ile Irak'tan kaçarak Mağrip bölgesine ulaşmıştı. Abbasilerin takibinden son derece zor şartlar altında kurtulabilmişti. Çünkü tüm ahali Emevilerin amansız düşmanı olmuştu. Irak ile selamet bölgesi olan Mağrip toprakları arasındaki mesafe oldukça uzaktı. Azatlı Bedir tehlikelere, bütün bu meşakkat ve musibetlere karşı, her türlü fedakarlığı göze alarak efendisine kurtuluş yolunu göstermiş ve onu selamete erdirmişti. Bedir, Abdurrahman'ı Mağrip'e ulaştırdıktan sonra bu kadar üstün ve fedakar hizmetlerle yetinmeyerek Cebelitarık Boğazı'ndan Endülüs'e geçmiş, burada yaşayan beş yüz kadar Emevi'nin desteğini alarak Abdurrahman'ın hakimiyetini kurabilmesi için zemin oluşturmuştu. Muzarlılarla Yemenlileri bir araya getirmek devrin en zor işlerinden biriydi. Ancak Bedir ile taraftarlarının sarf ettiği büyük çaba sonunda bu başarılmış, iki kabile birleşerek Abdurrahman'a destek vermiş, onu Endülüs'e davet ederek Endülüs Emevi Devleti'ni kurdurmuşlardı. Abdurrahman H. 138 yılında Endülüs'e girip hakimiyeti ele geçirdiği için kendisine Abdurrahman Dahil adı verilmişti. Abdurrahman yeni kurduğu devletin başında bir sene kadar Abbasiler adına hüküm sürmüş, Abbasi halifesi Mansur'un adına hutbe okumuş ve Hz. Peygamber'in tek halifesi olması gerektiğini kabul ettiğinden, Abbasi halifesi mevcutken diğer bir hilafetin teşkiline kalkışmamıştı.
Ancak Abdurrahman'ın Abdülmelik bin Umeyr bin Mervan adındaki amcaoğlu oldukça katı bir asabiyet duygusu içindeydi. Hilafetin Emevilere iadesi hususunda karşı konulmaz bir meyil ve emel sahibiydi. Şecaat, cesaret, şiddet, hiddet ve yalabıklığından dolayı ona "şihab-ı Al-i Mervan" (Mervan ailesinin cesuru) adı verilmişti. Bu zat amcaoğlunu hükümdar yapabilmek için büyük çaba göstermiş, bizzat muharebelere iştirak ederek cansiperane savaşarak kendini göstermişti. Abdurrahman'ın hakimiyeti üzerinden henüz bir yıl geçmeden Abdülmelik onu Abbasiler adına hutbe okutmaktan vazgeçirmeye çalışırken ondaki tereddüdü görmüş ve bunun üzerine öfkelenerek, "Bu şekilde hutbe okutmaya devam edersen kendimi öldürürüm," diye bağırmıştı. Abdurrahman bu açık tehdit üzerine artık Abbasiler adına hutbe okumayı bırakmış, ancak kendisini halife olarak ilan etmeye cesaret edememişti. Bu sebepten dolayı Endülüs Emevi Devleti'nin ilk hükümdarlarına emir daha sonra hilafetlerini ilan ettikten sonra da halife adı verilmişti.
Şia'ya verdiği sözden ve yaptığı biattan dönmesinden dolayı halife Mansur'un hal'ine fetva veren Medine imamı Malik bin Enes'e, bu dönemde Mansur tarafından hainlere yapılan muamele reva görülmüştü. Bu fırsatı bir ganimet bilen Emeviler, lmam Malik'i kendi yanlarına celp etmeye çalışmışlardı. Onların bu çabaları hem kendileri hem de lmam Malik için iki taraflı yarar sağlamıştı. lmam Malik'in hakimiyetlerini pekiştirebilecek büyük bir alim ve sözü geçer bir otorite olduğunu iyi bildiklerinden, onu Abbasilerin etkinliklerini ve kuvvetini ortadan kaldırabilmek için her zaman yanlarında bulundurmuşlardı. lmam Malik, Abbasilerden gördüğü hainlik ve zulmün de etkisiyle Endülüs Emevilerine dayanmak ve onlara destek vermekten geri kalmamıştır. Endülüslüler doğu halkı gibi Evzai mezhebine bağlı iken bu tarihten itibaren Maliki mezhebini kabul etmiş, Abdurrahman Dahil'in torunu Hakem bin Hişam'ın devrinde fetvaları da Maliki mezhebine göre tekrar düzenlemişlerdi.
Hakimiyet ve meşruiyet mücadelesi açısından Halife Mansur'un siyasetini takip eden Abdurrahman Dahil'in Mansur'la birkaç noktada benzerliği vardı. Öncelikle her ikisinin annesi aslen Berberiydi. Şiddet, kararlılık ve idarecilik kabiliyeti yönünden de aynı özelliklere sahiptiler. Ayrıca her ikisi de kardeş çocuklarını öldürmüştüler. Mansur biraderi Saffah'ın, Abdurrahman da biraderi Mugire bin Velid'in oğullarını katletmişti. Mansur'un hakimiyeti ele geçirme konusunda kendisine yardım edenleri öldürmesi gibi Abdurrahman da aynı şekilde yardım ve destekçilerini öldürmüş veya idam ettirmişti. Gerçekte Abdurrahman saltanat makamına geçip kontrolü ele alır almaz kendisine karşı oldukça nazlı davranan azatlısı Bedir'e darılmış, yaptığı tüm hizmetlerini ve sadakatini göz önüne almaksızın bütün mal ve mülküne el koymuş ve kendisini ölünceye kadar sürgüne göndermişti. Nitekim Mansur da Abbasi devletini kahramanlık, cesaret ve olağanüstü çabaları ile kurmuş olan Ebu Müslim Horasani'yi, yaptıklarını göz önüne almaksızın ortadan kaldırmıştı.
Abdurrahman bununla yetinmeyerek en büyük destekçilerinden biri olan Yemenli Arapların reisi Ebu's-Sabbah bin Yahya'yı da Abbasilerin Ebu Seleme ve lbn-i Kesir'e yaptıkları gibi birer birer öldürmüştü.
Bunun üzerine Ebu's-Sabbah'ın adamları olan Yemenliler intikam duygusuyla ayaklanmış ancak Abdurrahman'ın kuvvetleri önünde perişan olmuş, çoğu canını bile kurtaramamıştı. Tüm bu gelişmelerden sonra artık Arapların sadakatine güvenmeyen Abdurrahman, düşmanlarına karşı durabilmek için kölemenlerden birlikler oluşturmak zorunda kalmıştı. Devletin ileri gelenlerinden kimin azatlısı var ise hepsini satın almış, ayrıca Kuzey Afrika'dan birçok Berberi getirerek maiyetine almış, kısa süre içinde gerek bu kölelerden gerekse Berberilerden kırk bin kişilik bir askeri kuvvet oluşturmuş ve Endülüs'teki Arap gücüne karşı galip gelmiş, Abbasilerin Horasan askeri ile güçlerini pekiştirdiği gibi bu da söz konusu orduyla tüm hakimiyeti ele geçirmişti.
Slavlar
Emeviler sonraki dönemde maiyetlerine Slav asıllı tavaşiler de almaya başlamışlardı. Esir tüccarları aracılığı ile Avrupa'nın kuzey ülkelerinden getirilerek çeşitli bölgelere sevk edilen ve alınıp satılan bu tür kölelerin ticareti o devirde oldukça rağbet gören bir ticaret haline gelmişti. Slav kabileleri (Ruslar kastediliyor) ilk devirlerinde Karadeniz ile Tuna Nehri'nin kuzey bölgesini bir müddet göç yurdu olarak kullandıktan sonra, Slav, Sırp, Bohem, Damlat adlarını alan çeşitli kabileler halinde Avrupa'nın ortalarına doğru göç etmişlerdi. Göç yollarında rastladıkları Sakson, Hun ve diğer milletlerle savaşmak zorunda kaldıklarından, iki tarafın eline çok sayıda esir düşmüştü. Söz konusu dönemde harp esirlerini köle olarak satmak bir gelenekti. Buradan esir ticareti doğmuş ve çok sayıda esir tüccarı ortaya çıkmıştı. Tüccarlar ellerinde bulunan külliyetli miktarda esirle Fransa ve İspanya üzerinden Afrika'ya geçer ve oradan da Mısır ve Şam'a giderlerdi. Bu topraklar Müslümanların hakimiyeti altına girince, esir ticareti buralarda revaç bulan bir iş konumuna gelmişti. Frenk vs milletlerden olan esir tüccarları Slav ve Cermen asıllı esirleri Ren, Alp vs ırmak kenarlarında bulunan Alman şehirlerinden, Tuna ve Karadeniz sahillerinden satın alırlardı. Gürcüler ve Çerkezler günümüze kadar çocuklarını bir ticaret malı gibi satmayı sürdürmektedirler. Esir tacirleri erkek ve kadınlardan oluşan esirler arasından güzel ve gösterişli olanlarını seçer ve bunları adeta koyun sürüsü gibi önlerine katıp Fransa'ya getirir, buradan da Endülüs'e geçirirlerdi. Müslümanlar kölelerin erkeklerini hizmetçilik veya askerlikte, kızlarını da cariye olarak kullanırlardı. Çoğunlukla bu esirler Slavca'da "esclave, sklave" şeklinde telaffuz edilir. Bu kelime Arapçalaştırılarak "sakalebi" veya "sakalibe" halini almış, bunun etkisiyle beyaz renkli bütün esirler aynı isimle bilinir olmuştu. Bununla birlikte Abdurrahman Dahil, Slav asıllı çok fazla esir istihdam etmemiştir. Bunları hizmetinde kullanmaya en fazla rağbet eden hükümdar, Abdurrahman'ın torunu (H. 180-206) olan Hakem bin Hişam'dı. Endülüs'te maaşlı olarak askeri birlikler oluşturan ilk hükümdar da Hişam'dı. Maiyetinde birçok esir görevlendirmiş, bu konudaki merakı ve şöhreti etrafa yayılmıştı. Hakem'in emrinde sayıları beş bine ulaşan bu köle askerlere dillerinin ecnebi olmasından dolayı "dilsizler" adı verilmişti. Hakem'den sonra devletin başına gelen Emevi hükümdarları bu askerlerin sayısını daha da çoğaltmış, Abdurrahman Nasır (H. 300-350) döneminde sayıları fevkalade artmıştır. Abbasi halifesi Mu'tasım'ın Türkleri kendi özel askeri birliklerinde kullanması gibi, Abdurrahman da Slavlardan maiyet memurları ve özel birlikler oluşturmuştu. Emeviler Avrupa'da Endülüs bölgesinde bağımsızlıklarını ilan etmelerine karşın Asya, Afrika vs yerlerdeki İslam devletlerini ele geçirme düşüncesine kapılmadıklarından, bu bölgelerle ilişkilerini kesmenin ötesinde, Endülüs halkını da hac farizasını yerine getirmekten men etmişlerdi. Kendilerinden birinin Abbasilerin eline düşmesinden çekindikleri için hakimiyet dönemlerinde hiç kimseye hacca gitme izni vermemişlerdi. Bu yasak Endülüs Emevi Devleti'nin yıkılıp yerine "tavaif-i mülük" adı verilen beyliklerin kurulduğu döneme kadar devam etmiştir.
Endülüs'te Tavaif-i Mülük (Küçük Beylikler) Dönemi
Endülüs Emevi devleti en parlak devri olan yükselme dönemine H. 350/M. 961 yılında vefat eden Abdurrahman Nasır zamanında ulaşmıştı. Kendisi akıllı, civanmert ve yiğit bir insan olan Abdurrahman'ın hilafet dönemi Endülüs için bir feyz, bereket ve servet nedeni olmuştur. Onun saltanat devri bolluk, rahatlık ve saadet noktasından Abbasi halifesi Harun Reşid'in hilafet devrine çok benziyordu. Kendisinden sonra hükümdar olan oğlu Hakem, Harun Reşid'in oğlu Me'mün gibi bilim, kültür ve eğitime büyük önem veren bir zattı. Bu iki hükümdar devrinde Endülüs, tarihte eşi az bulunur şaşaalı ve görkemli bir uygarlık dönemi yaşamıştı. Devlet şan, şevket, güç, servet, düzen ve bolluk içinde yüzüyordu. Fakat ne yazık ki söz konusu dönem biter bitmez, hızlı bir gerileme ve düşüş dönemine girmiş, devlet bürokrat ve askerden oluşan bazı zorbaların eline geçmiş, bunların zulüm ve baskılarıyla günden güne daha da perişan bir hale düşmüştü. Bu zorbalar aslen ya Berberi ya da Slavlardan müteşekkildiler. Türk kökenli askerlerin Bağdat'taki Abbasi devletini zayıflatıp yıkılışa sürüklemesi gibi, bunlar da Endülüs lslam devletini zulüm ve despotluklarıyla aynı mecraya sürükleyip bitirmişlerdi.
Endülüs'te yönetim Emevilerin elindeyken tüm yüksek makam ve mansıplar Araplara aitti. Ancak zamanla Slavlarla Berberiler hakimiyetlerini ve güçlerini artırınca, idareyi de ellerine geçirmişlerdir. Sonunda Hakem bin Nasır'ın veziri lbn Ehi Amr, H. 4. yüzyıl sonlarına doğru Hişam bin Hakem'in saltanat devrinde kontrolü ele geçirdiğinde devlet binasının temelini adeta yıkmıştı. lbn Ehi Amr, hükümet adamlarının bir kısmını çeşitli hile ve desiselerle diğerlerine düşman etmiş, onları birbirlerinin eliyle öldürtmüş, vezirleri halifeyle görüşmekten ve kendisine maruzat sunmaktan men etmişti. Aslı Yemen Araplarından olan bu adam, izlediği zulüm ve baskı politikalarından dolayı kendisinden intikam alınabileceği korkusuyla hükümdarın sarayında bulunan Slav askerini bir hile ile çıkarıp perişan ettiği gibi, Arap asıllı askerle devlet adamlarının da tüm yetki ve tesirlerini yok etmişti. Bunların yerine Afrika'nın Zenata Berberilerinden adamlar getirtmiş, tüm güç ve kontrolü onların eline verdiği için Endülüs'te artık Arap güç ve kuvvetinden eser kalmamıştı. Endülüs lslam devleti bu şekilde günden güne yok olmaya doğru son sürat giderken sonunda çoğunluğu Berberilerden oluşan valiler eliyle Abbasilerden daha hızlı bir zaman içinde parçalanıp bölünmüştü. Bunun başlıca nedeni, Hz. Peygamber'e yakınlıklarından dolayı Abbasi hilafetinin sıhhatiyle ilgili halk arasında genel bir inancın oluşmuş olmasıydı. Oysa Emevilerin hilafetinin doğruluğu konusunda bu derece güçlü bir inanç mevcut değildi. Bu yüzden Endülüs Emevi Devleti H. 5. yüzyıl başlarında Arap, Berberi ve bunların azatlılarından oluşan kabile reisleri arasında pay edilmiş, her vali bulunduğu vilayette bağımsızlığını ilan etmiş ve koca devlet birtakım küçük beyliklere dönüşmüştü. "Tavaif-i mülük" adını alan bu devletçiklerin en ünlüleri aşağıda gösterilmiştir.
Hanedanın Adı Bulunduğu Yer Hakimiyet Müddeti
Beni Hamud Malaka ve el-Cezire H. 407-449
Beni Abbad lşbiliye (Seville) H. 414-484
Beni Ziri Gırnata H. 403-483
Beni Cumhur Kurtuba (Cordova) H. 422-461
Beni Zünnun Tulaytıla (Toledo) H. 427-478
Beni Amr Belensiye (Valencia) H. 412-478
Beni Hud ve Tucib Serhosa (Saragossa) H. 410-5
Bu hanedanların hakimiyetleri çok sürmemiş, önce Murabıtlar daha sonra da Muvahhidler devletinin hakimiyeti altına girmişlerdi. Ülke içerisinde siyasi bölünmeler ve iç savaşlar bitmiyordu. Bu kargaşa esnasında İspanyollar Müslüman emirler arasında süregelen şiddetli rekabet ve düşmanlığın doğal bir sonucu olan zaaf ve perişanlıklarından yararlanmış, Endülüs'ü teker teker Müslümanların elinden geri almaya başlamış, sonunda ne Müslümanlardan ne de hanedanlarından bir iz bırakmamışlardır. Frenklerin eline düşen en son İslam devleti veya beyliği Gırnata idi. Burası H. 629/M. 1231 yılından itibaren Yusuf bin Nasr'ın soyundan gelen Beni Nasr hanedanı emirlerinin hakimiyetinde bulunmuş, bunlar arasından yirmi beş-otuz kadar hükümdar gelip geçmişti. İspanyollar H. 897/M. 1492 yılında bu hanedanın son hükümdarı olan Ebu Abdullah Muhammed bin Ali zamanında fetihlerinin en son bölgesi olarak tekrar ele geçirdiklerinden, Ebu Abdullah Gımata'dan kaçma yolunu seçmiş, Gımata'nın yıkılmasıyla da Endülüs bölgesinde İslam hakimiyeti tamamen sona ermişti.
Fatımiler Devleti (H. 297-577/909-1182)
Mağrip Bölgesinde Şiilik
Şam Emevileri ile Abbasiler, -özellikle Mansur, Harun Reşid ve Mütevekkil'in döneminde- gördükleri baskı ve sürgünler nedeniyle İslam ülkesinin dört bir köşesine göç etmek zorunda kalmışlardı. Şiilerden İdris b. Abdullah b. Hasan garp bölgesini, bir diğer ifadeyle Fas ve çevresini hicret yurdu olarak seçmişti. ldris daha önce Mansur'un biat ettiği Muhammed b. Abdullah'ın biraderiydi. ldris önce Abbasilere tabi olan Mısır'a gelip gizlice bazı Şiilerle görüşmeler yapmış, Şii olan posta ve istihbarat reisinin refakatiyle, Harun Reşid'in hilafeti döneminde Mağrip bölgesine ulaşmış, orada yaşayan Şiiler kendisine destek olup biat etmiş, böylece Fas kıtasında (H. 172-375/M. 788- yılları arasında hüküm süren ldrisiler Devleti kurulmuştu. Bununla birlikte bu devletin hükümdarları halife unvanını kullanmamışlardır. Şiilerin ciddi bir biçimde büyük ve etkin bir güç haline gelmeleri Fatimiler devrinde olmuştur. Bu devletin bu şekilde adlandırılmasının nedeni kurucularının Hz. Peygamber'in kızı ve Hz. Ali'nin eşi olan Hz. Fatıma'nın soyundan gelmiş olmalarıdır. Devletin kurucusu olan Ubeydullah Mehdi'den dolayı bu devlete "Ubeydiyye" adı da verilmiştir. H. 4. yüzyılın ortalarında Şiiler, Buveyhiler sayesinde doğuda da kendilerini göstermeye başlamışlardı.
Buveyhilerin Bağdat'ı istila edip Şii hakimiyetini tesis ettikleri dönemde, Fatımiler de Mağrip'in en güçlü devleti haline gelmiş, Mısır'ı fethetme planları yapmaya başlamışlardı. Buveyhilerin Şiiliğe olan bağlılıkları nedeniyle bazı devlet adamları Muizüddevle'ye hilafetin Fatimilere veya Şiilerden başka birine nakledilmesini tavsiye etmişlerse de bir başka grup buna karşı çıkarak, "Bu doğru değildir. Bugün hilafetin sıhhatini kabul etmediğin bir halife ile yaşıyorsun. Adamlarına emretsen onu öldürmekte tereddüt etmezler. Çünkü onun öldürülmesini haram görmezler. Oysa Şiilerden birini hilafet makamına getirirsen onun halifeliğine hem sen hem de tüm adamların inanacak ve kabul edecekler. Bu durumda yeni halife senin öldürülmeni talep etse adamların bir an duraksamaksızın hemen seni öldürürler!" şeklinde görüş sunmuşlardı. Bu gerekçeyi haklı bulan Muizüddevle de önceki düşüncesinden vazgeçmişti.
Kuşkusuz Şiilik doğuda bu devlet gölgesinde oldukça güçlenmiş ve yerleşmişti. Buveyhiler birçok Şii merasimini, özellikle de Hz. Hüseyin'in şehit edildiği 10 muharrem matem merasimini canlandırma ve yerleştirmenin ötesinde hutbelerde hükümdarları olan Addüddevle'nin adını anması için halifeye baskı yapmış ve bunu ona zorla kabul ettirmişlerdi. Böylece lslam dünyasında ismi halifenin adıyla birlikte anılan ilk şahıs Addüddevle olmuştur. Bunun sonucunda Türklerle Deylemliler arasında büyük bir rekabet ortamı doğmuş, Sünnilerle Şia arasında birçok fitne ve fesat patlak vermiştir. Türkler Sünniliğin, Deylemliler veya İranlılar da Şiiliğin taraftan ve destekçisiydiler. Türkler Şiilerin bazı merasimlerine karşılık olarak, Bağdat halkına bazı bayramları tören halinde kutlama zorunluluğu da getirmişlerdi.
Mısır'da Şiilik
Şiiliğin bu şekilde doğu bölgesinde güçlenmeye başlaması, Fatımilerin Mısır'ı ele geçirerek, Mehdi'ye şehrinde bulunan hilafet merkezini Mısır'a taşımalarının yolunu açmıştır. Fatımi hükümdarların nesep meselesi tarihçiler arasında daima bir tartışma konusu olmuştur. Abbasi taraftarları Hazreti Hüseyin b. Ali'ye isnat olunan nesep silsilesini doğru bir şecere olarak kabul etmemişlerdir. Fakat bize göre, Fatımilerin iddia ettikleri nesep bağının doğru olması gerekir. Bu konudaki itiraz veya şüphelerin, bunların önemini azaltmak için Abbasilerce ileri sürülen siyasi çabalardan başka bir şey olmaması gerekir.
Mısırlılar, lslamiyet'in ilk yıllarından itibaren Hz. Ali'ye büyük bir sevgi ile gönül vermiş ve Hz. Osman'ın şahadet olayından sonra Hz. Ali'nin taraftarı olmuşlardı. Bununla birlikte sonraki gelişmeler döneminde Şia ile fiili hiçbir bağlantı kurmamışlardı. Şiiler önceki açıklamalardan anlaşılacağı üzere öncelikle Irak ve Fars halkının destek ve yardımına başvurmuştu. Abbasi devleti kurulup da halife Mansur'un Şiileri bertaraf etme siyaseti bağlamında Muhammed bin Abdullah öldürülünce Mansur'un zulmünden kaçan Şiiler ve Muhammed bin Abdullah'ın biraderi Ali bin Muhammed Mısır'a sığınmış ve burada hilafet davasını sürdürmüş ancak çok geçmeden yakalanıp Mansur'a götürülmüş ve daha sonra akıbeti meçhul kalmıştı.
Bağdat halifelerinin Şiilere karşı izledikleri şiddetli veya hoşgörülü politikaya göre Mısır'daki Şiiler bazen güçlü bazen de zayıf bir hal alıyordu. Şiilerin katı bir düşmanı olan Mütevekkil, halife olunca Mısır valisine bir ferman göndererek Ebu Talib hanedanına mensup ne kadar kişi varsa Mısır'dan çıkarılmalarını emretmiş, vali de H. 236 yılında bu emri yerine getirmişti. Mısır'dan çıkarılan Aleviler (Şia) önce Irak'a oradan da Medine'ye gönderilmişlerdi. Mısır'da kalabilenlerse kendilerini gizlemek zorunda kalmışlardı. Mütevekkil'in valileri halifenin teveccüh ve iltifatını celp etmek için Aleviliğe karşı katı bir nefret ve düşmanlık sergilemekten geri kalmamışlardı. Örneğin, bir asker darp (dayak) cezasını gerektiren bir suç işlediğinde devrin Mısır valisi olan Yezid bin Abdullah askerin dövülmesini emretmişti. Suçlu, valiye, "Hz. Hasan ve Hüseyin'in başı için!" diyerek yalvarmaya başlayınca Hz. Peygamber'in torunlarının zikredilmesinden öfkelenen vali tam aksine fazladan otuz değnek vurdurmak suretiyle cezasını iyice artırmıştı. Fakat daha şaşılacak olan şu ki bu olay posta reisi tarafından halife Mütevekkil'e arz olununca bu kez de halife, Hz. Peygamber'in torunlarına iltica ettiğinden dolayı şiddetle cezalandırılan bu askere yüz değnek daha vurulmasını emretmişti. Halifenin bu kin dolu duygularından cesaret alan vali, Alevilere karşı yoğun bir sindirme politikası takip ederek taraftar sahibi olan bir Alevi'yi bütün aile halkıyla birlikte Irak'a sürdürdüğü gibi, taraftarlarına da dayak cezası uygulamıştı.
247 yılında halife Mütevekkil'in oğlu Muntasır hilafet makamına çıktığında Şiilere reva görülen bu katı siyaseti daha da sertleştirmiş, onlara köy iltizamlarının verilmesini, ata binmelerini, Füstad'dan Mısır'ın herhangi bir köşesine yolculuk yapmalarını yasaklamıştı. Bir köleden fazlasına sahip olamazlardı. Muntasır, bir Alevi ile halktan biri arasında herhangi bir dava ortaya çıktığında karşı tarafın herhangi bir delil gözlemeksizin Alevi aleyhindeki iddiasının kabul olunması gerektiğine dair vali ve diğer yöneticilere özel emirler göndermişti. Bunun sonucunda Aleviler büyük haksızlıklara, eza ve cefalara düçar olmuşlardı.
Soy itibarıyla Türk olan, inanç ve mezhep açısından da Abbasiler gibi davranan Ahmet bin Tolun, H. 254/M. 868 yılında Mısır'da bağımsızlığını ilan ettiğinde, Alevilere karşı katı davranmış, onlara hakaret etmekten ve sürgüne göndermekten çekinmemişti. Ancak Mısır'daki Tolunoğulları devleti ile Bağdat'taki Abbasiler gerileme ve zayıflama devrine girip Buveyhiler devleti yönetimi ele geçirip nüfuz ve kuvvet sahibi olunca Mısır'daki Şiiler de her geçen gün güçlenmeye başlamış, Fatımi hükümdarlarından Muizlidinillah'ın ordusu Sicilyalı başkomutan Cevher'in kumandası altında H. 356 yılında Mısır'ın fethine geldiği dönemde Şiiliği kabul konusunda kamuoyunda bir genel anlayış oluşmuştu. Bu yüzden Cevher büyük bir kolaylıkla Mısır'ı ele geçirmiş, Şiiler adına hutbe okumuş, Abbasilerin sancağı yerine Alevilere mahsus olan zafer bayrağını diktirmiş ve Kahire şehrini kurdurmuştu. Hükümdar Muizlidinillah da Kahire'ye yerleşerek burayı saltanat merkezi olarak ilan etmişti.
Mısır'da hüküm süren Fatımi halifelerinin sayısı on kadardır. Devletin lfrikiyye bölgesindeki kuruluşundan Mısır'da hakimiyetinin sona erdiği zamana kadar iktidara gelen halifelerin sayısı ise on dört olup, hakimiyet müddetleri de H. 297-567 yılları arasında devam etmiş, bunlardan sonra Mısır'ın idaresi Eyyübilerin eline geçmiştir.
Fatimilerin Siyaseti
Fatimiler Devleti dini işlerin dışında Abbasilerin yönetim tarzı ve idari yapısını örnek alan lslam devletlerinden biriydi. Dini açıdan Şii mezhebine bağlı oldukları için, Hz. Ali sülalesi ve yandaşlarına tazim ve saygıda kusur göstermiyor, onları himaye ediyorlardı. Fatimi meliklerinden Azizbillah'ın veziri Yakub b. Keles, Muizlidinillah ile oğlu Azizbillah'tan telakki ettiği fıkhi hükümlerle ilgili Sahihu'I-Buhari kitabının yarı hacminde bir fıkıh kitabını telif etmişti. Bu kitap lsmailiyye fırkasının da fıkhını kapsıyordu. Fatimiler bu mezhebin Müslümanlar arasında yayılıp yerleşmesi için olağanüstü çaba harcamışlardı. Hatta bizzat söz konusu vezir, fakihler, edebiyatçılar ve kadılardan oluşan bir eğitim ve öğretim halkasında bu mezhebe ders verirdi. Fatimilerde fıkhi hükümlerin kaynağını oluşturan bu kitap, Kahire'de Amr bin el-As Camii'nde özel bir biçimde tedris olunuyordu. Vezirin ders halkasına devam eden 35 fakihe özel maaşlar tahsis olunmuştu. lsmaili fıkhında kendisini ispat eden ve başarı gösterenlere hediyeler ve büyük ödüller veriliyordu. Ezher Camii'nin yanı başında bu fıkha dair bir medrese de inşa olunmuştu. Buradan icazetname alanlar katırlara bindirilerek onlara iltifatta bulunuluyor ve saygı gösteriliyordu. Şiilerle ilgili bilimlerin tedrisi için de saraylarda özel müderrisler görevlendirilmişti. Tüm bu çabalar sırf Şiiliğin güç ve nüfuzunu daha da artırmak amacını güdüyordu. Daha önce de belirttiğimiz gibi, artık lslam dünyasında diyanet ile siyaset birleşmiş olduğundan, Şiiliğin takviyesi Fatımi devletinin de desteklenmesi ve kuvvetlendirilmesi anlamına geliyordu.
Söz konusu vezir, aslında Yahudi iken Müslüman olmuş ve Fatımi devletinin hizmetine girmiş ve açıklamalardan da anlaşılacağı üzere devletin hakimiyetini takviye uğruna büyük hizmetlerde bulunmuştu. Öyle ki bu vezir hasta olduğu zaman halife Azizbillah kendisini ziyaret ederek ona, "Hayatını kurtarmak için bütün mülkümü feda etmeye hazmın," demişti. Halifenin bu sözü, bu vezirin devlette ne kadar büyük bir ehemmiyet sahibi olduğunu göstermeye kafidir. Bütün Fatımi halifeleri, kendi mezheplerini yaymak için aynı politikayı özenle sürdürmüşlerdir. Aziz ile Hakim Biemrillah, Şia mezhebi ile ilgili kitapların okunup incelenmesi ve çoğaltılması için Kahire'de birtakım kütüphaneler, darü'l-istinsahlar (teksir evleri) kurdukları gibi H. 411 senesinde hilafet makamına çıkan Zahirde Şia mezhebini teyit etmek maksadıyla Mısır'da ne kadar değişik mezhep fukahası varsa cümlesini bölgeden kovmuş ve sürgüne göndermişti. Deaimü'l-lslam kitabıyla Muhtasaru'l-vezir kitabını ezberleyenlere belli bir nakit para ödülü tayin edilmişti. Fatimilerin miras hükümlerine göre, miras "zevi'l erham"a intikal ettiğinden, bir adamın bir kızından başka varisi bulunmaz ise miras kıza ait olurdu. Bu kaide Fatimilerin veraset haklarının temeli ve neticesiydi. Çünkü kendileri Hz. Peygamber'in kızı Fatıma'ya mensuptular. Hazreti Fatıma ise Hz. Peygamber'in mirasının yegane varisiydi.
Fatimilerin Geçirdiği Devirler
Fatımiler de, Abbasi devletine benzer üç dönem geçirmişti. Abbasilerde tesir ve nüfuz önceleri Araplarla İranlılar arasında ortakken daha sonra İranlılara, onu takiben de Türklere intikal etmişti. Araplarla Berberilerin üstün çaba ve gayretiyle kurulan Fatımi devletinde egemenlik, ilk başlarda Araplarla Berberiler arasında ortakken, daha sonra önce Berberilere, sonra da Türklerin eline geçmişti.
Kuzey Afrika'da oturan ve Araplar gibi çeşitli kabilelerden oluşan Berberiler savaşçı bir toplumdu. İranlıların Şia'ya verdikleri destek gibi bunlar da batı bölgesinde Şiilere en büyük yardımı yapmış, destek olmuşlardı. Müslümanlar Berberi kabilelerini itaat altına alıncaya kadar büyük meşakkat ve güçlük çekmişlerdir. Berberiler on iki kez İslamiyet'i terk etmiş ve her seferinde Müslümanlara hücum etmişlerdi. Berberiler arasında lslamiyet ancak H. 1. yüzyılın sonlarında Kuzey Afrika valisi Musa bin Nusayr zamanında yerleşebilmişti. Emevilerin Arap olmayan halka karşı olan taassuplarından dolayı aleyhlerinde halkın gönlüne yerleşen kin ve intikam duygusunun yaşandığı dönemde Berberiler de Emevilere karşı isyan etmiş, diğer halklar gibi bunlar da intikam davasına düşmüşlerdi. Bu nedenle Endülüs'te Emevi devleti kurulması üzerine sırf onların ırkçılığına karşı bir intikam duygusuyla Emevilerin parasıyla geçinenlerin dışında, İslamiyet'i terk ederek Hıristiyanlığı kabul etmişlerdi. Tüm bunlara rağmen şu gerçeği de itiraf etmemiz gerekir: Hindistan ve Çin'e kadar Asya'nın ortalarında İslamiyet'in yayılması uğruna Türklerin yaptığı büyük himmet, gayret ve çabanın benzerini Afrika kıtasında Berberiler göstermiş, onların üstün çabasıyla İslamiyet Avrupa'nın ortalarına kadar yayılmıştı. Berberiler İslamiyet'i samimi olarak kabul ettikten sonra kendi topraklarının ötesinde Batı Afrika'da fetihlere başlamış, bu fütuhat yıllarında İslamiyet Afrika kıtasında hızla yayılmıştır.
Fatimilerin Mağrip bölgesinde güçlenip hükümran olmasında tüm Berberiler, özellikle de Ketame, Sanhace ve Havvare kabileleri tam destek olmuşlardı. Bu kabileler H. 3. yüzyıl sonlarında Ubeydullah Mehdi, Fatımi devletini kurmaya teşebbüs ettiği zamandan beri söz konusu devletin en büyük destekçisi olmuşlardı. Ubeydullah Mehdi H. 297 yılında devletini kurduğunda en önemli devlet makamlarını Berberilere dağıtmıştı. Berberiler H. 322 yılında devletin başına geçen Ubeydullah'ın oğlu Kaim Biemrillah ile H. 334 yılında hükümdar olan Mansur Binasrillah ve H. 34l'de Muiz Lidinillah devirlerinde de devletin en önemli memuriyetlerini işgal etmeye devam etmişler, Fatımi devletinin tüm Mağrip bölgesini ele geçirmesine ve bölgede Abbasilerin egemenliğine son vermesine yardım etmişlerdi. Fatimiler adı geçen Muiz Lidinillah devrinde Mısır bölgesini fethetmiş ve Kahire'yi kurmuş, başkentlerini de bu yeni şehre taşımışlardır.
H. 365 yılında saltanat Muiz'in oğlu Azizbillah'a intikal edince bu da Abbasiler gibi Türk ve Deylemlilerden birçok adam toplamış, bunları terfi ettirerek özel birlikleri arasına almıştı. Büyük ihtimalle kendisi Berberilerden çekindiği için böyle bir çareye başvurma lüzumunu görmüştü. Ancak çok zaman geçmeden Berberiler ile Türkler arasında büyük bir rekabet ve kıskançlık oluşmuş, Azizbillah'ın vefatına kadar bu durum devam etmişti. Onun vefatından sonra devletin başına geçen Hakim Biemrillah, Berberilerin devlet için yaptıkları güzel hizmetlerini ve fedakarlıklarını göz önüne alarak, onları kendisine yaklaştırmış, devlet mansıplarını tekrar onların eline vermişti. Berberiler aslen bir Berberi olan İbn Ammar Ketami'nin kendilerine reis tayin edilmesini istediklerinden, bu zat vezirlik makamına denk olan "vesatat" tayin edilmişti. Fakat çok zaman geçmeden Berberiler lbn Ammar'ı terk ederek yüksek makamlara hevesli "Bercivan" adında Sicilyalı bir adamın çevresinde toplanmışlardı. Bercivan, Berberilerle ibn Ammar'ın arasını bozarak vesatat makamını bırakıp çekilmesini sağlamış, sonra da kendisi bu makama geçmiş, ancak iktidar makamına gelir gelmez Berberiler yerine Türklerle Deylemlileri tercih ederek onları sarayda üst memuriyetlere tayin etmişti. Halife Hakim her nasılsa Ammar'ı, babasını, büyükbabasını ve hükümet adamlarından birçoklarını idam ettirmiş, bunun neticesinde Türkler kontrolü ele geçirmiş ve Berberiler perişan hale düşmüşlerdi.
Hakim'in vefatından sonra H. 411 yılında başa geçen oğlu Zahir zevku sefaya, eğlence ve israfa çok düşkün olmakla birlikte, Türklere ve tüm doğu halklarına daha fazla iltifat ve teveccüh gösterdiğinden, Berberilerin zaaf ve perişanlıkları bu dönemde bir kat daha artmıştı. Annesi siyah bir cariye olan Müstazhir, Zahir'den sonra H. 427 yılında hilafet kürsüsüne oturunca, validesi soydaşı olan zencilerden çok sayıda adamı maiyetine almış, çevresinde bin kadar siyahi toplanmıştı. Diğer taraftan bunun oğlu da kendi maiyetinde çok sayıda Türk toplamış, devletin ordusu biri Türk, diğeri siyahi olmak üzere birbirine rakip iki düşman bölüğe ayrılmıştı. Her bölük güç ve kuvveti yalnızca kendi eline alabilmek emelinde olduğu için aralarındaki rekabet de her geçen gün şiddetlenmiş, büyük bir askeri ihtilalin patlak vermesine neden olmuştu. Bu büyük ihtilal sırasında halife asayişi sağlamaya güç yetiremediğinden, Şam'dan imdat kuvvetleri gelmesini istemiş, bunun üzerine aslen Ermeni olan "emiru'l cüyuş", Bedrü'l Cemali Suriye'den Mısır'a gelerek bütün hükümet adamlarını katlettikten sonra Ermenilerden oluşan bir ordu kurmuştu. Bu tarihten itibaren Mısır askeri çoğunlukla Ermenilerden meydana geliyordu. Berberiler ise güçlerini tamamen kaybederek sıradan halk derecesine düşmüş, önceleri devletin en önemli adamları ve destekçileri iken bu dönemden itibaren hakimiyet mevkiinde hiçbir tesirleri kalmamıştı.
Bu dönem sırasında Selçuklular Irak ve Fars bölgelerini ele geçirmiş, Buveyhiler devleti son bulmuş, yaşadıkları bölgelerde Şiilik güç kaybetmiş, Selçuklular Memluk ve kumandanları olan atabeyleri vilayetlere vali tayin ettikten sonra bunlar da zamanla birer birer bağımsızlıklarını ilan etmiş bulunuyordu. Şam'da atabeylerden biri olan Nureddin Zengi hüküm sürüyordu. Kendisinin maiyetinde bulunan birkaç savaşçı Kürt arasında Necmeddin Eyyüb ve kardeşi Esedüddin Şirkuh adında iki komutan vardı. Bunlar iktidar ve kahramanlıklarıyla atabeyin yanında en yüksek makamları işgal etmişlerdi. Mısır'daki Fatımi hilafeti H. 555/M. 1160 yılında tedbirsiz ve iktidarsız bir halife olan Azid bin Yusufa intikal etmiş, halifenin zaafından istifade eden vezirler devletin hakimiyetini ele geçirme uğruna birbirlerine rakip kesilmiş, ülkeyi büsbütün tahrip etmişlerdi. Rakiplerine karşı duramayarak güç ve mevkisini kaybeden Şaver adında bir vezir imdat ve yardım talep etmek üzere Nureddin Zengi'ye iltica etmiş, hasmı olan diğer vezirin aleyhinde yardım ve desteğini istirham etmişti. Nureddin Zengi vezirin bu talebini bütün Mısır bölgesini kendi kontrolüne almak için bir fırsat olarak gördüğünden, yardım için Esedüddin Şirkuh'un kumandasında, kölelerden oluşan askeri bir kuvvet göndermiş ve vezirliği Şaver'e iade ettirmiş, tekrar vezaret mevkiine çıkan Şaver de Mısır'ın haracının üçte birini Nureddin'e göndermeye başlamıştı. Söz konusu devre kadar Haçlılarla yapılan savaşlar da oldukça şiddetlenmişti. Bu da Nureddin'in Mısır'ın iç işlerine müdahalede bulunması için önemli bir sebep oluşturmuştu. Nureddin'in Mısır'daki vekili Şirkuh idi. Bunun kardeşinin oğlu olan ve Selahaddin Eyyübi adı ile daha sonra büyük bir şöhrete kavuşacak olan Yusuf bin Necmeddin, amcasının yanında bulunuyordu. Bu yüzden H. 564 yılında Şirkuh Mısır'da vefat edince naiplik makamına Selahaddin geçmişti. Yüksek makam ve mertebelere meyilli, doğuştan üstün özelliklerle bezenmiş olan Selahaddin, vezirlik makamına denk olan naiplik mevkiine geçip de halifenin devlet işlerini idaredeki zaaf ve acizliğini görünce, Mısır bölgesini, bağlı olduğu emiri Nureddin'e değil kendine bağlayıp yeni bir devlet kurmaya karar vermişti. Bu nedenle halife Azid ölür ölmez hemen idareyi ele almış, Kahire'de Abbasi halifesi adına hutbe okumuş, Mısır hükümetinin resmi mezhebini de Şiilikten Sünniliğe çevirmişti. Haçlıların lslam dünyasını istilası ve onlara karşı yapılan savaşlar bu dönemde iyice yoğunlaşmıştı. lslam dünyası ölüm kalım mücadelesine benzer, son derece kritik bir dönem yaşıyordu. Selahaddin Haçlılara karşı tarihin altın sayfaları arasında yer bulan, olağanüstü başarılı savaşlar yapmış, zaferler kazanmış, saldırılarını püskürtmekle kalmamış, yaklaşık bir asırdır Haçlı işgalinde bulunan Kudüs'ü Haçlıların elinden alarak hakimiyetini Şam ve ötesine kadar genişletmişti. Kendisinin kurmuş olduğu Eyyübiler Devleti Sünni bir Kürt devletiydi. Kürtler zamanında Mısır bölgesi Abbasilerin dini hakimiyetine geri dönmüştü.
Gerek Selahaddin gerekse kendi yakınlarından iktidar mevkiine gelenler o dönemde geçerli olan adete uygun olarak, çok sayıda Türk ve Çerkez asıllı genci asker yapmış, bunlardan düzenli birlikler kurdurmuşlardı. Her geçen gün askerlerin sayısı çoğalmış, sonunda devletin zimamını ele geçirip saltanata göz dikmişlerdi. Eyyübiler Devleti şanlı dönemini kaybedip zaaf ve perişanlık içine düşünce, bunlar da bağımsızlıklarını ilan etmiş, Kölemen (Memlüklar) adını alan iki devlet kurmuşlardı. Bunlardan birine Memalik-i Bahriyye, diğerine Memalik-i Bürciyye adları verilen bu iki devletin birincisi (H. 648-792) diğeri (H. 784-923) yılları arasında hüküm sürmüşlerdi. Her ikisi de Bağdat'ta oturan Abbasi halifesinin hakimiyetine bağlıydılar. H. 656 yılında zalim Tatarlar Bağdat'ı istila ederek Abbasi halifesi Müstasim'i katledince Abbasilerden hayatta kalanlar Bağdat'tan firar edip Bahri Memlükların sultanlarından olan Zahir Baybars'ın hakimiyet devrinde Mısır'a sığınmışlar ve Osmanlı Sultanı Yavuz Selim'in Mısır'ı fethine kadar orada yaşamışlardı.
CORCİ ZEYDAN İslam Uygarlıkları Tarihi CİLT2
Tarihu't-temeddünni'l-lslami
NOTLARLA GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİNE ÇEVİREN Nejdet Gök
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder